POPÜLER
FELSEFE
ALKIM SAYGIN*
Günümüzde “felsefe” (!?) oldukça popüler; pek çok yerde karşımıza bir
felsefe adı çıkagelir oldu. Bugünlerde sosyal bilimcilerden
fizikçilere, iktisatçılardan biyologlara, sporculardan iş adamlarına,
haber spikerlerinden “köşe yazarları”na varıncaya kadar pek çok kişi,
“felsefe”siz bir iş yap(a)maz hâle geldi. Bundan yıllar önce bir kimse,
“derin mevzularda fikir beyanı”nda bulunacak olursa “edebiyat yapma”
denerek küçümsenirdi; daha sonraları bu edebiyat, yerini
felsefeye bıraktı ve “felsefe yapanlar”a hoş gözle bakılmamaya
başlandı. Oysa günümüzde “felsefe yapmak” (!?), çok önemli bir şey
olarak görülmekte.
Ne var ki, bu “felsefe yapanlar”dan gerçekte pek azının
yaptığı işin Felsefe’yle bir ilgisi var. Felsefe’yle bir ilgisi olmayan
felsefelerin, insanları nasıl yanılttığını ortaya koymak, bunu
yapabilmek için de Felsefe’den olan ile olmayanı ayırt etmek, çağımızda
Felsefe’yle uğraşanların boynunun borcu olsa gerek. Bu borç ödendiğinde,
nasıl olup da bu kadar çok “felsefe yapan” varken ve felsefe
sözcüğü bu kadar çok dolaşımdayken, büyük filozoflar hakkında
bilinenlerin liselerde okutulan Felsefe ders kitaplarında anlatılanlar
düzeyinde kalmasının ve bazen bu kadarına bile sahip olmak
istenmemesinin nedenlerini rahatlıkla görebiliriz.
Çağımızda popüler kavramını dert edinenlere baktığımızda
ise, “popüler” kavramına biri olumsuz diğeri de olumlu olmak üzere iki
farklı perspektiften yaklaşılagelmekte olduğunu görüyoruz. Kimileri
popülerliği tukaka ilan ederken kimileri de onu göklere çıkartıyor.
Çağımızda “popülerlik”le ilgili araştırmalar da çoğu zaman sosyolojinin
bakış açısı altında şekillendiriliyor. Sosyolojide kullanılan yöntem
Felsefe’dekinden farklı olduğu içindir ki “popülerlik”in “aslında ne
olduğu” bir türlü aydınlatılamıyor. Daha “popülerlik”in neliğiyle
hesaplaşmadan bu konularda bir çalışma yapmaya koyulmak, havanda su
dövmekten farksız. “Popüler felsefe” hakkında konuşmak için,
birincileyin şu sorulara yanıt aramak gerek: ““Popüler” nedir?”, “Bir
şey nasıl “popüler” olur?”, “ “Popüler olan”la neden ilgileniriz?”. Bu
soruları sormak ve çalışmaya buradan başlamak, sağlam bir zemin verir..
Günlük dile baktığımızda, popülerin, beğenilen,
aranılan, sevilen, yaygın olan, tercih
edilen, gibi semantik karşılıkları olduğunu görürüz. Bir objenin
başka bir objeye “tercih edilmesi”, ya da ondan daha çok “beğenilmesi”,
“sevilmesi”, “yaygın olması”, o objenin birtakım faklı özellikler
taşıdığını gösterir. Bu durumda objenin neliğiyle hesaplaşmak,
araştırıcının bir başlangıç adımı olur ki, ancak neliği serimlenen bir
objenin, popülerliği ve bu popülerliğin çeşitli yansımaları
eşelenebilsin. “Popüler”lere çağımızda en bilindik örnek, “popüler
kültür” olsa gerek. Ancak bunlarla hemen eşdeğer bir biçimde
sosyoloji, psikoloji, tarih, fizik (...)in de
önüne popüler getirildiğini görüyoruz. Ne var ki, örneğin
“popüler sosyoloji” ya da “popüler tarih”i incelemek, bu çalışmanın
sınırlarının çok ötesinde. “Popüler olmak”ı aydınlatmak ve tartıştığımız
konudan uzaklaşmak adına Felsefe’nin neliğine ve popüler
felsefeyi “popüler olan” yapanın ne olduğuna bir bakalım..
Böylelikle hem bu sorularımıza yanıt arayalım, hem de araştırmamız
boyunca kullanacağımız terimleri, realiteyi temele koyarak
oluşturalım..
