EDEBİYAT 

AVANTA RECEP

Avuçlarımda nice anılar/ evleri gezer ayrılık/ ne kuşlar biriktirmiştim/ kanatları hep kırık/ yaşlanarak unutulan/ yol geçer mi bıçak sırtı zamandan/ ah/ ne seneler aktı o kıyısız hayatlara/ kimseler yok şimdi/ taşralar huzursuzluk” – Salih Gözek

Üniversite bitti. Yepyeni bir hayat seni bekliyor, diyorlar. Oysa ben yepyeni bir hayat arzusunda değilim. Eskisinden çok memnundum. Burada sıkılacağımdan korkuyorum. İş başvurularımı yaptım. Üzerimde bir acemilik… Kim ne derse kulak kesiliyorum. Bir an önce başlamak istiyorum. Neresi olduğu bile çok önemli değil artık. Beklemek çok keyifsiz… Miskin miskin oturmaktan, gelen konuklara hizmet etmekten sıkıldım. Sıradan sohbetler… Sıradan duygular… Her gün rutine bağlanmış işler: yemeğe yardım et, kızım; bulaşıkları yıkayıver, çocuğum; camlar da çok kirlenmiş, bir tozunu alsak mı ki…

Hâlâ çocuk gibi davranılmaktan belki de mutsuzluğum. Biraz daha özgürleşmek… Kaçıp gitmek isteği… Yeni yerler görmek, yeni heyecanlara ortak olmak, insanlar içinde kalabalık olmak… Off, sıkıldım! Düş kurmaktan bile sıkıldım. İnsan hayal ederken uyur mu? Düşler bile sıkıcı…

Bizimle birlikte fotoğraf çekimlerine katıl. Çok ciddi bir çalışma ortamımız var. Bence bu fırsatı kaçırma!” dedi liseden bir arkadaşım.

Ama profesyonel çekim için makinem yok. Şu dönemde almam da zor.” dedim.

Sıkıntı etme! Nixon marka bir makinem var. Onu çekimlerde kullanabilirsin!

Geçici bir çözüm ama benim için yeni bir heyecan…

Dernekteki derslere başladım. Suratı düşmüş kızının bu belirsiz sevincinden mutlu oldu annem… Onun en sevmediği şey sürekli mızmızlanan insanlar… Kim bilir, mızmızlanmak için bile zamanı olmayan bir kadına bu tavırlar ne kadar anlamsız geliyordur.

Haftada bir gün, iki saat süreyle FADA’dayım. Ders notlarımı eve geldiğimde tekrar tekrar okuyorum, karmaşık pek çok bilgi karşısında kimi kez çaresizlik yaşıyorum ama vazgeçmeyi düşünmüyorum. Bir an önce toplu çekimlere çıkmak, çarpıcı fotoğraflar çekmek, filmlerin banyosunu yaptırmak, o heyecanı yaşamak istiyorum.

Arkadaşım benden daha ileri seviyede olduğu için derslere ara sıra katılıyor. Ne çok meraklısı varmış fotoğraf sanatının! On iki yaşından altmış yaşına kadar farklı yaştan, sınıftan insanlarla beraberim. Çoğu mesleki doygunluğu yaşamış, heyecan arayan tipler… Bir kısmı bu işi çok ciddiye alıyor. Onlarla konuşurken terminolojisini bile pek bilmediğim bu alanla ilgili sarhoş edici bilgiyle umutsuzluğa düşüyorum. Anlıyormuş gibi yapıyorum. Benim bu ‘mış’ gibi tavırlarıma içten içe gülüyorlardır, eminim. Öyle değil mi, bizden daha aşağı seviyede birini görünce bastırmaya çalışsak da gizli bir böbürlenme duygusu yaşamaz mıyız?

Toplu çekimlere katılacağımı söylediklerinde bu bıkkın tavrımdan kurtuldum. Yeniden bir heyecan… Ama dozu düşük! Kalabalık bir grupla ortak alanda toplandık. Sonra küçük gruplar halinde dağıldık. Arkadaşım bana eşlik edecekti. Birlikte tarihi bir köprüyü fotoğraflamaya karar verdik. Her şey hazırdı, makineleri kontrol ettik. Filmleri taktık. Yedekte bir makine daha vardı. Ciddi bir fotoğraf meraklısıydı arkadaşım. Birlikte çekime katılmak benim için bir şanstı.

Anadol marka beyaz bir arabası vardı. Arabanın içi gezginlerin karavanı gibiydi. İmrendim. Çekim alanına, tarihi köprüye bu arabayla gittik.

