ÖYKÜ 

TAŞRADA BİR SABAH EZANI

Karanlık… Bir süredir yaşamım hep böyle başlıyor. Sabah aydınlığı belediyenin özensiz döşediği yoldaki taşlara vurmadan atıyorum kendimi sokağa. Sokak lambalarının henüz bozulmamış, belediyenin görmezliğine uğramamış olanları uzun aydınlık çizgiler yaratıyor etrafta. Bu saatte yalnız ben, köpekler ve uzun bir ömrün sonunu ibadetle telafi etmek isteyenler ayakta. Yolun sağında görüntüsünden bir köylünün sahiplik ettiği anlaşılan apartmanlar yükseliyor. Çünkü biçimsiz ve yalnız daha fazla daire sığdırma çabasının bir ürünü olduğu hemen anlaşılıyor. Köylüler köyde yaşayıp şehirde apartmanlar dikiyor bu çağda. Köylümüz de işin kolayını, kısa yoldan paranın kilidini çözmüş görünüyor. Yolun solunda…

Devamını Oku
ÖYKÜ 

TEPEGÖZ

– çünkü insan olmanın, bir şeyi doğrudan doğruya yaşantılayabilme aldanmacasını, hatta kuruntusunu içerdiği – Friedrich Dürrenmatt, Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi Karşısında aniden beliren gölgenin koyu bir leke katmanından giderek bir insana dönüştüğünü fark eden G., sanki yüzyıllardır tam olduğu noktada duruyormuş ve kıpırdamaya mecali yokmuş gibi saçını arkaya atarak öylece kalakaldı ama tam da o noktada kalakalmasındaki asıl sebep, kendine doğru gelen adamın görünüşündeki aklını karıştıran şeyi bir türlü bulamamasıydı ve her geçen saniye, bu bulamayışın ruhunda doğurduğu sıkıntıyı katbekat artırıyordu ve bu sıkıntıyı üstünden atacak hiçbir çözümün aklına gelmeyişinin yarattığı…

Devamını Oku
ÖYKÜ 

KAPAK

Çelik tencereyi iyice kuruladı, masaya koydu, kapağı kuruladı ardından, tam tencerenin üzerine yerleştirecekken yüzünü gördü kapakta. Kulp yüzünü ortadan ikiye böldü. Yüzü yanlardan yayvan, tepeden basık bir görünüm aldı. ‘Ağlasam mı gülsem mi’ kararsızlığı içinde kulpun iki yanına yayıldı dudakları. Gülümsedi, hüzün kapladı yüzünü. Ev işlerinin kadını boğduğunu, kadının gelişmesinin önünde engel olduğunu, ucuz, sömüren bir iş gücü olmasının yıkıcı sonuçlarını anlatan bir dizi seminere, eğitime ve eyleme katıldıktan sonra kendisini tencere-kapak kurularken bulunca ürperdi. Hızla bıraktı kapağı masaya, bezi fırlattı, bez, tezgâha değdi, ha tutundu ha tutunacak, olmadı, yere…

Devamını Oku
ÖYKÜ 

HAYALLER ‘KESİLİR’ Mİ? KESİLİRMİŞ…

Bir koku insanı ısıtır mı? İlkokuldaydım, kışın eve üşüyerek girince annemin yaptığı mis gibi çorbanın kokusu resmen beni ısıtırdı. Oldukça uzun mesafeden yürüyerek geldiğim evde donan parmaklarımı çıtırdayan sobaya yaklaştırırdım; insanın ellerini hissetmemesi ne kötü bir his… Hemen ısınsın da benim olsunlar diye acele eder, üstüne de çorbamı içince sıcacık olurdu bedenim… Sonra kimse tutamazdı beni. Önce dışarı koşar, kar-çamur demeden mahalle arkadaşlarımla top oynar; akşam da annemin dizine koyardım başımı. Sobanın ve annemin sıcağında saçım okşanırkenki huzurum… Bir gün ailesiyle akşam oturmasına gelen arkadaşım Ahmet beni o halde görünce…

Devamını Oku
ÖYKÜ 

BİR NEBZE NEFES

Apartmanların arasında sıkışıp kalan meyhanenin loş ışıkları altında, kadehlerin biri iniyor biri kalkıyordu. “No Smoking” afişini kuşatan sigara dumanından üstündeki yazı zor seçiliyordu. Meyhanenin müdavimlerinden Metin, Cemal ve Nihat, ara sokağa bakan cam kenarında her zamanki yerlerindeydi. Astım hastası Nihat ara ara öksürük nöbetine tutuluyordu. Her nöbette kızaklı pencereyi geriye doğru itip yüzünü bıçak gibi kesen rüzgâra çevirerek derin derin buz gibi temiz havayı içine çekiyor, bir nebze ciğerlerini rahatlatıyordu. Yarım saat kadar sonra masanın müdavimi üç kadim dosta bir yabancı eklendi. Emekli subay Emin Eşencan. Meyhane tıklım tıklımdı, tek…

