EDEBİYAT 

ROMANA VE ŞİİRE YANSIYAN YÖNLERİYLE “BABA”

Edebiyat sorular sorar. İnsanı anlatan, insanı yansıtan duyguları daha yalın haliyle paylaşabilmek için. Edebiyat sorduğu sorulara cevap arar, paylaştığı duyguların nasıl bir izlenim bıraktığını belirleyebilmek için. Baba nedir/kimdir? Babalık nedir, nasıl olur/nasıl olmalıdır? Tüm bunların tanımı nasıl yapılır? Her kavramı dar bir çerçevede tanımlamak ne derece mümkündür, tartışılır. Bana göre, insanı anlatan/insana ait olan herhangi bir durumu tanımlamak pek doğru sonuçlar vermez. Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük’te isim, sıfat ve argo şeklinde denizcilik ve mimarlık gibi çeşitli alanları da kapsayan on dört farklı “baba” tanımı bulunuyor. Üretme gücünden dolayı…

Devamını Oku
EDEBİYAT FELSEFE 

‘BULANTI’ / VAROLUŞ VE KAOS (3)

Varoluş felsefesi bir orta sınıf sorunsalıdır. Bu felsefe kendisinin gerçekleşmesi için hiç değilse okumuş-yazmış bireylere ihtiyaç duyar. Var olduğunun farkına varmak, var olmanın anlamı, nedenselliği üstüne düşünmek için de hiç değilse çeşitli okumalar yapmış olmak gerekir. Antoine Roquentin de, 25 Ocak 1932, pazartesi tarihli güncesinde, “Başıma bir şey geldi, artık kuşkum yok. Herhangi bir kesinlik ya da apaçıklık gibi değil, bir hastalık gibi belirdi bu. Sinsi sinsi, yavaş yavaş yerleşti; biraz tuhaf biraz tedirgin hissettim kendimi, o kadar. Bir kez yerine yerleşince orada kıpırdamadan kaldı. Hiçbir şeyim olmadığına, evhamlandığıma inandırdım…

Devamını Oku
EDEBİYAT TOPLUM 

BİR MEMLEKET MESELESİ OLARAK SAİT FAİK

Edebiyatımızda öykücülüğüyle çığır açmış olan Sait Faik’te bana oldukça şiirsel gelen bir söylem var. Hayata dair coşkusunu dizginlemek endişesi duymadan kaleminden damıttığı satırlarda nefes alıp veren bir giz var sanki. Yaşadığı zamanın Beyoğlu’sunu, Burgazada’sını, balıkçılarını, denizini, kahvehanelerini, meyhanelerini bütün işitilebilirliğiyle sözcüklere hapsetmeyi başarmış. Ne zaman okusam bütün uğultusunu duyuyorum adeta, suskunluğunda ise derin bir boşluğun soğukluğunu. Oysa suskunluğu hiç sevmediğini biliyoruz ‘Hişt Hişt’ten. Yalnızlığı hatırlamaktan nasıl kaçtığını, sığındığı en güvenilir limanın doğa olduğunu biliyoruz. “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” diyen birinin insanlarla ilgili bir derdi olmasını beklemeyiz. Fakat söz…

Devamını Oku
EDEBİYAT FELSEFE 

‘BULANTI’ / VAROLUŞ VE KAOS (2)

İnsanın varlık karşısında çoğunlukla fark etmediği yahut bu trajediyi örüntüleyip kendisini kutsal yolu ile avutan yahut da bundan kaçma isteği duyduğu trajik bir yüzü vardır. Bu kaçış ve kutsal olarak ifade edebileceğimiz tanrı inancı ortadan kalktığı vakit, avuntu perdesi ortadan kalkarak insanı bilince, düşünmeye iter. Dünya ile ilgili, dolayısıyla şeylerin ‘ne’liği sorusu, neden sorusu, önceliği sonralığı sorusuna yanıt bulma isteği doğar. Dinsel inanç ile tatmin etme kolaylığına kaçılmadığı vakit varoluş bir kaostan ibarettir. Varoluş kendisi hakkında sorulan sorulara kati cevaplar vermediğinden varoluş için bir düzenden bahsetmek mümkün değildir. Kaosun olduğu…

Devamını Oku
EDEBİYAT GEZİ 

“MAVİ GÖZLÜ DEV” ADAMLA MOSKOVA BULUŞMASI

Moskova’ya iki günlük kısa ziyaretimde iki olmazsa olmazım vardı. Birincisi Kızıl Meydan’ı gezmek, ikincisi ise ‘Mavi Gözlü Dev’ adamla buluşmaktı. Sabah uyanır uyanmaz ilk iş olarak kaldığım otelin yakınındaki Lubyanka İstasyonu’ndan metroya binerek Nâzım Hikmet’in mezarına doğru hareket etmek oldu. Bir sonraki durak, Kızıl Meydan’ın olduğu Okhotny Ryad İstasyonu. ‘Biblioteka Imeni Lenina’ (Lenin Kütüphanesi), ‘Kropotkinskaya’, ‘Park Kultury’, ‘Frunzenskaya’ istasyonlarından sonra Sportivnaya İstasyonu’nda inerek Nâzım’ın mezarının olduğu Novodevichy Manastırı Mezarlığı’na gidiyorum. Metrodan çıktıktan sonra sağ tarafa dönerek yaklaşık 100 metre sonra Novodevichy’in önünde kendinizi buluyorsunuz. Mezarlığın içine girdiğiniz anda buranın sıradan…