Buralarda biraz dikkatli olmalıyız. Her türden insanla karşılaşabiliriz. Belirli alanlarda çekelim fotoğrafları, tehlikeli olabilir.” dedi.

Bu uyarı ciddi yapılmıştı ama yanımda biri olduğu sürece hiçbir şeyden korku duymamak gibi tuhaf bir huyum da olduğu için çok da önemsemedim uyarıyı. Bir müddet, köprüyü yukarıdan fotoğrafladık.

IV. yüzyılda Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yaptırılmış bu köprü.” dedi r’lerin vurgusunu düşürerek.

Bu köprü, dünyada halen kullanılan en uzun ve en eski köprü, ona göre fotoğrafla. Bu yüzyıla tanıklık ettiğimizi unutma!” dedi gülerek.

Buraya ilk kez geliyordum. Köprü iki bölgeyi de birbirine bağlayan oldukça uzun bir köprüydü. Hafta sonu olduğu için daha sakin görünüyordu. Arkadaşımın söylediğine göre, hafta içi oldukça yoğun oluyormuş. Yine de köprünün iki tarafında birtakım işportacıları görebiliyorduk. At arabası, bisiklet, otomobil, ille de yaya trafiği… Durmadan birilerini tepesinde taşıyan bir köprü… Adı gibi kesme taşlardan örülmüş: Taşköprü.

İnanılmaz bir şey!” dedim: “IV. yüzyıldan beri kullanılıyor, ha! Nelere tanıklık etmiştir kim bilir? Dili olsa da anlatsa…

319 metre uzunluğunda bir köprü… 13 metre de yüksekliği varmış. Bak, bak kemerlerini görüyor musun? Bugün 14’ü ayakta; aslında 21 kemerden oluşuyormuş.” dedi.

Ortadaki büyük kemerde bir kabartma var sanki…” dedim.

Evet, iki büyük aslan kabartmasıdır onlar.

Hayranlık içinde çeşitli açılardan fotoğraflarını çektik köprünün.

Nehrin suyu çekilmiş gibiydi. Dere yatağı yer yer taş ve toprak adacıklarını ortaya çıkarmıştı. Birkaç çocuk bu ayaklara yakın yerde oynuyordu.

Biraz da köprü ayakları ve çevresini fotoğraflayalım.” dedi arkadaşım.

Gelişigüzel yerleştirilmiş gibi görülen kayalardan tutunarak toprak alana indik. Sağa sola atılmış teneke kutular, gazete kâğıtları, öbek öbek çalılıklar, arada çakıl taşlarının keskin yüzeylerinin güneş ışığının etkisiyle parlaması… Her haliyle fotoğraf karelerinin içinde bir hikâye anlatacaklar, diye düşündüm. Arkadaşımın birbiri ardınca çektiği fotoğrafları da merak ediyordum etmesine ama ben bir filmin dışına çıkamayacağım için seçerek fotoğraflıyordum çevreyi. Çok hesaplı düşündüm mü hiçbir şey yapamayan ben bu çekimlerde de sadece çevreye odaklanmıştım.

Bir adama ilişti gözlerim. Arkadaşıma:

Ne fotoğraflar çıkar ondan, bakar mısın?” dedim.

Bir evsiz, köprü ayağına yakın kayalıkları kendisine siper ederek güneşe karşı oturmuştu. Derme çatma bir çadır… Yanında karton kutular… Paçavraya dönmüş kimi kilim ve hasır artıklarını zemine sermiş, soğumaya başlayan havaların armağan ettiği güneşin tadını çıkarıyordu. Ağzından salıverdiği sigaranın dumanını keyifle izlemesine takıldım bir süre.

Keyfini bozmayalım…

Aradaki mesafeyi bozmadan uzaktan seslendi arkadaşım:

Fotoğrafını çekmemize izin verir misin?

İzin istemesine şaşırdım. Onu fotoğraflasak ruhu bile duymayacaktı. Bunu düşünürken beklemediğimiz bir tepki verdi yaşını kestiremediğim adam. İki eliyle yüzünü kapadı, sırtını döndü. Ardından bir elini siper yaparak bize doğru:

Benim boyum kadar sabıkam var, çekmeyin!” diye bağırdı.

Tamam, baba, çekmiyoruz. Rahat ol!” dedi arkadaşım güven veren bir sesle.

Sesi de söyleyişi de karşısındakini ürkütmemek için ayarlanmıştı. Adamı daha da rahatlatmak için onun bulunduğu yönün tam aksini işaret etti. Uzaklardan fotoğraf almaya başladı. Ben de mesajı almıştım, adamın bulunduğu tarafa hiç bakmadan onun fotoğrafladığı kareleri tahmin etmeye çalıştım.

