Madde 42 Türk Hükümeti, Müslüman olmayan azınlıkların aile durumlarıyla (statüleriyle, aile hukukuyla) kişisel durumları (statüleri, kişi halleri) konularında, bu sorunların adi geçen azınlığın görenek ve geleneklerine göre çözülmesine elverecek tedbirleri almayı kabul eder. Bu tedbirler, Türk Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerden kurulu bir özel komisyonlarca düzenlenecektir. Anlaşmazlık çıkarsa Türk Hükümeti ile Milletler Cemiyeti Avrupa hukukçuları arasından birlikte seçecekleri bir hakemi, üst hakem olarak atayacaklardır. Türk Hükümeti sözü geçen azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dini kurumlara her türlü korumayı sağlamayı taahhüt eder. Ayni azınlıkların hali hazırda Türkiye'de bulunan vakıflarına dini ve hayır kurumlarına her türlü kolaylık sağlanacak ve izin verilecektir. Ve Türk Hükümeti yeni dini kurum ve hayır kurumu kurulması için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan, hiçbirini esirgemeyecektir.

Madde 43 Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşları, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmağa zorlanamayacakları gibi, hafta tatili (dini istirahat) günlerinde mahkemelerde bulunmadıkları ya da kanunun öngördüğü herhangi bir işlemi yerine getirmemeleri yüzünden haklarını yitirmeyeceklerdir. Ancak bu hüküm, söz konusu Türk vatandaşlarını, kamu düzeninin korunması için diğer Türk vatandaşlarına yükletilen yükümler dışında tutar anlamına gelmeyecektir.

Madde 44 Türkiye bu kesimin yukarıdaki maddelerinin Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyeti'nin güvencesi (garantisi) altına konulmalarını kabul eder. Bu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca uygun bulunmadıkça değiştirilemeyecektir. Büyük Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japon Hükümetleri, Milletler Cemiyetinin Meclisi'nin çoğunluğunca razı olunacak herhangi bir değişikliği reddetmeği, bu antlaşma uyarınca kabul ederler. Türkiye Cemiyeti Akvam Meclisi üyelerinden her birinin, bu yükümlerden (taahhütlerden) herhangi birine aykırı herhangi bir davranışı ya da böyle bir davranışta bulunma tehlikesini Meclise sunmağa yetkili olacağını, Meclisin duruma göre uygun ve etkili kabul edilecek bir hareket tarzı seçebileceğini ve gerekli göreceği yönergeleri (talimatları) verebileceğini kabul eder. Bundan başka Türkiye bu maddelere ilişkin olarak, hukuk bakımından ya da uygulamada, Türk Hükümeti ile imzacı öteki devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisine üye herhangi bir başka devlet arasında görüş ayrılığı çıkarsa, Milletler Cemiyeti Misalinin (Nizamnamesinin) 14. maddesi uyarınca uluslararası nitelikte sayılmasını kabul eder. Türk Hükümeti böyle bir anlaşmazlığın, öteki taraf isterse, uluslararası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Divanin kararı kesin Milletler Cemiyeti Misalinin (Nizamnamesinin) 13. maddesi uyarınca verilmiş bir karar gücünde ve değerinde olacaktı.

Madde 45 Bu kesimdeki hükümlerle Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanımış olduğu haklar, Yunanistan tarafından kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlık için de tanınmıştır.

 c)Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin İlgili Hükümleri

Madde 9        Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü

Herkes düşünme, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak din ya da kanaat değiştirme özgürlüğünü ve tek başına ya da topluca, açıkça ya da özel biçimde ibadet, öğrenim, dinsel ödev ve törenler yoluyla, dinini ya da kanısını açığa vurmak özgürlüğünü kapsamı içine alır. Dinini ya da kanılarını açığa vurmak özgürlüğü demokratik bir toplumda ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için kanunda öngörülen zorunlu olan önlemlerle sınırlanabilir.

Madde 14     Ayrımcılık Yasağı

İş bu sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, özellikle cins, ırk, renk, dil, din, siyasal  ya da öbür düşünceler, ulusal ya da sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, servet, doğum ya da başka herhangi bir duruma dayalı hiçbir ayırıma bağlı olmaksızın sağlanmalıdır.

Ek 1. Protokol 1. Madde    Mülkiyetin korunması

Her gerçek ya da tüzel kişi mallarının dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Herhangi bir kimse ancak kamu yararına ve kanunun öngördüğü koşıullar ve devletler hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler devletlerin, malların toplum yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlenmesi, vergilerin ya da başkaca yükümlülüklerin ve para cezalarının alınması için gerekli gördükleri kanunları yürürlüğe koymak konusunda sahip bulundukları hakları zedelemez.

