EDEBİYAT 

YAŞAMIN YAŞANAMAZLIĞINA DAİR

Geride bıraktığımız, bize yıllar boyu mutluluk vermiş bir güzelliğin yıkıntısı. Kurtarmak için parmağımızı bile oynatmağa davranmadığımızdan yıkılıp yok olmuş bir güzellik. Bir güzellik daha, demek gerekir. Yaşamak, durmadan ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?

Bilge Karasu’nun da içini doldurmaya çalıştığı, kafasını epey meşgul etmiş bir uğraş bu yaşamak uğraşı. Yazılmış bütün metinler, yaşamın ve yaşamanın gizini fısıldamaktan öte bir şey yapmazlar aslında. Edebi metinlerde, bir yaşama kapı aralarken yaşamanın ne olduğu ya da olmadığını üstü kapalı biçimde okuruz. Görünenin ardındaki gerçekliği sözcüklerle ifade etmenin ne denli zor olduğunu, yazarların anlatmaktan ziyade göstermeye, sözcüklerle resmetmeye yönelik tutumu ortaya koyar. Büyük bir atmosferin içinde kurgulanan hayatlar, bu hayatların türlü etkiler uyandırdığı kişiler, eserlerin “Yaşamak nedir?” sorununa dair ortaya koyduğu ihtimallerin benzetimidir. Seçimlerimizin yön verdiği bir hayatta “yaşamak” problemini doğru çözebilmek yanılgısı da eserlerin biz okurlara sunduğu başka bir çıkmazdır. Kararlarımızı, mantığımız ve duygularımızın dengesini gözeterek vermek de “yaşamak” becerisine sahip olduğumuzu göstermez. İşin esası, yaşamak üzerine düşünen bir insanın hangi ihtimal içinde bulunursa bulunsun yaşayamadığı bir başka ihtimalin içinde olmayı arzulaması ya da düşlemesi kaçınılmazdır.

Tolstoy, ‘İnsan Neyle Yaşar?’da varoluş sancısı çektiğinden habersiz biçimde hayatın özünü iyilik olarak aktarmıştır. Mensubu olduğu inancın öğretisi üzerinden manevi bir doyuma ulaşabilmeyi, yaşamın temel anlamı olarak görmüştür. Tolstoy’un bu eserinden yüz yıl sonra ilk baskısını yapan ‘Huzursuzluğun Kitabı’nda Fernando Pessoa ise, insanın yaşamının özüne kötülüğün hâkim olduğundan söz etmiştir:

İçimizde kazalardan, kötülükten başka bir şey yok ve birdenbire edindiğimiz bu heybet de bizim değil aslında: yukarıdayken bütün heybetimiz, boyumuzla sınırlıdır; oraya kadar çıktıysak ayaklarımızla çiğnediklerimiz sayesinde olmuştur bu ve o kadar yükseğe çıkmamızı da sadece aştığımızı sandıklarımız sağlamıştır.

Tolstoy’un varoluş bunalımını inançlarına sığınarak bastırma çabasını Pessoa’da görmek imkânsızdır: “Yaşamanın verdiği mutsuzluk, bilinçli olma hastalığı bedenimin tüm zerrelerine işliyor, beni bunaltıyor.

İnsanın zamana mahkûm oluşu ve zaman ilerledikçe insanın da değiştiği, hiçbir anında aynı insan olarak kalmadığını söyleyen Pessoa, “Yaşamak, bir başkası olmaktır.” diyerek özetliyor bitmek bilmeyen yorgunluğunu. Pessoa’nın çıkmazı da düşünmenin müptelası olmak yani.

Benliğinden sıyrılabilme meselesi, Demir Özlü’nün de kıyısında durduğu dipsiz bir su. Yine de öykülerinde çoğu zaman kaybolduğu bu derinliğe kendisini tamamen bıraktığını söyleyemeyiz.

Biz gelecek olayların habersizi, inanmış davranışımız, o kadar bayağı olan gerçekle karşılaştığı vakit nasıl yıkılıyoruz, nasıl rezil oluyoruz? Bu nasıl bir öz ki ondan ayrılamıyoruz. Bu ne biçim bir oluş? Özümden, beni bedbaht eden özümden hiç ayrılamayacak mıyım? İnsan hiç ayrılamaz mı?

Benliğinden sıyrılabilme çabasının yanı sıra yaşamak meselesine başkalarının hayatımızdaki yeri üzerinden de açıklık getirmeye çalışır: “Peki, bizi sevenler nerede? Yitirdik mi onları?

Öf, yazmaktan başka kurtuluş yoktur. İnsanoğlunun bayağılığını her gün, yeniden, yüzüne vurmaktan başka. Yaşanıp da ne yapılacaktır, pastanelere gidilecek, yollarda yürünecek, evlerde oturulacaktır; sonra, sonra, kötü bir yaşamayı sürükleyip durmanın acısı. Bütün kentlilerin yaşaması böylece kendinin olmayan zamanlara bölünüp gitmekle rezil olmadı mı?

İşte, Pessoa’yla kesiştiği nokta ise bu satırlarda açığa çıkar: İnsanın tekrara düşen hayatının hiç yaşanmamış sayılmasına dair yaptığı sorgulamalar, yaşadığı yabancılaşmayı ortaya koyar.

Bir de Oruç Aruoba’nın benliğimizin siciline dair tespitleri vardır, Pessoa ve Özlü’yle örtüşen:

Bir tedirginlik, huzursuzluk doğacak içinde, onun ile yan yana, yüz yüze olunca –o denli yabancı düşmüş olacaksın ki yaşamın kendi, sahici anlamına, aykırılık duyacaksın ondan– ancak o zaman anlayacaksın, nasıl tam da senin kendi anlamın –ta kendin– olduğunu onun: o yıllar boyunca kendine ne denli aykırılaştığını –ama o da hemen duyacak, duyumsayacak senin duyduğunu: suskunlaşacak, kapanacak, uzaklaşacak… Anlayamayacaksın– Çünkü işte, temiz değilsin ki… Ne çok yalan barınıyor oranda –buranda– ne çok sahtelik… Ne çok sensizlik – sende… Ne çok sensizsin sen – ne çok sensiz sen… Şimdi işte – olanak: sen ol sen.

Sisifos’un kayasını durmaksızın zirveye itmesi neyse, yazarlar için yaşamak meselesi de odur. İçinden çıkamadıkları, çözdüklerini sandıklarında yeniden kördüğüm olan bir ip misali.

Bu yazıya yorum yapamıyorsanız
lütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız

Benzer yazılar