Ben, korkarak çektiğim her karenin hesabını yaparken o birbiri ardınca çekiyordu. Şaşırıyordum filmleri bu kadar rahat harcamasına. Biri bitince yedektekini çıkarıyor, filmlerin yerini değiştiriyordu. Bu değiştirme işini de ustalıkla yapıyor, heyecanla yeni karelerin peşine düşüyordu. Birkaç kişisel sergi bu çabalarla çıkmıştı ortaya. En doğru konumlanmış kareyi bulana dek filmleri harcamaktan çekinmiyordu.

Bu düşünceler içindeyken bize seslendiğini işittim evsiz adamın:

Gasteci, bakın hele, gelin, bir şey diycem!

Birbirimize baktık.

İster misin, çağrısına uyalım mı?” diye sordu bir baş hareketi ile.

Sen bilirsin, bir sıkıntı olmaz dersen…

Gülümsedi, başını hafiften yukarı kaldırıp ‘bir şey olmaz’ anlamında bir hareket yaptıktan sonra:

Baksana, bizi gazeteci sanıyor. Bir sıkıntı olacağını sanmam.” dedi.

Yanına yaklaştık.

Başında rengini yitirmiş örgü bir bere vardı. Berenin altından çıkan uzamış saçları yağdan, kirden kıvrım kıvrım… Üstünde kırk parça eğreti dikilmiş yamaları olan uzunca bir ceket… Yakası meşine dönmüş. Ayağında asker postalına benzeyen, eskidikçe sertleşmiş, rengi pek de anlaşılmayan bir bot, bağcıkları olmayan… Gözleri kocaman, parlak ve siyah… Yüzünün en genç alanı… Uzun dişleri seyrek… Sakalı da seyrek ama henüz kırlaşmamış. Yaşını kestirmek güç bu yüzden. Yüzünde yara izleri derin… Parmakları ve bıyıkları içtiği sigaradan sararmış.

Bak, gasteci abim, ablacığım, fotoğrafımı çekmeyin ama size öyle şeyler anlatırım ki… Bunları yazın gastenize, zengin olursunuz, Allah’ıma. Amaa bir bira ile bir paket sigara isterim, iyisinden, filtreli olsun sigaram!

Bu istek ikimizi de gülümsetti. Arkadaşım sağa sola bakındı. Biraz önceki çocuklar daha da yaklaşmış, merakla bu konuşmanın seyrini anlamaya çalışıyorlardı şimdi. El etti, cebinden para çıkardı, çocuklardan birine adamın siparişini verdi. Görev addettiği işi yapmak üzere koşarak ayrıldı çocuk. Diğeri bisikletine tutunmuş, dikkatle izlemeye devam etti. Beş dakika içinde, bira da sigara da geldi.

Hediyesini sevinerek aldı, kokladı; sigara paketini açtı, içinden bir tanesini kulağının arkasına yerleştirdi, paketi iç cebine koydu, birayı yanı başındaki zulasına… Zulasında birkaç portakal, kâğıda sarılı ekmek, yarısı yenmiş, paket kâğıdı içinde peynir kırıntıları… Bir Vita yağı tenekesi, taşlardan yaptığı ocağın üstünde… Sönmüş kömürler dağılmış. Üç beş çıra, ocağın yanında istiflenmiş. Kâğıtlar, mecmualar, gazeteler, birkaç boş bira şişesi…

Nasıl geçiniyorsun, baba? Burada mı kalıyorsun?

Anlatacağı her sözün çok kıymetli olduğu kanaatiyle, daha ilgili ve coşkulu anlatmaya başladı. Konuştukça gözlerinin üzerine doğru düşmüş, uzun kaşları da oynuyor, bu kaşların ortasındaki derin çizgi sert görüntüsünü tamamlıyordu.

Şimdilik burada kalıyorum. Hava daha da soğursa buluruz kalacak bir yer.

Başka bir zaman olsa, hakkında hiçbir şey düşünmeyeceğim bir adamı ilgiyle dinlediğimi fark ettim. Yokmuş gibi davrandığımız onlarca insandan biri…

Benim adım Recep ama buranın esnafı bana ‘Avanta Recep’ der. Kimseye bir kötülüğüm yok. Her sabah dolaşırım esnafı, avantamı alırım, onunla geçinirim. Satacak bir iki şey de bulursam sorma keyfimi.

