TEKNOLOJİ TOPLUM 

YENİ MEDYADA KİMLİK SAVAŞLARI VE KARAKTER SUİKASTI

Sosyal medyaların birbirine eklenerek yarattıkları çift taraflı etkileşimin uzayı olarak yeni medya tüm yaşam alanlarını kuşatmaya başladı. Bu ortamın sakinleri için tek taraflı etkileşim katlanılmaz sayılır. Televizyon bir yana, buzdolapları, fırınlar da internete girilen, Netflix izlenmeye uygun platformlar oldular. Kafasını ekranlardan kaldırmayan bir zamanın sakinleri, bu dünyaya tüm uzuvları ve aletleriyle kaydolurlar. Yeni medya bu sırada ekrana bitişik yaşayan ses, yazı ve fotoğraf tüketicilerini kendi muhabirlerine dönüştürür. Fakat haberin kaynağı ve alıcısı aynı kişi olur çoğunlukla. Haber kuşakları, Whatsapp ihbar hatlarıyla muh(a)birlik işlevini aynı anonim kullanıcılara terk eder. Her kullanıcı kendi hayatını haber kaynağı ve izleyicisi olarak yeni medyaya teslim ederken, sosyal medya hesabından, haber kuşağı sonunda özlü sözlerle kanaat bildiren haber sunucusu gibi türlü kanılarını serbestçe medya uzamına bırakır. Dilediğini suçlar ya da göklere çıkarır, sonra da yukarı çıkardığını tekrar yere indirir. Yeni medyada cereyan eden ve bir çeşit sosyal linç girişimi de sayılabilecek olan “karakter suikastı”; “kimlik savaşları” denilen bir başka olgunun diğer yüzünü oluşturur. Literatürde “klavye pehlivanlığı”, “sanal zorbalık”, “siber kabadayılık” gibi adlar da alabilen bu yaygın davranışın altı henüz doldurulmamış gibidir.

Genellikle düzenli olarak yaptığımız eylemler ve inançlar üzerine pek düşünmüyoruz sanırım. Eylem ve düşünce birbirinden ayrılmış gibi görünüyor; aynı zaman ve mekânı paylaşamıyor sanki. Fiil ve fail arasındaki mesafe açık kalıyor. Muhtemelen sinirbilimciler de bu kesişmenin zorluğunu onaylarlar. Tüm insani bilimlere göz diken nöroloji ilmine göre de harekete geçmek için düşünceye ara vermek gereklidir. Aynı mesafe düşünmek ve inanmak yüklemleri için de geçerli olabilir. Nazar inancı üzerine çalışırken bu noksanlığı fark etmiştim. Böyle güçlü bir inanç görüngüsü hakkında bu kadar az düşünülmüş olması şaşırtıcıydı. En gündelik görüngüler için de aynı durumdan söz edilebilir. Örneğin futbolun yorumbilgisinin oldukça derin olduğu bir başka ülkeye rastlamak zorken, o alanda da saha içinde olanlara gerçek bir ilgiye rastlamak zordur. Maçlardan çok izlenmeyen karşılaşmalara ait yorumlar takip edilebilir. Sahici bilgi ve sahte kanı arasındaki çok eski ayrıma destek vermeden benzer bir olguyu kültür dünyasında da bulabiliriz. Bunun sonucunda okunmamış yazarlar, düşünürler hakkındaki ikincil kaynaklardaki kanılar, aforizmalar gibi çevrime girebilir.

Diğer yandan düşünce ve eylem arasındaki belirgin açıklığa inançla eylem arasında pek rastlanmaz. İnancın konusu derin ideolojiler, güçlü inanç görüngüleri olması da gerekli değildir. Basit bir kanaatin arkasına takılıp kesin yargılar oluşturmak olanaklıdır. Yeni medyada böylesi peşin hükümlerin dillendirilmesinin bir karakter suikastına dönüşmesi çok muhtemeldir. Çok kestirme bir ilgiyi, bağlantıyı yakalayıp oradan bazı hashtag’lerin peşine düşerek yankılarını bulan bu basit eylem, çoğu zaman adı ve yüzü olan, “public figure” denilen kişilere uygulanır. Çünkü şöhretlerle kurulan belirsiz ve ikiyüzlü ilişkinin de bir göstereni olarak, çok yukarılarda ya da yerlerde sürünmeye aday şahsiyetlerdir. Bu sırada olağan koşullarda gülüp geçtikleri meczup siyasetçiler, video paylaşımlarına birkaç saniye katlanamayacakları fenomen hesaplar, dinlemedikleri müzisyenler, diyet uzmanları, ne dediğini bilmeyen futbolcular sosyal lince girişenlerin “radarına takılırlar”. Özünde oldukça faydalı bir mecra olsa da, Ekşi Sözlük de buralarda gezinen girdilerle doludur.

