POLİTİKA 

SİVİL DARBE

6 Şubat Depremi’nden sonra Erdoğan tarafından dile getirilen ve Bülent Arınç ile devam ederek AKP tarafından yükselen “seçimlerin bir sene ertelenmesi” düşüncesine kimileri “Bu bir sivil darbe olur” demekte.

Fakat…

Ülkemiz zaten AKP hükümetinin yönetimde olduğu 20 sene boyunca sivil darba yaşadı ve yaşamakta!

İlk adımı 2002 seçimleri, son adımdan önceki adımı da 2017 referandumudur.

Cumhurbaşkanlığı sisteminin referandumuna son anda sayma işlemi durdurularak eklenen 2 milyon mühürsüz oy olmasaydı, aziz Türk milletinin bu seçimde yeni sisteme evet demediğini hepimiz bilecektik!

2002 seçimlerde ise seçmenlerin yüzde 79’u oy vermiş, AKP de oy verenlerin sadece yüzde 34’ünden oy almıştır. 2002 seçimleri sonrası TBMM’de halkımızın yüzde 46’sı temsil dahi edilemezken, AKP değiştirilmiş seçim yasası sebebiyle sadece yüzde 34 oy aldığı halde Meclis’teki 550 sandalyenin 363’üne sahip oldu!

Toplam seçmen sayısının sadece yüzde 25’i civarında oy alarak Meclis’te yüzde 70 oy sahibi olmak, ondan sonra yapılan her KANUN DEĞİŞİKLİĞİNİ sivil darbe adımı yapmaz mı?

Nitekim hemen ardından, Cumhuriyet tarihimizin Meclis’te tartışmasız kabul edilen ilk torba yasaları çıkmaya başlamıştır.

İlk değişiklik yapılan yasalardan biri maden yasasıdır. AKP hükümeti boyunca da maden yasasında 20 değişiklik yapılmıştır! Toplu ihaleler açılan madenlerimiz için sadece 2020’nin Şubat ayında 491, Ağustos ayında 776 maden sahası ihaleye çıkmıştır. 2020 yılında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğünce (MAPEG) 5 bin 136 adedi arama, 9 bin 984 adedi işletme ruhsatı olmak üzere toplam 15 bin 200 adet maden ruhsatı verilmiştir.

Cumhurbaşkanlığı sistemine 24 Haziran 2018’de geçilirken, MAPEG, Erdoğan’ın tek imzasıyla Temmuz 2018’de kurulmuştur.

Bununla birlikte Atatürk’ün 1934’te kurmuş olduğu ETİBANK ve madencilik çalışmaları, 2004 sonrası yeniden yapılandırma ve özelleştirilmelerle neredeyse talan edilmiştir! Zaten web sitesine girip kurumun tarihçesine bakarsanız, 2000 öncesi “kuruldu” ibareleri varken, 2002 sonrası “devredildi” ibareleri hemen gözünüze çarpar!

82 milyona ait olan bunca değerli madenin 3-5 yandaşa ve yabancılara verilmiş olması sivil darbe adımı değil midir?

Gelelim köylerimize!

Doç. Dr. Hürriyet Öğdil, 2011’deki Köy Kanunu’na ilişkin bir yazısında şöyle demiş:

2012’de kabul edilen ve ‘Büyükşehir Yasası’ olarak bilinen kanun, kırsal alanların planlanmasında da hızla kavranamayacak ölçek ve çeşitlilikte değişiklikler getiriyor: Köylerde yapılaşmayı teşvik konusunda sistematik bir çaba, 1924 tarihli Köy Kanunu’nda çokça tekrarlayan ‘koruma’ kavramı yerine, daha çok ‘boşaltma’, ‘yıkım’, ‘kamulaştırma’, ‘anlaşma yolu’, ‘kamulaştırmanın aceleliği’, ‘hasılat paylaşımı’ gibi tanıdık kavramların sıkça tekrarı ile kendini hissettiriyor.

2012’deki kanunla Aydın, Balıkesir, Denizli, Hatay, Malatya, Manisa, Kahramanmaraş, Mardin, Muğla, Tekirdağ, Trabzon, Şanlıurfa ve Van, Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Eskişehir, Erzurum, Gaziantep, İzmir, Kayseri, Konya, Mersin, Sakarya ve Samsun illerine bağlı ilçelerin mülki sınırları içerisinde yer alan köy ve belde belediyelerinin tüzel kişiliği kaldırıldı, köyler mahalle olarak, belediyeler ise belde ismiyle tek mahalle olarak bağlı bulundukları ilçenin belediyesine katıldı. İstanbul ve Kocaeli illeri mülki sınırları içerisinde bulunan köylerin tüzel kişiliği kaldırılarak bağlı bulundukları ilçe belediyesine mahalle olarak katıldı.