Felsefe kadar fazla sayıda
semantik karşılığa sahip bir sözcük olmasa gerek.. Buna kuşkusuz
“felsefe”den beklenen ödevlerin faklı olmasına bağlı olarak ona yüklenen
görevlerin farklı olması neden olmakta. Felsefe, philosophia’dan
gelir; “bilgelik sevgisi” semantik karşılığıyla karşılanır ve o,
philosophia’nın Arapçadaki karşılığıdır. Günlük dilde felsefe,
“doktrin”, “sistem”, “ekol-okul”, “metot”, vb. biçimlerde karşımıza
çıkıyor. İki bin beş yüz yıldır bu sözcüğün ne şekilde kullanıldığına
baktığımızda da felsefe, çok kabaca söylendiğinde, “eleştirel
düşünme”de, “doğruyu araştırma”da, “bilimlere bir giriş yapma”da,
“tanrı, din, ruh gibi “metafizik” konularda insanları aydınlatma”da,
“insanları ölüme ve sonrasına hazırlama”da, “deney-gözlem-sezgi
verilerinden “ussal” bir sistem kurma”da, “metafizik olanla olmayanı
birbirinden ayırmaya çalışmak”ta, “bilimlerin “artıkları”nı insanın
bilme merakını tatmin edecek ölçüde yeniden gözden geçirme”de,
“değerleri yeniden değerlendirme”de, “bilimlerde kullanılan kavramları
çözümleme”de, “dilsel çözümlemeler yapma”da karşımıza çıkıyor..
Görüldüğü gibi “felsefe”den neyin beklendiği, felsefe
kullanımlarına yansıtılıyor.
Ne var ki, iki bin beş yüz yıldır “felsefe yapanlar”a,
baktığımızda, bu çeşitlilik ardında hep aynı yere ulaşıyoruz: objesine
nedir sorusunu soran bir etkinlik: Felsefe, -Husserl’in tabiriyle- bir
nelik araştırması etkinliğidir; objesinin ne olduğunu araştırmaya
çalışır. Bu, araştırma ve akılyürütme yöntemleriyle sürdürülür. Felsefe,
objesini neden başka bir şey değil de tam da o olarak
tanımlayageldiğimize bakar. Kendinden önceki filozofların nelik
araştırmalarında ortaya koyduğu tezleri inceleyen bir filozof, bu
araştırmalarda varılan yerlerin farklı olması durumunda, bu farklılığın
nereden ve nasıl ortaya çıktığını çözümlemekle işe başlayabilmekte.
Nelik araştırmalarında ortaya konan bilgi, felsefi bir bilgidir ve bu
bilgilerin ışığında filozof, objesi hakkında belirli bir tutarlılık ve
geçerlilikle “aydınlatıcı bilgiler” ortaya koyar, bu bilgilerin objesi
düşünsel bir objedir ve bu objenin terminolojideki adı aykırılık’tır.
Filozof bir aykırılık görmeye başladığı zaman, “felsefe yapma”ya başlar;
bu aykırılıktan hareketle kimi “ayrım”lar yapar, sınırlar çizer.
Ne var ki, günlük kullanımdan yapılabilecek bir kuşbakışı
gözlem, felsefe’yi başka bir biçimde karşımıza çıkartıyor: “hayat
felsefesi”, “para kazanma felsefesi”, “üretim felsefesi” vb.. felsefe
kullanımları, Felsefe’ye yabancı ve hatta ona zıttır. Felsefe, önünde
sonunda “soru soran”, “sorgulayan” ve objesiyle didişen bir etkinliktir.
“Hayat felsefesi” ya da diğerleri ise, “ahkâm keser”: “Ey insanlar!
Şöyle şöyle yapın, yaşayın..” der, belli bir “norm” koyar,
“standartlar”ı saptar ve kendi meşruluklarını, bunlara uyanların
“başarıları”ndan alır (!?). Bu tür “felsefe”lerde ortaya konan şey de
kimi zaman bir “bilgi” olarak görülebilir; ne var ki, bu bilgiler,
Felsefe’nin koyduklarından farklıdır: onlar “hayat bilgisi” (!?) ortaya
koyar ve bu bilgileri tartışmaya açmazlar ki, bu da Felsefe’nin -ya da
filozofun- tutumuna ters. “Hayat felsefesi”, “para kazanma felsefesi”,
“üretim felsefesi” vb.. “felsefe”ler, “dünya görüşleri” alanına girer.
