EDEBİYAT 

EVCİLİK OYUNU

Kasaba’ adlı tarihi kafenin camındaki afiş bir haftadır mahcup, mahzun yoldan gelip geçenlere bakıyordu. Afiş pürüzsüz yüzeyine gelen ışığı cam gibi yansıtıyordu. Yüzeyinde –arka bahçede kurulan sahnede– şiir dinletisi yapacak olan şair Ertan Tanır’ın artistik bir portresiyle ilk kitabının kapağı vardı ve aynı zamanda imza günü yapılacağı da yazıyordu. Neredeyse etkinlik zamanı gelmişti. Ertan Tanır henüz ortalıkta yoktu. İşin ilginci izleyiciler de ortada görünmüyordu. Kasaba Kafe’nin arka duvarına üvey evlat gibi iliştirilen sahne küçük bir meydana açılan ve L harfini andıran boşluğa bakıyordu. Üzerindeki kararmış çiziklerden uzun süredir kullanıldığı anlaşılan beyaz plastik sandalyeler sahneye dönük dizilmişti. Hepsi de boştu. En arka sandalyeden beş-altı metre kadar geride duran verniği sıyrılmış masif piknik masası ve çevresindeki altı kişi samimi bir sohbete dalmıştı. Az sonra başlayacak olan şiir dinletisi ve şairi üzerine konuşuyorlardı.

Yalçın,

– Ertan’ı çok özledim yahu. O lanet kan hastalığına yakalandığından bu yana görüşemedim. Yalnızca telefonla konuşabildim birkaç kez.

İlhami,

– Ben en son geçen hafta yüz yüze görüştüm. İyiye gidiyormuş. Morali çok yüksekti. Kan örneği veren onca arkadaştan bir tek Senem’in kanı uymuş. –Senem’in varlığını unutmuş gibiydi– Üç ayda bir Manisa’ya gelecek, Ertan’a kan ve plazma verecek.

Hasan Hüseyin bu son durumu bilmiyordu. İlk kez duymuştu. Senem’in böyle bir şeyi kabul edişine ve kendisine söylememiş olmasına çok şaşırmıştı. Ertan’a çok üzülmekle birlikte Senem’in her üç ayda bir ünite kan verecek olmasına canı sıkılmıştı. Endişeyle Senem’e baktı. Yutkundu. Gözleriyle “Neden böyle bir şeyi kabul ettin ki?” diyordu. Senem oturduğu yerden yüzüne bakmadan Hasan Hüseyin’in bakışlarını hissediyor, onun aklından geçenleri okuyordu. Belli belirsiz gülümsedi. Baş başa kaldıklarında tavrının sorgulanacağını düşündü. Hiçbir pişmanlık duymuyordu. Ertan’ı iyi bir dost olarak görüyor ve bu fedakârlığının önemsiz olduğunu düşünüyordu.

Yalçın konuyu değiştirdi.

– Kitabın kendini gördünüz mü? Kitap yapısı ve boyutları açısından çok ilginç geldi bana. Vesikalık fotoğraftan hallice. O güzelim şiirler komik bir kitabın içine hapsedilmiş.

Melike,

– Öyle deme, bence iyi bir deneme. Yalnızca Ertan’ın cesaret edebileceği bir şey. Sert malzemeden kaliteli gövdesiyle cepte taşıyarak her yerde okuyabilme olanağı sunuyor. Görsel kullanılmayan, yeşilimsi gri, sade mi sade ön ve arka kapak tasarımıyla benim çok hoşuma gitti. Cüzdanımda taşırım.

Ali Kemal,

– Ben Yalçın’ın görüşüne katılıyorum. Kutsal kitaplardan, hadis kitaplarından pek farkı yok görünüş olarak. Ertan gibi iyi bir şairin kitap tasarımı daha iyi olmalıydı. Raflarda yerini aldığında bir albenisi olmalıydı. Tasarımı çok silik buldum.

Gruptaki herkes konu hakkında fikrini söylemeye başlayınca seslerinin ayarı kaçtı bir aralık. Piknik masasının yanı başında başka bir kafenin kulis kapısı vardı. Sertçe açıldı. Kasaba Kafe’nin komşusu durumundaki bu kafede bir süredir gösteri yapan İtalyan gösteri ekibinin asker üniformalı oyuncularından üçü eski püskü kıyafetlerinin içinde inandırıcılıktan uzak görünüyordu. Üçü de Rus klasiklerinden fırlamış gibiydi. Yakaları bağırları açık, potinlerinin bağı çözülmüş, bir haftalık sakalları yüzlerinin derisini zorlayarak çıkmış gibiydi. Saçları asice uzamış ve dağınık, üniformaları kirli ve soluktu.