4. Cemaat Vakıfları İle İlgili Düzenlemeler

a)1936 Beyannameleri

Vakıflar, 1935 yılında 2762 sayılı Vakıflar Kanunu ile devletin denetimine alınmıştır. 1936 yılında yürürlüğe giren Vakıflar Kanununa göre bir vakfın olabilmesi için bir vakfeden olması gereklidir, vakfeden bir vakıf senedi düzenler, vakfa ait bilgileri bu senette belirtir. Ancak cemaat vakıflarının böyle bir senedi olmadığı için 1936 yılında çıkarılan Vakıflar Yasasının geçici maddesinde azınlık vakıflarının elindeki mal ve gelirleri bölge müdürlüklerine bildirmeleri istenmiştir. 1936’da hazırlanan bu “mal beyannameleri” vakfiye yerine kabul edilmiştir.

Türk Medeni Kanununun 101. maddesinde vakfın tanımı; “Vakıflar gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır” şeklinde yapılmıştır. Kanundaki tabiriyle cemaate mahsus vakıflar, vakfiyeleri olmayan ancak belli bir amaca mal özgülemesi olan, Osmanlı döneminde padişah fermanıyla kurulmuş din ve hayır kurumlarıdır. Osmanlı Hukuk Sisteminde bu tür kuruluşlara, o dönemdeki vakıfların iktisap ettiği malları kaydettirebildikleri Defter-i Hakani’ye kayıt imkanı verilmemiştir. Bu sebeple cemaat vakıfları tasarruf ettikleri gayrimenkulları güvendikleri kişilerin ya da din büyüklerinin adına tapuya kaydettirmişlerdir.

b)1936’daki Mal Beyannamelerinin Vakfiye Sayılmasına Karşı Görüş

“1936 Beyannamelerinin 2762 Sayılı Kanunun geçici maddesi uyarınca vakfiye olarak kabul edildiği” ibaresi bir görüşe göre doğru değildir. Cemaat vakıflarından talep edilen beyannameler adı ve içeriği itibariyle bir bildirimden ibarettir. Beyanname hukukta kabul edildiği şekliyle “açıklayıcı” bir işlemdir. Oysa bir vakfın kuruluşunda aranan vakfiye “kurucu” bir işlemdir. Açıklayıcı bir işlemi vakfiye olarak adlandırmak ve ona kurucu işlem anlamını yüklemek hukuken mümkün değildir.

c)1974 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı

Vakıflar 1936 yılından 1970'li yıllara kadar satın alma, bağış ve vasiyet gibi yollarla ve valilik muvaffakatnamesiyle taşınmaz iktisap etmiş ve tapuya kaydettirmişlerdir. Ancak 1974 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı ile bu beyannameler vakfiye olarak kabul edilmeye başlanmış ve bu tarihten sonra cemaat vakıflarının yeni mal iktisapları engellenmiştir. Daha önceki kazanımları, varsa eski mal sahiplerine ya da mirasçılarına yoksa hazineye, bir kısmı bedelsiz bir kısmı da bedelleri ödenerek verilmiştir (bedel hesaplanırken vakfın malı ilk aldığı günkü bedel esas alınmış ve buna yasal faiz işletilmiş ancak toplamdan o güne kadar olan işgalin tazminatı indirilmiştir).

d)Süryanilerin durumu

Süryanilerin patriklik merkezi, 1293'te yapılmış olan ve Mardin'de bulunan Deyrulzafaran manastırındaydı. 1932 yılından sonra patriklik merkezi Suriye'nin Şam kentine taşınmıştır. 5000 yıldır Mezopotamya'da yaşamlarını sürdüren Süryanilerin Türkiye'de varlıklarını devam ettirdiği yerler; göçlerden önce genelde Mardin, Diyarbakır ve Elazığ bölgeleri idi. Şimdilerde yoğun göçler nedeniyle buradaki Süryani nüfusu oldukça azalmış durumdadır.

 e) Batı Trakya Türklerinin durumu

 Yunanistan’da, Batı Trakya’daki Türk azınlığının taşınmaz mal edinmeleri ve taşınmaz malların üzerinde tasarrufta bulunmaları konusunda 6 yıldır hiçbir sorunla karşılaşılmamaktadır.

Batı Trakya’nın da içinde bulunduğu Yunanistan topraklarının bir kısmı 1938 tarihli ve 1366 sayılı yasayla sınır bölgesi olarak ilan edilmiş ve bu bölge içinde taşınmaz mal alıp satmak isteyen Yunan vatandaşlarının ilgili vilayetlerde bu amaçla kurulmuş bulunan bir komisyondan izin almaları zorunluluğu getirilmiştir. Bu mevzuata dayanılarak uzun yıllar boyunca Yunan kökenlilerden soydaşlarımızla taşınmaz mal satışına izin verilmemiştir.

Avrupa Birliği Adalet Divanı, AB Komisyonunun 1987 tarihli başvurusu üzerine 305/87 sayılı kararı ile Yunanistan’ın 1938 tarihli yasayı ve AB vatandaşlarının Yunanistan’da mülk edinmelerini yasaklayan diğer bir düzenleme olan 1927 tarihli kararnameyi iptal etmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Yunanistan, bu karar uyarınca sınır bölgleriendeki mülk edinimine ilişkin esasları 31 Temmuz 1991 tarihinde yürürlüğe giren 1892/90 sayılı “Modernizasyon ve Kalkınma” başlıklı Kanunun 24-32 maddelerinde yeniden düzenlemiştir.