Bu kanunla birlikte 9 bin 652 tanesi orman köyü olmak üzere 16 bin 82 köyün tüzel kişiliği kaldırılmış oldu. Ülkemizde yaklaşık 34 bin 500 köy olduğu düşünülünce bunların yaklaşık yarısı (yüzde 47) artık köy statüsünde değildir!

Bu kanun, Avrupa Özerklik Şartı’na göre hizmetin yerinden verilmesi ilkesine aykırıdır; temsil kademeleri yerelden merkeze kaymış, yerel idarelerin gücünün azalmış ve merkeziyetçiliğin gücü artmıştır.

Kanun köylerde mevcut yapılaşmaları ruhsatlandırarak genel bir affın yolunu açmıştır.

Kentsel hizmetlere karşılık kentsel alandaki gibi köylerden de emlak vergisi ve hizmet bedellerinin alınmasına başlanmıştır!

Ülkemizin tarım ve hayvancılık alanlarının imara ve madenciliğe açılmasının, kamulaştırma adı altında 82 milyona ait olan ortak alanların yandaşlara peşkeş çekilmesinin, daha az hizmet alımına karşın daha fazla ödeme yapmak zorunda bırakılan köylünün ve tarımsal üretimi yok etmenin yolu olan bu kanun, sivil darbe adımı değil midir?

Peki, eğitim alanında yaşadıklarımız daha mı farklı?

Örneğin 2002’de ilk bakan göreve geldiğinde, 1300 bakanlık yöneticisi bir gecede görevden alındığını kimler hatırlıyor?

Ya coşkuyla kutlamaya alışkın olduğumuz ulusal bayramları kutlayamaz olmamızı ve dahası ulusal bayramların statlarda kutlanmasının yasaklanmasını?

Tüm itirazlarımıza rağmen ‘Andımız’ kaldırıldı. Her bilinçli akademisyenin ve vatandaşlarımızın tüm itirazlarına rağmen ‘4+4+4’ şeklindeki ucube eğitim modeli uygulaması başladı! Hepimizin yakından bildiği dershaneler kanunu çıkarılırken, 420 MEB merkez ve 40 bin taşra yöneticisi görevden alındı.

40 bin taşra yöneticisi!

Türkiye Maarif Vakfı’nın kurulmasıyla taşeron öğretmenliğe geçildi! 2002-2017 yılları arasında okullaşma oranı, okul öncesi eğitimde yüzde 9, ilkokulda yüzde 7,6 ve ortaokulda yüzde 3 geriledi. Aynı dönemde 13 bin 800 köy okulu kapatıldı.

13 bin 800 köy okulu kapatıldı!

Yatılı ilköğretim bölge okullarının sayısı azaltıldı. Yoksul ailelerin çocukları vakıf ve derneklerin eline teslim edildi. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte İlim Yayma Cemiyeti, Ensar Vakfı ve Birlik Vakfı eğitim alanına girdi ve protokollerle vakıfların istedikleri gibi eğitim alanlarında faaliyet yapabilmesinin önü açıldı.

Esergül Balcı’nın bir makalesinde yazdığı gibi:

AKP’nin ekonomik alanda benimsediği özelleştirme ile dini eğitime yönelme anlayışlarının ortaya çıktığı gözlenmiş ve her kademede özel okul sayısı devlet destekli olarak artırılmıştır. Özelleştirme sonucunda, varlıklı aileler daha nitelikli olduğu düşüncesi ile çocuklarını özel okullara göndermeyi tercih etmişlerdir. Bunun toplumsal sonucu olarak, ‘eğitimde fırsat eşitliği’ bozulmuş, yoksul aile çocukları nitelikli eğitimden yararlanamamış, bazıları sekiz yıllık eğitimden sonra sistem dışına çıkmıştır.

20 sene boyunca;

Milli eğitimin müfredatının dinileştirilmesine,

İmam hatiplerin laik bilimsel eğitimin alternatifi olarak teşvik edilerek yaygınlaştırılmasına,

Tarikatların, cemaatlerin, Diyanet’in, iktidara yakın vakıf ve derneklerin milli eğitimin paydaşları olarak ilan edilmesi, okulların bu en gerici odakların at oynattıkları kurumlara dönüştürülmesine,

4+4+4’ten sonra 4-6 yaşındaki çocukların gittiği Kur’an kurslarını eğitimin ilk kademesi olarak gösterilmesi ve milli eğitimin kapsamına alınması gibi girişimlerle eğitimin dinileştirilmesine tanık olmadık mı?

Eğitimin 20 sene içinde bizi bu denli Orta Doğu ve Arap emperyalizmine hizmet edecek şekilde değiştirilmesi, sivil darbe değil midir?

Peki; bilimin, aklın, gelişmişliğim göstergesi olan o güzelim üniversitelerimize yapılanlar? Sadece referandum sonrası Cumhurbaşkanlığı sistemindeki değişikliklere bile baksak, içimizin acıyacağı şeyler var!