Devamını Oku
EDEBİYAT YAŞAM 

BİR DİPSİZ KUYU

Dört duvara mahkûm olduğumuz son aylarda her şeyin başkalığında kaybolmaya fazlasıyla zamanımız vardı sanırım. Hayatımızın sınırları, o büyük ve karmaşık boyutundan sıyrıldı da küçücük bir eve, hatta odaya sığıverdi. (Sığdırabilenler olarak şanslıydık, şüphesiz.) İçinde bulunduğumuz denklem basit bir hal aldı. Şairin düşünmediğimizden yakındığı o ince şeyler durup düşünüldü belki, düşünülmeliydi ya da. Hayatı işine endeksli yaşamaya çalışan bizler, bu sığ, sıkıştırılmış, içi boşaltılmış “yaşamak” tanımına kendimizce kafa tuttuk. O “özgür” olduğumuz –ki bize göre dilediğimizce gezmek olan– zamanlara hasretlik duyarken birbirinin aynı olan mekânlara ve benzer zamanlara hapsolduğumuz bütün yaşanmışlıkların…

Devamını Oku
EDEBİYAT FELSEFE 

‘BULANTI’ / VAROLUŞ VE KAOS (1)

Bu çalışmamızda İkinci Harp’ten sonra tahakküm kılan varoluşçuluk felsefesinin kaos teorisi ile benzeştiği noktaları ele alacağız. Bizim edebiyatımıza da sirayet etmiş olan bu felsefenin sözcüsü niteliği taşıyan Sartre’ın ‘Bulantı’ adlı kitabında varoluş durumlarının hiçlik kaos ve varoluş ile örtüştüğü noktalara değinilecektir. Çalışmayı kısaltma çabaları insafsız göründüğünden dolayı bölümler halinde yayımlanması uygun görülmüştür. Dünya üzerinde var olma bilincine ulaşıldığı günden beri var olmanın sınırsız anlam arayışları son olarak varoluşçuluk fikrini doğurmuştur. Bu fikir yalnız düşün dünyası ile sınırlı kalmamış, özellikle başta edebiyat olmak üzere sanatın pek çok alanına yansımış ve bu…

Devamını Oku
EDEBİYAT 

HALAM ENİKLEDİ, ANNEM PANİKLEDİ

Yağmur geceden beri hızını hiç kesmeden aralıksız yağıyordu. Kent içi ara sokaklara mutlak bir ıssızlık egemendi. Yazın ilk günleri yaşanıyor olsa da hava hâlâ ısınmamıştı. Soğuğu kırmaya programlanan klimalar bir süredir çekilmiş olduğu inziva uykusundan uyandırılmış, evleri ısıtıyordu. Elimde dumanı tüten çay fincanı, pencere önüne yerleştirdiğimiz iki sandalyeli oturma ünitesinin olduğu yerden ayakta durup dışarıyı izliyordum. Böyle havalarda oldum olası, yağmurda yürümek romantikliğindense sıcak bir mekânda bulunup dışarıda akan yaşamı izlemeyi daha ilgi çekici bulmuşumdur. Yağmurda ıslak sokakları arşınlayan aptal âşıklara da hem acırım hem de gülerim.  Sokağın ıssızlığını pencereden…

Devamını Oku
EDEBİYAT 

ÖZCAN ERGÜDER ÖYKÜCÜLÜĞÜ VE ‘MASKELİ BALO’

Türk edebiyatının “tek kitap”la efsaneleşen yazarları arasında akla ilk gelenidir Özcan Ergüder. Sait Faik’in 1949’da “İngiltere’den bir arkadaşım var, ne güzel yazıyor” sözleriyle müjdelediği; Vedat Günyol, Erdal Öz, Oktay Akbal gibi isimlerin öykülerinden övgüyle söz ettiği bir kalem. (Kitabın arka kapağından…) İlk öykülerini daha Robert Koleji’nde öğrenciyken yazan Özcan Ergüder, sıkı bir Sait Faik hayranıdır. Bu hayranlıkla S. Faik Abasıyanık, O. Veli Kanık ve B. Rahmi Eyüpoğlu jürisinde bir öykü yazma yarışmasında ‘Balıkçı Kâmil’ öyküsüyle birinci olarak çıkar. Edebiyat mecrasında yazdığı tek eserle adından söz ettirebilmiş ender kalemlerden olan Özcan…

Devamını Oku
EDEBİYAT 

OĞUZ ATAY’IN SATIRLARINDA KENDİNİ BULMAK

“Aman felsefe yapma”cılara “Ülkemizde suç sayılan ne kadar şey varsa hepsini yapacağım” karşılığını mı verirdik hep? Düşünmek, zincirlerinden kurtulmanın ilk aşaması. Olur da abartılırsa bu eylem, tutsak etmek için sizleri ellerinden geleni ardına koymaz onlar. “Düşünüyorum, öyleyse tutukluyum!” diye sesleniyorum kalabalıklara tekrardan. Sonra bir de, “Artık hayatta yeteri kadar acı var, insanlar bunu görmek için tiyatroya gitmezler artık” derler. Hayır, efendim! Körü körüne bağlandık bir kere acıklı güldürülere. “Hem artık romantik hisler ve acılar öldü, gerçek acılardan yana insanlar” diye söylenip dururlar ya hani… “Hayır!” diyelim onlara, efendim. “Hayır, romantikler…

Devamını Oku