EDEBİYAT YAŞAM 

VARMAYAN MEKTUP

Ben geldim geleli açmadı gökler;/ ya ben bulutları anlamıyorum,/ ya bulutlar benden bir şeyler bekler./ Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum./ Ben geldim geleli açmadı gökler.” – Sezai Karakoç

Henüz memleketin kendini daha kıymetli gördüğü bir coğrafyasında yaşarken buraların var olduğunu bile bilmez, varlığı beni alakadar etmezdi. Zira buna kutsal bir inancın mensubuymuş gibi ben de inanıyordum. Bir şeye inandı mı insan başka bütün her şey anlamsız, gerçekten uzak geliyor. Buraların haritalarda yer almaktan başka bir vasfı yokmuş hissindeydim. Burayla ilk tanışıklığım öğrencilik vesilesiyle olmuş, varoluşu nedensiz, gereksiz bir yere gidiyor hissine kapılmıştım. Ancak yaşadıkça, tanıdıkça buranın da kendine mahsus bir güzelliği, memleket içinde bir dünya olduğunu kavramıştım. Gelmek de gitmek de birbirine zıt bir biçimde hüzün yaratmıştı. İnsan ya da yalnız ben, bir yere, birine alıştım mı, sevdim mi kopmak istemem. Bu belki sevgi, belki de yalnız alışkanlıktır. Neyse ne…

Yıllar sonra gene buralara geleceğimi hiç düşünmemiştim ama geldim işte. Bu sefer de iş sebebiyle öğrencilik ettiğim yerin birkaç kilometre uzağındayım. Buranın insanı da neredeyse aynı, yaşadıkları coğrafyaya sövgüler dizmekten geri kalmıyor. Yaşadığı yerden bu denli nefret eden başka kimse var mıdır? Üstelik dillerinde “Burası bu kadardır, ne beklersin buradan?” sözleri de eksik olmaz. Pis, yılgın ve gizli bir gurur taşıyan kabulleniş… Hâlbuki en tehlikelisidir yaşadığını kabul eden, değiştirmek için adım atmayan insan türü. Ne tuhaf, çoğunluğumuz da buna ayak uyduruyor. Yürümek için diyorlar bu gerekli. Sahi, öyle mi?

Burada benim gibi iş sebebiyle gelen başkaları da var. Onlar da benim ilk geldiğim günün öfkesini, üzüntüsünü ve belki de nefreti taşıyorlar. Buraya, bu bildikleri, içine doğdukları dünyadan daha başka yere şaşkınlık içinde bakıyorlar. Geldikleri hüzün gitmenin hüznüne dönüşür mü, bilmiyorum. Ancak ne olursa olsun bir uzam az da olsa iz bırakır insanda. Kendi paylarına düşen izi alacaktır onlar da.

Tanrı kadını yaratarak başlamamış işe ama ben onları anlatırken kadından başlayacağım. Nasıl tanıştık, nerede gördüm, hatırlamıyorum. Yalnız kıvıl kıvıl simsiyah uzanan saçlar, aydınlığın içinde kocaman iki karanlık halinde gözler… Bu aydınlığı boğan karanlığa rağmen gülüşünde bir başka hava, bir neşe çağrısı var her zaman. Çocuksu sesinde bir şey var. Öyle tarifsiz, öyle saklı… Sesinde kuşlar uçuyor, bir çiçeğin inkılabı başlıyor birdenbire. Gönençli bir iklim bağ buluveriyor gece ve kıştan önce. Ve aşkla okunan bir kitap kadar güzel… Yazık! Böyle güzellikleri anlatacak kadar cesur değilim. Onu lise çağlarıma benzetiyorum bazen. Bedeni bir uzam bulmuş da ruhunu konduracak bir mekân yokmuş, varsa da henüz keşfedilmemiş gibi duruyor. Bir şeyler umuyor, bir şeyler bekliyor hayattan ama sessiz ve kıpırtısız… Yüreği bozkırda bir taş parçası şimdi.