Felsefe’de ise nedir’li sorular sorulagelir. Felsefe tarihini
uyanık gözlerle didiklediğimizde, bu tür “felsefe”leri, felsefe
sözcüğünün yanlış kullanımı olarak tanımlayabiliriz.
Felsefe tarihinde yapılagelen işi temele alarak Felsefe
ile “felsefe” arasında, objelerine yaklaşımları, objesi hakkında “ne
yaptıkları” ve sordukları soruları bakımından bir ayrım yaparak
Felsefe’den olan ile olmayanı ayırmış olduk. “Felsefe”nin neliğiyle bu
şekilde hesaplaştıktan sonra, şu “popüler felsefe”ye bir bakalım; bunun
için de realiteyi temele koyarak şöyle bir ayrıma gidelim:
Popüler felsefenin iki kısmı olduğunu görebiliriz:
popülerleştirilen Felsefe ve “light” felsefe. Realitede olup bitenlere
baktığımızda popülerleştirilen Felsefe’nin, a) çeşitli filozofların
“topluma karşı duymuş oldukları sorumluluk duygusu” ve Felsefe’nin “boş
laf etme etkinliği” olmadığını tanıtlama kaygısıyla, b) kendilerinin,
“ayakları yere basan kişiler olduğunu gösterme” güdüsüyle, c) çok daha
fazla kişiye hitap edebilme istemi-özlemiyle, d) ancak bu yolla “felsefi
bilgi” hakkındaki önyargıların kırılabileceğine duydukları inançla
gündeme geldiği ortaya çıkar. Demek ki, bunlar aynı zamanda da
Felsefe’nin popülerleştirilmesi çabalarının temel belirleyicileri olarak
da karşımıza çıkar. Popülerleştirilen Felsefe’nin, Felsefe’nin çeşitli
disiplinlerinde sorulagelen nedir’li sorulara verilen cevapların
ya ilgi-merak uyandırıcı olanlarının ya da bu cevapların ilgi-merak
uyandırıcı kısımlarının öne alınması”yla oluşan bir alan olduğunu
söyleyebiliriz. Burada artık nedir’li sorular ikinci plandadır ve
bu sorulara verilen cevapların ya da bu cevapların belirli kısımlarının
kabul edilmesi durumunda “içinde yaşadığımız dünya” ve ondaki
olup-bitmeler hakkında ne gibi tezlerin kabul edilmesi ve\veya
reddedilmesi gerektiği sunulur. Popülerleştirilen Felsefe’de
“sunulanlar”da, bilgisel bir ilgi-merak işin içindedir ve bu,
“popülerleştirme”nin de ölçüsü olur. İlgi-merak, birtakım biopsişik
yaşantı tortularından besleneceğinden, popülerleştirilen Felsefe, -başka
deyişle Felsefe’yi popülerleştirmek isteyenler- bunları hesaba katar.
Böylelikle “popüler olan”la ilgilenmemizin nedeni de ortaya çıkmış olur:
biopsişik gereksinmelere en iyi bir biçimde yanıt vermesi.
Yine realitede olup bitene bakarak konuştuğumuzda, “light
felsefe”yi, popülerleştirilen Felsefe’nin, “sulandırılmış biçimi”
olarak tanımlayabiliriz. Light felsefe, popülerleştirilen Felsefe’yi,
bir tüketim nesnesi haline getirdi ve felsefenin, yalnızca
filozofların\felsefecilerin yürütegeldiği bir “etkinlik” olmadığını
ileri sürdü (?). Popüler felsefenin bir bölümü olarak light felsefe
çağımızda kapitalist pazar ekonomisinin dişlileri arasında bunalan
sermayedarların da bir can simididir: matrix felsefesi ya da felsefe
taşı gibi “felsefe”ler, dev bütçeli prodüksiyonların ortaya çıkarttığı
bir tüketim nesnesidir; kapitalist Hollywood prodüktörlerinin ürettiği
bir metadır.
Popülerleştirilen Felsefe’ye, her çağda şu ya da bu şekilde sıkça
rastlamak mümkün: yukarıda sıraladığım temel belirleyicilerden ya
hepsinin ya bir kısmının ya da birinin üzerinde etkide bulunduğu bir
filozofla karşılaşmamak felsefe tarihinin hiçbir kesitinde mümkün değil.