Ortadaki en iri kıyım, sarışın yeşil gözlü olanı sert bakışlarıyla onlara doğru el kol hareketleriyle, “Cos’è questo rumore? Te ne sei andato da qui!” (Bu gürültü de ne? Burayı terk edin!) dedi.

Anlamadıkları bir dilde, kendi mekânlarında azarlanmak masadakileri şaşkına çevirdi. Masadakilerden dördü sanki beklenen bir işaret almıştı. Tepkisiz, bir robot gibi uzaklaştılar. Sahnenin önüne dizilmiş sandalyelere yöneldiler. En öndeki sıraya oturdular. Adeta teneffüs zili çaldı. Nereden geldikleri belli olmayan pek çok insan bir dakikadan kısa bir zamanda hemen bütün sandalyeleri doldurdu. İtalyan askerlerin çıktığı komşu kafenin kulis kapısı kapanmıştı. Askerler birden buharlaşıvermişti. Piknik masasında kalan kadınla adam böyle bir şey bekliyor gibiydi. Senem yavaşça elini Hasan Hüseyin’in masada duran elinin üstüne koydu. Yumuşacık, sıcacık bu dokunuşla adamın iç ısısı yükseldi. Yüreği yüklendi. Göz bebekleri büyüklendi. İçi kelebeklendi. Sahneye doğru kaçamak bir bakış attı. Ertan sahneye henüz çıkmamıştı. Ancak belli ki kafeye gelmişti. Sahne ışıkları yanmıştı. Fon müziği yapacak üç kişilik grup sahneye çıkmış, yavaş yavaş tınılar yükselmeye başlamıştı. Bu yüzden de oturanlar sahneye odaklanmıştı. Kimse onlara bakmıyordu. Yine de Hasan Hüseyin tedirgin oldu ve elini çekti. Senem biraz bozuldu. Sonunda beklediği soru geldi.

– Neden böylesine önemli bir karar alıyorsun ve benimle paylaşmıyorsun?

Elini Senem’in elinden kurtarmasının gerekçesi bu değildi elbette. Manisa’da kendi ortamındaydı. Eşi ve iki çocuğu, yakınları onları böyle görürse rutin yaşamı altüst olabilirdi. Eşiyle yıllardır küllenmiş bir aşkın, bitmiş bir ilişkinin çocukların hatırına yürütüldüğü sıradan ve sıkıcı durumu ebeveynleri de yakınları da arkadaşları da hiç kimse bilmiyordu. Dışarıya her şey yolunda izlenimi veriyorlardı. Çocukları aile içi geçimsizliğe tanıklık etse de onlar bu durumu kanıksadıkları için ilişkinin boyutunu –daha doğrusu boyutsuzluğunu– kavramaktan uzaktılar.

– Neden böyle bir karar almayayım ki? O benim dostum. Ben Ertan’ı senden de önce, yirmi yıldır tanırım ve çok severim. Yaşamı açısından böyle önemli bir yardımı yapmazsam sorgulamalıydın. Sana söylememem konusunda haklı olabilirsin belki. Ancak söylesem ne olacaktı ki. Beni vazgeçirmeye mi çalışacaktın? İşte bu mümkün değil.

Bu kararlı ve ne yaptığını bilen güçlü kadın imajı çıldırtıyordu Hasan Hüseyin’i. İçten içe bir kıskançlık krizine tutuldu. Senem’in Ertan’ı kardeşi veya kuzeni gibi gördüğünü bildiği halde elinde değildi, kıskanıyordu. İçi içini yediği halde sesini çıkaramadı. Bir süre sessiz kaldılar. Alkışlardan sahneye Ertan’ın çıktığını anladılar. Ertan alkışlara teşekkür etti. Almaması gerektiği halde alkol almış olmalıydı. Cildi, yüzü kızarmıştı. Trans halinde şiir okumaya başladı. Senem ile Hasan Hüseyin oturdukları yerden sahneyi çok rahat görebiliyorlardı. O yüzden kalkıp boş kalan birkaç sandalyeye oturmayı akıllarından geçirmediler. Etkinliğin hem içinde hem dışındaydılar.