Örneğin rektör seçimleri cumhurbaşkanının talimatı ile kaldırıldı ve rektör atama yetkisi cumhurbaşkanına verildi. Böylece tam bir keyfiyet dönemi başlatıldı, hatta cumhurbaşkanının yandaş rektörleri atayabilmesi amacı ile “rektör olarak atanmak için üç yıllık profesör olmak” şartını içeren madde üç gün için keyfi olarak değiştirildi. Atama yapıldıktan sonra yasa tekrar eski haline getirildi.

Plansız programsız, hiçbir kritere uyulmadan üniversite sayılarının artırılması, öğrenci sayılarının yine keyfiyete göre artırılması, ancak profesör ve doçent sayılarının öğrenci sayıları artış oranı ile aynı oranda olmayışı eğitimin niteliğinin düşmesi sonucunu yarattı. Nitelikli, özgün bilimsel araştırmalarda da geriye gidiş hızlandı.

Bianet’te yayımlanan bir yazıya göre 2020 dünya üniversiteleri sıralamasında 34 Türkiye üniversitesi yer aldı. Ancak THE editörlerinin de dikkat çektiği gibi listeye yeni girişlerin çoğu 1000’den sonradır. THE, “atıflara” da dikkat çekerek Türkiye üniversitelerinin yayınlarına yapılan atıfların etki değerinin olmadığını söylemiş.

En vahim olan durum Webometrics’in intihal nedeni ile Türkiye üniversitelerini sıralamadan çıkardığını duyurması. Vakıf üniversitelerinde intihal oranının yüzde 46 seviyesinde, kamu üniversitelerinde ise bu oranın yüzde 31 olduğunu belirten bu çalışma ülke biliminin geldiği durumu açıkça ortaya koyuyor. Ayrıca Türkiye akademisinin şaibeli/sahte yayınlar alanında dünya üçüncülüğünü kazanmış olması, başlı başına bir utançtır.

Yazılacak çok şey olmasına rağmen ve örneğin:

Cumhurbaşkanı talimatı ile üniversiteler açıldı. Üniversitelerin ismi keyfi biçimde değiştirildi, üniversiteler keyfi biçimde bölündü (İstanbul Üniversitesi örneği).

Cumhurbaşkanının talimatı doğrultusunda yardımcı doçentlik kadrosu kaldırıldı. Yapılan bu düzenleme ile doktoralı öğretim elemanları hiçbir kritere bakılmaksızın bir gecede öğretim üyesi oldu ve nitelik azaldı.

Bu dönemde gerek öğrenci sınavları gerekse akademisyenler için gerekli yabancı dil sınavlarında KPSS, YDS, TOEFL ve ÖSYM sınav hırsızlıkları olağanüstü boyutlara ulaştı. Kaldırıldı.

Hükümetin talimatları ile bazı konferanslar iptal edildi. Dahası TÜBİTAK hükümetin siyasi bir alanı haline getirildi. Bu kurumdan ayrılan nitelikli bilim insanları bağımsız olarak ‘Bilim Akademisi’ adı altında örgütlendi.

Öğrencilerimizin barınma, beslenme, burs ve sosyal yaşamında ilerleme olmadığı gibi özellikle sol ve demokrat öğrencilerin her alanda özgürlükleri engellendi, fişlenmeler artırıldı ve haklarında soruşturmalar açıldı.

Öğrencilerin örgütlenmelerinin önü kapandı ve düşüncelerini özgürce ifade edebilecekleri alanlar ortadan kaldırıldı. Üniversitelerde özel güvenlik birimleri oluşturuldu.

Tutuklu öğrenci sayısı binlerle ifade ediliyor.

Devlet bütçesinden üniversitelere ayrılan pay, diyanet işleri ve savunma harcamalarının çok gerisine düşürüldü.

Kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) üniversitelerde siyaseten tasfiyeler ile 7 bine yakın öğretim elemanın keyfi, hukuksuz bir biçimde üniversiteler ile ilişiği kesildi, birçoğu yargılandı, hatta bazıları da cezaevlerine gönderildi.

Tüm bu değişiklikler sivil darbe değil midir?

Bu yazımda sadece maden ve köy kanunlarındaki bazı değişikliklere ve milli eğitimdeki ve üniversitelerdeki dönüştürülme sürecine kısaca değindim.

Detaylıca değil, kısaca…

Ve 20 sene içinde nasıl değiştirildiğimizi fark ettiniz mi?

Bunu yapan, 2002 seçimlerinde sadece yüzde 34 oy almış, referandumda ise 2 milyon mühürsüz oy ile yeni sisteme başlamış AKP hükümeti!

Biz, 20 senedir fiilen bir sivil darbe yaşamaktayız!

Ve bu darbe, her adımını kanunlara uygunmuş gibi atan ve kanunsuzca kanun değişiklikleri ve vatandaşların tüm itirazlarına rağmen gerçekleştirilmiş bir darbe!

Bu yazıya yorum yapamıyorsanız
lütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız

Benzer yazılar