EDEBİYAT 

OĞUZ ATAY’IN SATIRLARINDA KENDİNİ BULMAK

Aman felsefe yapma”cılara “Ülkemizde suç sayılan ne kadar şey varsa hepsini yapacağım” karşılığını mı verirdik hep? Düşünmek, zincirlerinden kurtulmanın ilk aşaması. Olur da abartılırsa bu eylem, tutsak etmek için sizleri ellerinden geleni ardına koymaz onlar. “Düşünüyorum, öyleyse tutukluyum!” diye sesleniyorum kalabalıklara tekrardan. Sonra bir de, “Artık hayatta yeteri kadar acı var, insanlar bunu görmek için tiyatroya gitmezler artık” derler. Hayır, efendim! Körü körüne bağlandık bir kere acıklı güldürülere. “Hem artık romantik hisler ve acılar öldü, gerçek acılardan yana insanlar” diye söylenip dururlar ya hani… “Hayır!” diyelim onlara, efendim.

Hayır, romantikler ölmez, his ve acı ölmez!

Zaman böylesine biteviyeliklerle boğuşurken nasıl olsun da acılar ölsün?

İnsanlar büyük acılara her zaman ilgi göstermişlerdir.

Yoksa niye trajedilere bağlanırlar? Belki de salt kendilerini unutmak, acılardan bir anlığına da olsun kurtulmak için… Sahnedeki acıları görmek, hayattan kaçış temennisidir onlar için. Yoksa neden ağlamaklı şarkılar dinleyerek ağlamaklı kitaplar okuyup alınlarındaki “intihara meyilli” yazısıyla nefes almaya devam etsinler?

Büyük insanlar ve büyük acılar! İşte, tiyatronun iki temel direği.

Peki, ya küçük insanların çektiği büyük acılar da bir oyunun konusu olamaz mıydı? Biz gibi. Bizler, büyük acılar çeken küçük insanlardık. Akşamüstü olunca da, ‘Büyük İnsanların Büyük Acıları’ adlı tragedyalarda küçüklüğümüzün getirdiği büyük acılıklarla –adı müjgan– beraber ağlaşırdık. Ve siz üstatlar, biliyorsunuz ki, “bizde gerçeği bulanlar artık hiç konuşmazlar, gerçeği buldun mu susacaksın”. Belki bundandır sessizliğimiz ama içimizde hep bir anlatma sevinci, anlaşılma umudu… Bir de bütün bunlara rağmen hiç utanmadan, sanki hiç ölmemişiz gibi eve gelenlere hoş geldiniz giderlerken de güle güle dememiz yok mu? Onlar da bilirler mi biz kaç kere öldük, kaç kere küllerimizden yine doğduk?

Sanki insanmışım gibi yine buyurun bekleriz diyorum. ‘Nevarneyokiyiliksağlık’ oynuyorum her gün.

Oysaki ben ne gelmenizi ne gitmenizi isterdim. Halimden ‘iyilik sağlık’ mı okunuyor? Gözlerimden görmüyor musunuz kötülük hastalık meselelerini? (Sahne kararır.) İkinci perdede bütün dünya çıldırmıştır ve onları yazmak üzere bizler gönderilmişizdir. Sahi, biz kimiz? Bize okuma-yazma yetkisini kim verdi? Nasıl bir küstahlıkla onlardan –ölmeden– anlaşılmayı bekliyoruz? Kitap veya Van Gogh’un bir eseri değiliz de ondan mı? Anlamsız cehennemlerde yanıyoruz. Bu anlamsız cehennemimizin saçmalıklarından her türlü absürtlüklere bürünüp başka cehennemlere giden belediye otobüslerine biniyoruz. Diğer yolcular da bizimle aynı cehennemde mi inecek?

Halkın anlamadığı bir dille konuşuyorsun, kendine yeni kelimeler buldun.

Ne yapayım, ucuz kelimelerle yetinemedim. Ey halkım, yine mi anlamıyorsunuz beni? Size de hiç yaranılmıyor! Okuma-yazma bilmeyenler ülkesini yazılarla mı dolduruyormuşuz? Yaşayamadık, o halde yazalım. Bütün başkalaşım evrelerini atlattıktan sonra –Ne? Dahası da mı var? Herakleitos o kadar mı haklı?– bütün gözyaşlarımız kuruyuncaya dek yazalım. Ucuz kitaplar alalım içinde ucuz kelimeler olmayan. Ucuz yemekler yiyelim ve ucuz şaraplar içelim. Ucuz mağlubiyetlerimizden kurtulmanın tek yolu yine ucuz mu yaşamak? Hürriyet satılıyormuş pazarda hem de kelle fiyatına! Böylesi ucuzluk görülmedi. Alın size şok fiyat! Ölüm bile bizi yalancı çıkarmak için uğraşıyor aslında, değil mi? Onsuz yaşayamam sözlerimizin yalan oluşunu kanıtlar nitelikte melankolik ruh hallerine boğuyor bizi. Hüznün ruhuyla tanışıyor, onun şarkısını dinliyoruz. Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyoruz(!), gerçeklik perde kapanınca mı başlar yoksa sahneden inmen mi gerekir önce? Hayatın bitip ölümün başladığı noktalarda birkaç şişe ucuz şarap içmek isterdim oysaki. Ölümün bize bu kadar yaklaşmasına neden izin veriyoruz, anlamıyormuş. Bir sınır var elbet. Ülke sınırları gibi bir şey midir burası? Hayat biter, ölüm başlar. Ve siz hayattan sınır dışı edilmiş bulursunuz kendinizi.

Kendimi yavaş yavaş öldürmeme izin verir misiniz?

Merak etmemeliymişim, benim gibi korkaklara hiçbir şey olmaz imiş. Korkak bile olamadım aslında. Aşağılık olamadığım kadar. “Çektiği acılar insanı yüceltir” demiş ya Dostoyevski, belki de hep bu yüzden. “Sanatımla alay eden bir kadınla nasıl yaşayabilirim?” diye sordu içkisini yudumlamadan hemen önce. Ben de bu arada bir sigara yaktım işte. Sonra ikimiz birden konuşmaya başladık. Dedik ki: “Sizlerin hiçe saydığı oyunlar aslında bizim için ölüm kalım meselesi.

Ve o, ölüverdi birden…

Hayat oyunlarını gereğinden fazla ciddiye alan merhum, ölümü de aynı ciddiyetle karşıladı. Onun kadar ciddi olmayan biri, böyle bir durumda, hiç olmazsa baygınlıkla yetinebilirdi. Coşkun öldü. Çünkü oyunlar, onun için bir ölüm kalım meselesiydi. Başka türlü yapamazdı: Hayatını ve özellikle ölümünü büyütmek zorundaydı. Biz de şimdi kendisini ciddiye almak zorundayız. Çünkü merhum, güldürmeyi sevdiği kadar, ağlatmayı da severdi.

Ama zaten hep bu haltı yemezler mi? Hep ölürler. Oysaki bizler vedaları sevmeyiz, değil mi, albayım? Hiç gitmesin insanlar isteriz. Hele gelmemek üzere giderlerse çok üzülürüz…

Bu yazıya yorum yapamıyorsanızlütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız
Paylaş:

Benzer yazılar