Ertan’ın şiirleri güçlü ve kendi iç ezgisi olan şiirlerdi. Ancak müzikle çok uyumlu bir şekilde örtüşmüştü, müzisyenler de oldukça başarılıydı. Olağanüstü bir bütünsellik yakalamışlardı. Şiirin müzikle seviştiği, Ertan’ın kendinden geçtiği, izleyicilerin nefeslerini tuttuğu bir an yaşanıyordu. İlahiler okuyarak zikir yapan tarikat mensuplarının kendinden geçişine benzer bir yoğunlaşma sahnedekileri de izleyenleri de içine çekmişti. Senem ile Hasan Hüseyin biraz konuştukları konu nedeniyle, biraz da libidolarının etkisiyle o atmosferin dışında kalabilmişti. İtalyan şovmenlerin azarından sonra arkadaşları masayı terk edince birbirlerine biraz daha sokulmuşlardı. Birbirlerinin kokularını duyumsadıkça başları dönmeye başladı. Esrikti ikisi de. Senem beş gün önce İzmir’den geldi geleli ilk kez bu denli yakınlaşabilmişlerdi. Aksilikler birbirini kovalamış, bir türlü aynı ortamı paylaşamamışlardı.

Esriklikleri uzun sürmedi. Senem’in telefonu çaldı. Gerçek dünyaya döndüler. Kızıydı arayan. Açtı. Ağlayan bir kızın hüzün dolu sesi telefonun mikrofonundan dışarı sızıyordu.

– Anne, dedemi kaybettik.

Senem sarsıldı.

– Ne diyorsun? Babamı mı kaybettik?

– Hayır, anne, Hayri Dede’mi. Gece acilen Ege Üniversitesine kaldırılmıştı. Yarım saat önce vefat etmiş.

Nispeten rahatlamıştı Senem. Eşiyle kâğıt üzerinde süren, gerçekte bitmiş bir ilişkiyi yürütüyordu. Kızının mutluluğu için katlanıyordu buna. İkisi de kendi dünyasında yaşıyor, birbirlerine hiçbir konuda karışmıyorlardı. Yalnızca Nazlı’nın okul, mezuniyet, gezi, veli toplantısı vb. karar alınması gereken durumlarda anne-baba olarak eşit oy hakkı kullandıkları demokratik bir şirket ilişkisinden öte bir şey değildi. Resmiyetteki eşinin babası Hayri Bey yıllardır böbreklerinden hastaydı. Tedavi görüyordu. En sonunda hastaneye gidip gelirken Covid-19 virüsüne yakalandığı için bir süre yoğun bakımda kalmış ve şaşırtıcı biçimde atlatmıştı. Büyük bir sürpriz değildi ölmesi. Yine de üzüldü Senem. Baba dediği saygın bir kişiydi sonuçta. Eşinin kişilik problemleri vardı, saygın biri olmasa da babası saygıyı hak ediyordu.

– Hemen ilk araçla geliyorum, Nazlı. Ben de üzüldüm, kızım. Ama biliyorsun ki yıllardır hastaydı. Bekleniyordu. Biraz da acılarından kurtuldu, anneciğim. O açıdan bak. Helak etme kendini. En fazla iki saate evde olurum, canım. Baban nerede?

– Hastanede işlemlerle uğraşıyormuş. Morga koymuşlar dedemi. Gelecek birazdan.

– Tamam, kızım, hemen çıkıyorum.

Hasan Hüseyin hemen kalktı.

– Başın sağ olsun, Senem, Allah sana ve Nazlı’ya uzun ömürler versin. Haydi, otobüsle falan uğraşma, ben seni İzmir’e eve kadar götürürüm.

– Yok, hayır. Bu saatte ne gerek var. Sen beni Mimar Sinan Bulvarı’nda bırak, ben terminale giderim. Otogara bile girmene gerek yok.

– Olmaz öyle şey, haydi, İzmir’e gidiyoruz.

Senem böylesine kararlı bir konuşmadan sonra daha fazla itiraz etmedi. Üç dakikalık yürüme mesafesindeydi araba. Binaların gölgelerine sığınarak el ele arabaya kadar geldiler. Bindiler. Motor çalıştı. Hareket etmeden Senem’in elini tuttu. Dudaklarına götürdü. Büyük bir içtenlikle öptü. Yüreğinin üzerine koydu. İkisi de mutluluktan sarhoştu. Araç yavaş yavaş hareket etti. Hasan Hüseyin’in sol eli direksiyondaydı, sağ eliyle Senem’in elini tutuyor, arada parmaklarına öpücükler konduruyordu. Senem de karşılık olarak parmaklarını eli üzerinde gezdiriyor, bedenindeki ısıyı parmak uçlarından ona aktarıyordu. Araç hareket ettikleri noktadan iki kilometre kadar uzaklaşmıştı ki kırmızı ışıkta telefon çaldı. Hasan Hüseyin baktı. Açmadı. Israrla çalıyordu.