Light felsefe ise, felsefe tarihinin yirminci yüzyıl kesitinin öncesinde
yeri olmayan bir fenomen. Popüler felsefenin bir kısmı olan light
felsefeyi anlamak, popülerleştirilen Felsefe’den farkını daha açık bir
biçimde ortaya koymak, günümüzde “felsefe yapmak” ile “geyik muhabbeti
yapmak” arasındaki ayrımları dert edinenler için kaçınılmaz. Bu durumda,
ilk olarak yirminci yüzyılda ne olup bitti de light felsefe, günümüzde
her taşın altından çıkar oldu sorusuna bir yanıt aramak için yine
realiteyi temele koyarak ve yukarıdaki ayrımları hesaba katarak,
yirminci yüzyılda olup bitenlere şöyle bir bakalım:
Yirminci
yüzyıl, insanlık tarihinde yaşanan en büyük felaketlerin yüzyılı oldu:
iki dünya savaşı, ideolojik dalaşmalar ve soğuk savaş, ekonomik
bunalımlar, -vahşi- kapitalizmin sosyal ve siyasal sömürüsü ilk kalemde
akıllara hemen geliveriyor. Bu felaketler, insan dünyasında düşün
yaşamını da doğrudan etkilemekteydi: yirminci yüzyılda dünya
politikasına yön vermeye çalışan siyasal ve ekonomik güç odakları, dünya
kaynaklarından en fazla payı almak için birbiriyle ölesiye didişirken,
aynı zamanda insan dünyasında anlamların anlamının sorgulanmasına giden
yolu da açmıştı. İki dünya savaşının etkisiyle ahlâk sistemleri, bilimin
indirdiği darbelerin de katkısıyla birer çöküntü haline gelmişti.
Böylelikle tarihsel-toplumsal varlık alanında çözülmelerin ve bu alanda
büyük boşlukların yaşanmasına kapı aralanmıştı: insanları ancak “ahlâk
sistemleri” bir arada tutabilirdi. Bu boşluğu doldurmak için ilk büyük
hamle, Felsefe’den geldi. Ne var ki, Felsefe’nin gündemine gelen
değerler öğretileri, geniş bir tabana hitap edemedi. Ancak bunlar,
çözümün yine Felsefe’de aranması gerektiği noktasında bir fikirsel temel
oluşturdu.
SSCB’nin
yıkılmasıyla, dünya artık “tek kutuplu” olma yoluna girdi. Bildirişme
alanında yaşanan gelişmeler, Batı kültürünün ve kültür ürünlerinin, yer
yüzünün her köşesine ulaşmasını sağladı. Bu gelişmeler, uluslar arası
şirketlerin de lehine olmuştu: Batı kültür ürünleri, “ulusal kültür”leri
çepe çevre sarmalamaya başlamıştı. Soğuk savaş döneminde, ulusal
kültürleri korumak için yoğun çaba sarf eden devletler ve devletçikler,
artık bu “sistem”e “yaranabilmek” için bu olup bitenlere karışmamak gibi
bir politika değişikliğine gitti. Amerika’nın, küresel-iletişim
olanaklarıyla kendi kültür ürünlerini dünyanın dört bir tarafına yayma
uğraşısı, aynı zamanda da tüm dünyada yükselegelmekte olan Amerikan
karşıtlığını ortadan kaldırmak ve\veya en alt seviyeye çekmek gerektiği
düşüncesine dayanmaktaydı. “Amerikanlaştırılan” bir dünya, tüm pazarın
Amerika kontrolüne geçmesini sağlayacağı gibi, Amerikan hayat
felsefesinin meşruluğunu da onaylamış olacaktı. Bunu sağlamak için,
Amerika kökenli uluslar arası sermaye, elindeki tüm olanakları seferber
etti. Bu çabalar bazen müzik alanında, bazen bir içecek reklamında,
bazen bir televizyon dizisinde karşımıza çıktı. “Meydanı boş bulan”
uluslar arası sermaye, “felsefe”yi (de) artık bir tüketim nesnesi haline
getirebilirdi (!).
*
Alkım SAYGIN
1982’de Trabzon’da
doğdu. 1993 yılında ilköğretimini Fatih İlkokulu’nda tamamladı.
Ortaokulu 1996 yılında Prof. İhsan Koz İlköğretim Okulu’nda bitirdi.
2000 yılında Trabzon Fatih Lisesi’nden mezun oldu. 2001 yılında
Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde lisans eğitimine başladı.
Mantık Felsefesi ve Gün Dönümü isimli iki kitabı
var..