İkincisi taze dalda tomurcuk henüz… Onu nasıl anlatmalı, bilemiyorum. İnce, uzun kemiksi yüzünün içine gömülmüş gibi duran gözlerinin ardında anlatmadığı, belki de anlatılsa bile anlaşılmayacağından çekindiği bir şeyler olduğu hissini duyuruyor insana. Yaşam künyesinde bir şey yazılmamış dersin. Yine de birkaç yaşamın ertesindeki yorgunluğu duyuyor. Diğerlerinden daha başka, daha girift yönleri var. Hiç gidilmemiş olan bir dağın ötesi gibi uzak ve gizli. Yalnız onun ruhu bulunuyormuş da ben de o ruh ile yitmiş seslerin arasında konuşuyormuş gibi hissediyorum. Susuyor bazen, işte o zaman anlattıklarından çok anlatmadıklarını dinliyorum. İnsan anlatmadıklarıdır çoğu zaman.

Üçüncüsü geceyle gündüzün birleştiği çizgide dururken gözleri karanlığa eğilimlidir. Sivri burnunun altındaki ince dudağını kaplayan pösteki bıyıklarıyla makbul bir siyasi amblem gibi duruyor kirli bir duvarda. Handiyse kanadı olsa uçmaz, yüzgeci olsa yüzmez. Yaşarken hedonist, inanırken mütedeyyindir. Bütün bu düalizme rağmen kendi içinde de tutarlıdır. Herkes gibi. Basit bir sorunun zor bir yanıtı gibidir her zaman. Yaşam kadar karanlık, ölüm gibi aydınlık… Türkiye’min sosyolojik portresi yani… Bütün bunlara rağmen gene de kendi halinde, kendi arzuları etrafında bir evren inşa etmiş durumda. Buradan kaçmanın birkaç yolunu araştırma peşinde. O zamanki biz gibi yani. Ancak henüz bilmiyor, buraya gelmek kolaydır ama gitmek zaman alır.

Dördüncü ise rüzgâr peşinde bir uçurtma değil. Kendince bir masalı var. Her Karadenizli gibi Kıpçak elbette! Ancak Karadeniz insanının tipik özelliklerini taşımıyor. Konuşurken bağırma, üstelik farkında olmadan bağırma alışkanlığı bulunmuyor. Mutedil bir deniz gibi dalgasız, sessiz… Bir ayali var. Bir düş kurar iki kişilik. Bu ülkenin tek kişilik hayaller ülkesi olduğunu bilmiyor henüz. Yemyeşil bir kenti bırakıp gelmiş. Beyaz ve genç teninin gölgesinde bir çiçek çekirdeğe duruyor.

Onlar için daha da söylenir bir şeyler ancak zülfü yâre dokunmanın manası yok. Öylemesine yaşıyorum anlayacağın burada. Burada benden öte bir ben sanrısı yaratıyorum onlara. Bunda da ne başarılı oldum, bir görsen! Gülen, kaygısız, pespaye bir adam yaratıyorum. Ama kimi zaman şu göğe kılıç çeken dilim beni ele veriyor. Sonra kendime kızıyorum. Sus, diyorum. Uzunca susuyorum. Yalnız bazen boğulup bu trajedik herkesleşme parodisinden kitaplara, sözcüklere gömülüyorum. Kitaplar da olmasa çıldıracağım. Öyle yalnızım ki burada, öyle kimsesiz…

Günler geçiyor, zaman dönüyor, kuşlar göçüyor, kuşlar geliyor da bir şeyler hep eksik duruyor içimde. Sözcükler gittikçe yığılıyor, konuşulmamış. Sokaklar bile suskun, yorgun. Anladım ki bir düşmüş ancak insana kalan. Burada sensizliğin beni böyle yarım bırakacağını, böyle bir hisse kapılacağımı sanmazdım. Bir an gördüğüm düşü yeniden istedim. Ama bitti… Şimdi aynı ağaçtan düşmüş iki yaprak gibi iki yakasındayız dünyanın. Dünyanın çiçekli bahçesinde birbirine en uzak iki gül gibiyiz işte. Yakında kar yağacak buralara, öyle beyaz olacak ki, öyle beyaz… Ama ben ellerim cebimde yalnız yürüyeceğim.

Bu yazıya yorum yapamıyorsanızlütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız
Paylaş:

Benzer yazılar