Senem,

– Neden açmıyorsun?

– Azize. Sonra ararım.

Bir sonraki kırmızı ışıkta yeniden telefon çaldı… Israrla çalıyordu.

Senem,

– Aç lütfen, önemli bir şey olabilir.

Hasan Hüseyin mikrofonu açtı. Azize’nin kulakları tırmalayan sesi aracın içini doldurdu.

– Nerelerdesin, be adam? Sarper ateşler içinde yanıyor. Ateşini düşüremiyorum.

– Dayısı doktor, telefon etseydin, yardım isteseydin.

– Nöbetten çıktı çocuk. Bugün dinleniyor. Gel de babası olarak hastaneye götür Sarper’i.

– Bir buçuk saate kadar evdeyim, dolapta ateş düşürücü fitil olacaktı. Ben gelene kadar idare eder.

Senem kaş göz işaretiyle beni indir demeye çalışıyordu.

Telefon kapanınca,

– Sen beni indir. Benim durumumun aciliyeti yok. Ben taksiyle otobüs terminaline gider, oradan da biner, İzmir’e giderim. Sakın ısrar etme!

Senem çok net ve kararlı konuşunca,

– Tamam, o zaman otogara götüreyim, iki kavşak kaldı şunun şurasında.

Senem sustu. Gerçekten de en fazla beş-altı dakika fark ederdi. Terminale geldiler. Senem, gelen bu telefonla ilişkiyi kafasında bitirmişti. Hasan Hüseyin’i çok sevdiği halde kendisi Nazlı için, Hasan Hüseyin de oğulları Sarper için evcilik oyununu sürdürmek durumundaydı. Hasan Hüseyin, Senem’den ayrılırken sarılmak istedi. Senem de sarılmayı, koklamayı, öpmeyi çok istiyordu ama duygularına ket vurdu. Kendine engel oldu. Hasan Hüseyin dayanamadı yeniden hamle yaptı. Sarıldı. Sımsıkı… Kokladı. Ciğerlerini Senem’le doldurdu… Senem kendisiyle savaşıyordu. Sarılması zoraki oldu. Hasan Hüseyin, “Birileri görebilir” endişesini bir yana bırakmıştı. Hiçbir şey düşünmeksizin yüzünü gözünü öptü. Senem savaşa devam ediyordu. Karşılık vermedi. Veremedi. Hasan Hüseyin, Senem’in soğuk tavrından incindi. Hatay yönünden gelip İzmir’e gidecek olan bir otobüs kalkmak üzereydi. Kırık bir kalple otobüse bindirdiği Senem’in, eliyle “Git artık” işaretiyle araç hareket etmeden arkasını döndü gitti. On beş dakika sonra Sarper’in başucundaydı. Ateşi düşmüş, uyumuştu.

– Haydi, hazırla da götüreyim hastaneye.

– Çok güzel rahatladı. Bırak uyusun kuzum. Ateşi de iyice düştü. Yarın sabah yine yükselecek olursa bakarız.

Hasan Hüseyin banyoya girdi. Hıçkırıkları duyulmasın diye duşun altına girip suyu sonuna kadar açtı. Senem’in kokusu ciğerlerinde dolaşırken günün kiri akıp gidiyordu…

Telefonun alarmı ısrarla çaldı. Hasan Hüseyin gözlerini açtı. Telefona uzandı. Alarmı kapattı. Kendi kendine söylendi.

İyi ki alarm çaldı, ne saçma bir rüyaydı. Hay Allah.

Azize yanında yatıyordu. Gece uykusuz kaldığı için alarm uyandıramamıştı onu, horluyordu. Yatakta doğruldu. WhatsApp mesajlarına baktı. Senem her sabah gönderdiği kalpli günaydın mesajlarından birini göndermişti, sevgisini fısıldıyordu. Çabucak bir kalp emojisi ile karşılık verdi.

Gerçek neydi, rüya hangisiydi?

Bu yazıya yorum yapamıyorsanızlütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız
Paylaş:

Benzer yazılar