POLİTİKA 

BİZİM TÜRKÜMÜZ

HELİN BÖLEK İÇİN…

(…) Kahramanlarımızın sıcaklığıyla, özlemle kucaklıyorum. Nasılsın? Öncelikle geciktiğim için kusura bakma, olur mu? Bu birkaç hafta mektup konusunda tutuk kaldım biraz. Yazamadım bir türlü. Baksana, iki mektup arasında bile sevdiklerimizi uğurlamış oluyoruz sonsuzluğa. Bunun yarattığı duygu, kıvrandıran bir acının ötesinde bir şey olmalı, değil mi? Sevgiyle kin kardeştir derler. Beraber büyürlermiş. Bahsettiğim kin, kör bir nefret, şuursuz bir öfkeden ibaret değil. Seni sen olduğun için, aç, yoksul olduğun için öldürene, zulmedene duyduğun kindir. Niçin zulmeder? Çünkü o da senden nefret eder. Bu, varlık-yokluk meselesidir. Onların zenginliğidir, bizim yoksulluğumuzun nedeni. Onlar uzun yıllar yaşasınlar diye biz erken ölürüz. Bu sınıflararası bir savaş ve bu kin de sınıf kinidir. (…) Elbette yokluklarının keskin acısını hissettik her birimiz yüreklerimizde; ancak bu kadar değil, olmamalı. Yani demem o ki biz birbirimize soluk olanlarız, ‘nefes almakta zorlanılan şu günlerde’. Gözlerindeki yaşlara da hâkim olamayabilirsin; ancak onların yerine de ağız dolusu gülebilmelisin. Hepimiz hayallerimizin peşinden gidiyoruz ve bunun da bir bedeli var, biliyoruz. Yeryüzünde aldığın soluğun bile bir bedeli var. Şimdilik… Biz bunları kökten değiştirme iddiasına sahibiz. (…)” [İçeriden Mektup, Şubat 2017]

Gözümün karası senden bana gelmiş, ışığı da öyle, parıltısı da. Gözümde sendeki ışığın bir uzantısı var aslında. Hani, gözümün nuru diyorsun ya, o işte!

Gözler ne kadar derine gömülseler de ışığını yitirmemesi, parıltısının yerli yerinde duruyor olması, umudun diri olması ile eşdeğerdir. Gücümüzü birbirimizin gözlerinden alıyoruz. Her sabah onları yine ışık saçarken görebilmek için heyecanla ve kaygıyla gözlerime geliyorsun. Belki de yine bir sabah vaktinde solduklarını göreceksin; ama bu umudun tükendiği anlamına gelmeyecek. Çünkü ışık yitmez, yollanır; sirayet eder. Çünkü ışık bitimsizdir.

Rüzgârı özledim. Saçlarımda dalgaya dönüşen esintisini özledim. Dizinin dibine oturayım, yumuşacık bir rüzgâr okşuyormuş gibi tara saçlarımı. Sonra da içinde renklerin oynaştığı yazmamı takalım başıma, arkadaşımın hatırası. Anıların değer kattığı şeyleri seviyorum.

Dağ bayır gezmeyi özledim. Ülkemin kıyı bucak her tarafına gittim, bıkmadım, usanmadım, yorulmadım. Durmamacasına dağından ormanına dolandım, çayından ırmağına aktım, kumundan denizine süzüldüm.  Güneşinden, yıldızından güç devşirdim; tarlasından, yaylasından umut depoladım. Sen de görsen, geleceğin güzel günlerine olan inancın filiz verir, menevişlenirdi. Bu halkın devingen gücü olan gençlerinin ellerinden tutabilirsek, karşılığında dünyayı evirecek gücü vereceklerdir. İleri atılmak için kurulmuş, bekleyen nicelerini gördüm. Bir de çocuklar var tabii… Geleceği kurmak için borçlu olduğumuz çocuklar… Sırf gülüşlerine can verilesi olanlar… Bu toprağın insanından umudumuzu hiç kesmemeliyiz, hep taze tutmalıyız.

İnsanların içindeyim/ seviyorum insanları/ hareketi seviyorum/ düşünceyi seviyorum. // Aydınlığın içindeyim/ seviyorum aydınlığı/ paylaşmayı seviyorum/ eşitliği seviyorum. // Kavgamı seviyorum/ sen kavgamın içinde/ bir insansın sevgilim/ seni seviyorum.

Geride bıraktıkları ile bilinirmiş insan. Sence ben gidince, nasıl anılacağım? Neşeli, güvenilir, güzel bir arkadaş olduğumu mu söyleyecekler? Kararlı, direngen, mücadeleci mi diyecekler? Ya da isyanımdan, kavgamdan, inancımı haykıran sesimden, söylediğim türkülerden mi söz edecekler? Fırlayıp öne atılan bir özgürlük mücadelesi neferi mi diyecekler yoksa? Belki de “Sevgiyle yüklü bir gönlü vardı, başını hep dik tutan bir Kürt kızıydı” diyecekler. Ya da hepsini diyecekler. Bir insan için söylenebileceklerin en güzeli “diğerkâmlık” olmalı. Diğerini de kendisi kadar gözeten, halkına adanan insan en güzelidir! İranlı şair Füruğ Ferruhzad demiş ya, “Kuş ölür/ sen uçuşu hatırla”…

İlkgençlik zamanlarımdaki gibi kalmamı ister miydin? “Rakçı neslin hırçın kızı!” Piercingler, dövmeler… Silinmedikleri için bedenimde taşıdığım dövmelerimden ötürü kısa kollu giyemiyordum doğru dürüst. Devrimci birinde bu dövmeler çok sakil duruyor. O rakçı kızdan bir devrimciye dönüşmem, kozasından çıkan bir kelebeğin dönüşümüne benziyor, bir bakıma. Bu değişimin gençler için ilham verici olması gururlandırıcı oldu aslında. Böyle bakınca iyi ki eski halim varmış diyorum.

Bak, yine uzağımda kaldın; neredeyse on dakika olacak. Gel biraz sevelim birbirimizi, hasret giderelim, başımı dizine koyayım. Doyuncaya sevebilirsin; yanındayım, seninleyim. Biliyorum, eskiden birlikte geçirdiğimiz zaman yetmiyordu, beni çok özlüyordun; o yüzden birazcık kıskanman normaldir. Radyonun sesini biraz açar mısın, benim türküm çalıyor: “Kevengin yollarında/ çimeydim göllerinde. // İlik düğme olaydım/ o yârin kollarında. (…)

Beni bir ömür kolladın, esirgedin, hatta şımarttın. Bir kardeşimin olmamasının eksikliğini bile hayatımın hiçbir evresinde bana hissettirmemeye çalıştın. Yalnız bırakmadın, hep yanımda oldun. Konserlerimize geldin, isteklerimiz kabul edilsin diye alanlarda haykırdın, bizimle beraber direndin, elimizden tuttun… Desteğini bilincimin her bir zerresinde duyumsadım.

Giderken de yine sen yanımda olacaksın. Beni düğün alayına katılacak bir gelinmişim gibi hazırlayacak; bir devrimci nasıl yolcu edilirse öyle yollayacaksın. Benim yoldaşlarımın her birinin yüreğinde insanlığın altın çağına duydukları özlemin koru vardır. O korun yakıcılığını duyumsayanlarla omuz omuza verip bitimsiz bir halaya katılacağız. Hep beraber, susmamacasına türkülerimizi haykıracağız!

Bu yazıya yorum yapamıyorsanızlütfen Facebook hesabınıza giriş yapınız
Paylaş:

Benzer yazılar