FELSEFE 

RENKLER, SESLER, YÜZLER…

Cehennem; acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin bilmediği yerdir.” – Hallâc-ı Mansûr

Büyüdükçe yürek biçimini alan salatalık bitkisi yapraklarıyla örterek saklar yavrularını. Hafızamızda kayıtlı bilgiler de zamanı geldikçe hatırlatır kendilerini bizlere. Aklımıza düşüveren bir ses, bir renk, belki de unuttuğumuz bir yüz… Bana da öyle oldu. Birkaç gün önce, uzun zamandır görmediğim, sesini duymadığım çok kıymetli bir arkadaşımdan gelen telefon beni karmakarışık ediverdi. İç odalardan birini toparlarken telefonum çaldı; ama yetişemedim. İşim bitince hemen kim aramış diye bakınca Saliha’dan geldiğini anladım telefonun. Şaşırdım! Hemen aradım; ama telefon birkaç kere çalınca kapandı. Bir dostun kırgın ve hasta sesi yüreğime çarpmış gibi oldu. Birkaç yıl önce bir beyin ameliyatı geçirdiğini duyduğumda hemen aramış, hasta ve yorgun sesini işitmiştim. Sonraki günler, yıllar içinde iyi olduğunu öğrenip rahatlamıştım. Ama beni yanlışlıkla aradığını anladığıma kanaat getirdi kalbim.

Saliha… Acemi anneliğim, iş bilmezliğim, ev kadını olamayışım, örgü örmek dikiş dikmek isteksizliğim… Bir abla sabrıyla ondan öğrendiğim her şey… Kafamın içinde dönüp dolaşıp kalbimi sızlatan dostum… Birkaç saat sonra utanmışlığımı da diri tutarak tekrar aradım. Telefondan gelen sesi duyduğum gibi “Saliha, Saliha!” diye seslendim. Nihayet birinin sesini duydum. “Ben Saliha’nın bir yakınıyım, hastanede ziyaretine gelmiştim.” Ben de ona iyi olup olmadığını, ona karşı mahcup olduğumu, benim için onu kucaklamasını rica ettiğimi söyledim. Kadının mesafeli sesi yumuşadı. Saliha’nın az gelen “Ih!” sesinden sonra kadın, bana hasta yatağında benim numaramı yanlışlıkla tıkladığını söyledi. Ben gerekçelerimi ve onun benim için çok değerli olduğunu söylediğim için biraz rahatlamıştım.

SIRRIN SIRRINA ERENLER

Farabi’nin “Bedenin amir kuvveti kalptir, ikinci kuvveti beyindir” diyen sözleri beni, kalbimin başka bir misafiri ile acıların ve hüznün dibine götürdü. İdam sehpasına çıkarken eğilip merdivenleri öpen, sonra da gülümseyerek ahaliye bakan Hallâc-ı Mansûr’un sözleri, çağları yolları kalpleri aşarak beni yaktı. Şöyle demişti Hallâc-ı Mansûr: “Gerçek erenlerin miracı darağacıdır. Ben de ilk basamakta eğilip arşa değen büyüklüğünü selamlayarak başlamak istedim sözlerime.

Louis Massignon, “Gerçek erenlerin miracı darağacıdır” sözlerini duyar ve çarpılır. Hayatını Hallâc-ı Mansûr’u tanımak ve anlamak için araştırmayla geçirir.

Hallâc-ı Mansûr; “En-el hak!” ifadesini, tanrıyla ruhen yakınlığını ve ona olan sevgisini, “Ben tanrıdanım, tanrı benim içimdedir” sözleri yerine kullanınca ölüm cezası alır. Sekiz yıl mahpus yatar ve sonunda Bağdat’ta şehrin meydanında ahali onu taşlarken o sadece gülümser. Sırasıyla önce kolları, sonra bacakları, en sonra da başı kesilir. Bedeni kanlar içindeyken o kadar acı içindeyken bile gülümsemektedir.

Yakın arkadaşı Şibli de ona bir gül atar. İşte, o zaman “Ah!” diye iç çeker Hallâc-ı Mansûr. İşkenceyle parçalanmış vücudunu yakıp Dicle’nin sularına atarlar. Son sözleri, “Dostun attığı bir gül yaralar beni” olmuştur. Arkadaşı Şibli şöyle söyler Hallâc-ı Mansûr’un ardından: “Biz ikimiz aynıydık; ben sustum, o konuştu!

Bu yazıya yorum yapamıyorsanızlütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız
Paylaş:

Benzer yazılar