“…”

Beni bu hayat öyle bir imtihana soktu ki… Anlatsam roman olur. Acılar bir yel gibi kesti yüreğimi. Evimden yurdumdan çook uzaklara attı beni. Bakmayın bu zavallı halime, ben böyle değildim. Benim de bir evim vardı; anam, babam, kardeşlerim…

Kulağının arkasındaki sigarayı aldı, yaktı, derin derin içine çekti birkaç soluk. Kendisini dinlemeye hazır bu genç adamla genç kadına baktı. Sözlerinin acılığını hissedip hissetmediğimizi kontrol etti.

Beni bu hale düşüren o kahpe kadın… Onun yüzünden… Hep onun yüzünden başıma geldi bu işler!

(…)

İzmir’i bilir misiniz?

İzmirli misin?

Hah, işte, taa oradan, Eşrefpaşa’dan bu köprü altına… Sebebi de o kahpe kadın…

Nereden sevdim seni, ey kahpe kadın/ Gönlümde tutuşturdun da bu kor alevi/ Hicran ateşine daldırdın, hiç acımadın/ Perişan ettin, yıktın sen beni.

(…)

Yazın bu şiirlerimi, basın gastenize.

Ben çantamda sürekli taşıdığım not defterimi çıkardım. Yazmaya başladım. O kadar hızla benzeri dörtlükler akıp gidiyordu ki bunların hepsini kaydetmem olanaksızdı. Kulağımda izi kalanları yazmaya başladım. Güven duygusu sarsılmasın istiyordum. Bundan çok keyiflendi.

Yaz, güzel bayan, yaz. Daha ne şiirler var bende.

Arkadaşımla bu çok renkli adamı ilgiyle dinlemeye başladık. Bütün şiirler o kahpe kadına dairdi. Birbirine çok benzeyen arabesk bir çığlık sinmişti dizelerine. Arada oluşturduğu etkiyi kontrol ediyor, konuşabileceği insanlar bulmaktan memnun, anlatmaya devam ediyordu. Yazmayı sürdürdüğümü gördükçe daha bir coşuyor, o anda uydurulduğunu düşündüğüm dizeler peş peşe geliyordu.

Bir ara sustu. Bu hali daha gerçekti. Yalnızlığı da kimsesizliği de daha sahici…

Ben,” dedi, “ne anılar biriktirdim, ne hayaller, bilemezsiniz! Hepsinin de kanadı kırık… Hep bıçak sırtı yaşadım bu hayatı. Seneler akıp gitmiş, ben yaşlanmışım, bundan değil üzüntüm. Yarattığım düşmanlar çaresizliklerimin yerini aldı. Başaramadım galiba yaşamayı… En çok da o gariban anamın gözyaşlarına ağlarım. Bakmayın böyle rahat göründüğüme, ben de hesabını yapıyorum bu hayatın. Baktım, olacağı yok, koyverdim ipin ucunu. Bir canım var, sürünüp duruyorum işte peşinden. Gene de can tatlı be, abim!

Bak bak!

Kirli beresini çıkardı başından. Tepesi açılmış başını gösterdi:

En az on darbe var burada.

Sigarasının söndüğünü görünce kalanını bir daha yaktı. Derin derin içine çekti.

Yüzünü gösterdi. Derin çizgileri parmaklarıyla yeniden çizdi:

Bu gördüğünüz yaralar hayatta kalabilmek için. Kavgalarımın hediyesi.

İkimiz de sohbetin bu sonuca geleceğini tahmin etmemiştik. Bir ara zulasındaki portakallardan ikram etti. Teşekkür ettik.

Ben sizi çok sevdim, gençler. Tamam, fotoğrafımı çekmenize izin veriyorum. İnandım size, bu da benden bir kıyak olsun.

Arkadaşım teşekkür etti. Yedek kamera ile poz poz fotoğrafladı Avanta Recep’i. Poz verme işini de çok ciddiye almıştı. İstenen açılar belirleniyor, ışık ayarları yapılıyor, yeniden yeniden basılıyordu deklanşöre.

Rüzgâr çıkmıştı. Serinlik daha da arttı. Vedalaşarak ayrıldık yanından. Duygularını birileriyle paylaşmaktan memnun bir adam bırakmıştık geride. Arabaya kadar yine geldiğimiz yolları kat ettik.  İlginç bir gün olmuştu. Arkadaşım, arabayı çalıştırmadan önce kameraları yeniden kontrol etti. Filmleri ustaca çıkardı. Son kamerayı eline aldı, şaşırdı.

Yüzündeki gülümseme bir anda siliniverdi.

Eyvahlar olsun, buna film takmayı unutmuşum.

Bu yazıya yorum yapamıyorsanızlütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız
Paylaş:

Benzer yazılar