Devamını Oku
ÖYKÜ 

BENİM ADIM VAKKAS KAYMAZ

Vakkas arabayı göl kıyısında durdurdu. Akşam çökmüştü. Ay ışığı durgun su yüzeyinde pırıltılar halinde oynaşıyordu. Karşı kıyıda, farklı renklerde şehir ışıkları seçiliyordu. Sarı, beyaz, mavi, yeşil… Günlerdir yağan yağmurdan olacak, su seviyesi yüksekti. Beyaz Fiesta’nın etrafındaki ağaçlar tatlı bir rüzgârla salınıyordu. Genç adam yan koltuktaki nişanlısına döndü: “Nasıl bir tanem? Manzara güzel, değil mi?” Zübeyde’nin gözleri kapalıydı. Başını cama yaslamıştı. Uzun, siyah saçları yüzünün bir bölümünü kapatıyordu. Bu haliyle melek gibi görünüyordu. Vakkas, nişanlısının saçlarını okşadı. Bazıları inanmasa da, onu gerçekten derin bir aşkla seviyordu. “Ah be Zübeyde’m…” diye mırıldandı…

Devamını Oku
ÖYKÜ 

SİDİK KOKULU ADAMLAR

Çok insan tanıdım, çok insanla dost oldum, çok insanla seviştim. Tanımadığım insanları iki günde hayatımın merkezine aldım. Onlara sarıldım. Beraber uyursak yaralarımızın iyileşeceğine birbirimizi inandırdık. Sarı duvarları olan, pencereleri hep açık, kapısı hep kilitli, yatağı her zaman dağınık evimde yeni bir güne uyandım. Balkonda saksının içinde can çekişmekte olan domatesin toprağı sıcak havanın ve kavurucu güneşin etkisiyle çatlamış, domates yapraklarını büzmüş, benim onu görmemi bekliyordu. Belki bir bardak su ile hayata dönerdi. Dönmeli miydi, bilmiyorum. Annem öldükten sonra çiçeklerine, domatesine sahip çıkacağıma dair söz vermiştim mezarı başında. Ancak daha önce…

Devamını Oku
ÖYKÜ 

GÖKSEL DÜZEN

“İşte, o zaman aydınlanma gelir. – Ah, evet, düzen vardır ve ona erişilebilir.” / Olga Tokarczuk, ‘Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde’ Aptal oradaydı, sırada, Asabi’nin hemen önünde; zamanı çoktan geçmiş yerdeki sosyal mesafe uyarısının etrafında, yörüngedeki sarsak bir gök taşı gibi dolanıyor, uzayın gayrimeşru oğlu misali, kız arkadaşının, yani Kararsız’ın gösterdiği beyaz elbiseyi isteksiz gözlerle takip ediyordu. Kararsız, koşar adım başka bir reyona gidince Aptal’ın hareketleri daha da gevşedi, bir sağ bacağına bir sol bacağına yaslanıp telefonunu incelemeye koyuldu. Zavallı, yani kasiyer, en öndeki müşteri olan Nakitsiz’e, yani nakdi olmayan…

Devamını Oku
ÖYKÜ 

SINAV

Sabah serinliği yerini bunaltıcı bir havaya bırakacağının ipuçlarını vermeye başlamıştı ki boyaları solmuş eski bir araç ilkokul binasının olduğu sokağa girdi. Binanın önündeki dar sokak erkenden gelip park eden araçlar tarafından tek taraflı kapatılmıştı. Tek bir aracın ancak geçebildiği sokakta park olanaksız olunca araç birkaç dakikalık yürüme mesafesindeki arsaya yöneldi. Depremden dolayı henüz imar planındaki çok katlı konut projesinin gerçekleşemediği ve yakınındaki yüksek yapıların alaycı bakışlarıyla çevrelenmiş alana zorlukla park etti. Komşu yapılardan atılan atıklarla çirkin bir görüntü oluşturan arsada birkaç yavru köpek akşamdan atılmış yemek artıklarına burunlarını gömmüş, neşeli…

Devamını Oku
ÖYKÜ 

FEVKALADE FECRİ

“Gatsby, yeşil ışığa, yıldan yıla önümüzden geri çekilen o heyecan verici geleceğe inanıyordu.” – F. Scott Fitzgerald, ‘Muhteşem Gatsby’ Sanırım her oğul gibi giderek babama benziyorum. Kendisi tuhaf bir adamdı. Fabrikanın yanındaki limon bahçelerinde yürüyüşe çıkmışken birden durur, uzaklara, limon ağaçlarının ardında saklanan gizemli ve anlaşılmaz bir şeye dalıp gitmiş gibi şöyle derdi: “Bak, oğlum! İnsanlar bu ağaçlar gibidir. Hepsi birbirine benzer. Ama bu ağaçlara dikkatli baktığında göreceğin gibi insanlar da birbirine hiç ama hiç benzemez.” Artık iyi göremeyen kahverengi gözlerinden belli belirsiz bir parıltı geçtiğini fark eder, sözlerinin manasını…

Devamını Oku