Ahmet Hamdi Tanpınar, yapıtlarına dönük bir sessizliğe gönderme yaparak “sükût suikastı” ifadesini kullanır. Yüz yüze bakan ve dışarıda yüzleşen kişiler, belki biraz da saygıdan, yazarın söylediklerine ve yaptıklarına sükût gösterirler. Oysa sinik eleştirinin mekânı yeni medyada bu sessizlik bir karalamaya, karakter suikastına yerini terk eder. Sosyal medyada, arabasının metal paravanı ardında etrafındakilere el kol hareketleri yapan, küfreden sürücünün rahatlığı vardır. Oysa aynı sürücü, arabasının güvenceleri dışına çıktığında benzer bir rahatlığı gösteremez. Karakter suikastı, aynı yüze karşı söylenemeyecek olanın arkadan veya aradaki ekran arayüzüne güvenerek çekinmeden söylenmesidir. Zaten ekranların içinde veya dışında telaffuz edilen arasındaki sinik mesafe olmadığında, bir mizacın kendini ifadesinden, eleştirisinden söz etmek daha doğru olur. Sözünü ve hatta küfrünü kendi varlığıyla imzalayan bir eleştiri sorumluluğu ortaya çıkar. Ahlakçı bir söyleme meyletmeden şu söylenebilir: Ekranların dışında sükût edip içindeyken karakterleri karalayan bir kanaat bildirme tavrı en basit ifadesiyle tutarsızlıktır. Richard Sennett’in ‘Karakter Aşınması’ kitabındaki temalardan biri de böyle içeride ve dışarıda başka davranışlar sergileyen bir zamanın sakinleri üzerinedir.

Burada sözü edilen yargısız infaz değildir. Yeni medya, çoğu zaman vicdan mahkemelerinin kurulup bozulduğu bir mizansen açar. Ama bazen yargısız infaz anlaşılır ve hatta zorunlu da olabilir. Örneğin, “Kadının beyanı esastır” söyleminde olduğu gibi, şiddet fiilinin sahibi adamın bu beyanla suçlu ilan edilmesi karakter suikastı sayılmayabilir. Çünkü “masumiyet karinesi”, birçok suç isnadında önemli ve zorunlu bir varsayım olsa da, törel ve vicdani değil, yasal manzumenin bir ifadesidir. Vicdan mahkemelerinin zemininde, kendi kimlik savaşını yürütmekte güçlük yaşayanlar için, mağdurun beyanı masumiyet karinesine öncelikli sayılabilir. Bu seçim, vicdani olanla müesses olan arasında yaşam bulur. Adalet de zaten aynı ikili arasındaki gerilimde yenilenir.

Yeni ya da eski medyada gezinen ve alanında haklı ya da haksız şöhret sahibi tiplemeler, çok fazla ortada görünüp sayısız cümle sarf ettiklerinden, kaçınılmaz şekilde belirli bir kimliğin hassasiyet bölgesini, bilerek ya da tesadüfen ihlal ederler. Zaten politik olarak doğru ve tüm kimliklerin mayınlı bölgeler gibi hassasiyetlerine dokunmadan geçecek bir söylem yaratmak imkânsız gibidir. Böyle istisnai ölçüde kusursuz bir söylem kaygısıyla davranan, konuşan, yazan kimse, neredeyse her sözcüğünü tartarak, sınayarak söyleyen bir retorik ustası sayılmalıdır. Ama bu yetenekten mahrum olanlarda eylemler ve sözler tereddütle dile getirilir. Eleştirinin de sonunu ilan eden bu endişeyle, kimlik savaşlarının sonucu kaygan hassasiyet zeminlerinde karakter suikastından çekinenler, boş bir retorikle konuşmaya başlayabilirler. Futbol analojisini sürdürürsek, yan paslarla orta saha mücadelesine dâhil olmak isterler. Oyuncu, kendisine gelen pası tekrar karşı tarafa iade eder, inisiyatif kullanmaz. Kimlik savaşlarından ve karakterine zarar gelmesinden korktuğu için her eylem ve söylemin ihtiyaç duyduğu akrobasiyi göze alamaz. Ya da tam tersine saldırgan bir söylemle, hangi kimlikten fertle karşılaştığına önem vermeden ilerler.

Yeni medya sahnesinde gezinen, hazır yargı ve kanaatlere sahip, eylem halindeki muhabir izleyici, beklemediği bir zamanda karakter suikastının nesnesi olabilir. Üstelik başına gelen olay viral bir hızda genişleyebilir. Sözgelimi Aralık 2013’te Twitter’da yaklaşık 200 takipçisi olan ve halkla ilişkiler müdiresi bir kadın, Justine Sacco, Güney Afrika’ya uçmadan hemen önce bir tweet yazar ve telefonunu kapatıp on bir saat sürecek yolculuğuna başlar. “Gittiğim yerde AIDS’e umarım yakalanmam; ama dert değil, çünkü ben beyazım” gibi ölçüsüz bir paylaşım yapar. Uçaktan indiğinde kendisini “trending topics” olarak bulur. Bu süre zarfında dünyanın en çok nefret edilen kişilerinden birisi olur. Bu viral yayılımın nasıl gerçekleştiği, kadının bunu hak edip etmediği bir yana, aşırı iletken yeni medyada sadece şöhretler değil, sıradan yurttaşlar da bağışıklık sistemi kaybolmuş bir medya ağı üzerinde kısa zamanda linç edilebilirler.

Bu yazıya yorum yapamıyorsanızlütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız
Paylaş:

Benzer yazılar