Murat Taş: Adana’dan İstanbul’a
Ekleyen sonbaski Kategori: Murat Tas,Ocak 2010 | 0 Yorum
Bir dönem daha bitivermişti işte, acısıyla ve tatlısıyla. İkinci dönem ise beni başka bir serüven bekliyordu Macaristan’ın Pécs şehrindeki Pécsi Tudományegyetem Üniversitesinde. Son güne kadar hazırlıklarımı yapmakla geçirdim tüm zamanımı. Zaman gittikçe daralıyordu ve yolculuk zamanı yaklaşıyordu. Adana’ya kuru bir soğuk hakimdi gitmeden önce. Sanki bu bana bir işaretti. Beni en çok korkutan ise Macaristan’ın soğuğuydu. Türkiye’de sorumlu olduğum Macar ögrenciler ise Macaristan’da havanın gece -15 C’ye kadar düştüğünü haber veriyorlardı. Ve Adana beni böyle bir soğukla yolcu ediyordu.
Tarih 30 Ocak 2010’u gösterdiğinde Adana’dan İstanbul’a doğru yola çıkmak üzere tüm hazırlıklarımı yapmıştım. Tüm sevdiklerimle vedalaşıp Adana Havaalanına doğru yol alamaya başladım. İçimde tanımlayamadığım ve bir türlü bastıramadığım çok karmaşık hisler yaşıyordum. Bir yanım gitmek istemiyordu çünkü ülkemi, yaşadığım şehri, okulumu ve arkadaşlarımı çok seviyordum ve bunları geride bırakıp gitmek beni içten içe biraz rahatsız ediyordu. Ve diğer yanım gitmek istiyordu çünkü yeni bir kültür tanımak, yeni arkadaşlıklar edinmek beni anlatılmaz bir heyecanla sarmalıyordu. Saatler 13.40’ı gösterdiğinde uçağımda koltuğuma yerleşmiş ve yavaştan havalanmaya başlamıştık. Gökyüzünden bulutları izlemek bir başkaydı. O manzarayı gördüğüm anda içinde yaşamis olduğumuz dünyanın ne kadar mukemmel olduğunu bir kez daha anladım.
Saatler 15.20’yi gösterdiğinde İstanbul Atatürk Havalanındaydım ve çıkıs kapısı ardında bir çift göz bana bakıyordu. Bu kişi beni bekleyen ağabeyimdi. Valizlerimi aldım ve ağabeyimle sarilip kucaklaştıktan sonra taksiye atlayıp Bakırköy’e doğru ilerlemeye başladık. Ağabeyimin İstanbul’da kaldığı eve vardık ve valizleri içeri taşıyıp dışarı çıktık. Bakırköy’de kısa bir gezi yaptıktan sonra ağabeyimin calışmış olduğu Yağmur Türkü Evi’ne geçtik ve orada ağabeyimin arkadaşlarıyla tanışıp koyu bir muhabbete kaptirdik kendimizi. Anlaşılan ben oraya varmadan benimle ilgili bazı şeyleri öğrenmişlerdi. Beni çok sıcak ve içten karsılamaları çok hoşuma gitmişti. Ve burada bir kez daha Türk insanının sıcakkanlılığını ve misafirperverliğini gördüm. Burada uzun bir süre oturduktan sonra yemek yemek üzere ağabeyimle dışarı çıktık.
Bakırköy sokaklarında yürümeye devam ediyorduk ve bir kebapçıya girdik. Adana’da yaşayan biri olarak ilk kez Adana dışında kebap yiyecektim. Menüyü elime alıp baktığımda ise fiyatların çok uçuk olduğunu gördüm ve her şeyin ayrı ayrı fiyatlandırıldığına şahit oldum. Adana’dan gerçekten çok farklıydı, hem lezzetiyle hem de sunuluş şekliyle. Yemekten sonra ise biraz daha dolaştıktan sonra eve geçtim. Burada da bazı yeni insanlarla tanışıp muhabbetlerde bulundum. Saatler 23.00’ı gösterdiğinde ise gözlerim kapanmaya başlıyordu. Yatağa geçip Türkiye’deki son uykuya daldım.
Sabah erkenden uyandım ve ağabeyimle Merter’e doğru yola koyulduk arkadaşımı almak için. Arkadaşımı aldıktan sonra ise onun valizlerini de eve bırakıp İstanbul’da küçük çaplı bir gezi yapmak için tekrar yola koyulduk. Zamanımız kısıtlıyd çünkü saat 15.40’ta Macaristan’a gitmek üzere uçağımızda olmamız gerekiyordu. İlk önce Taksim’e gitttik orada küçük bir büfede İstiklal Caddesi’ne karşi bir kahvaltı yaptık ve sonrasında ise İstiklal Caddesi boyunca yürümeye başladık. İlerledikçe İstanbul’un büyüsüne daha çok kapılıyordum. Bu cadde üzerinde Galatasaray Lisesi’ni gördüğümde çok mutlu olmuştum bir Galatasaraylı olarak. Galata Kulesi ise bir başkaydı.
Son bir hamle yapıp Sultan Ahmet Camii’sine doğru taksiyle ilerlemeye başladık ve oraya vardığımızda bir yanda Sultan Ahmet Camii ve bir yanda Ayasofya Müzesi adeta bizi selamlıyordu. Manzara gerçekten bir harikaydı. Bu manzarayı görüp de etkilenmeyen yoktur. Buram buram tarih kokuyordu her yer ve bir çok turist bu yerlere akın etmişti.
Zaman artık dolmuştu ve gitme vakti yaklaşıyordu. Bakırköy’e gitmek üzere trene atladık ve Türkiye’deki son yemeğimizi yemek üzere ağabeyimin arkadaşlarından birinin lokantasına girdik. Yine bir güler yüzlü ve yine sıcakkanlı, samimi bir kişi bizi karşılıyordu. Burada son yemeğimizi yedikten sonra tekrar gelmiş olduğumuz yere – Atatürk Havaalanı’na – doğru yola koyulduk. Havaalanına vardık ve ağabeyimle vedalaştıktan sonra içeri giriş yaptık.
Yine hisler karmaşasıyla karşı karşıyaydım. İstanbul’da bir gün geçirmiş ve bunun tadına doyamamıştım. İstanbul tüm tılsımıyla beni etkilemişti her insanı etkilemiş olduğu gibi. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Merkezi seçilmişti ve bunu gercçkten de hak ediyordu. Buranın tam farkına varamadan gitmek içimde bir boşluğun oluşmasına sebep olmuştu. Fakat şunu biliyordum ki bu boşluğu doldurmak için elimde hiç kimsenin sahip olmadığı kadar imkan vardı, çünkü İstanbul benim vatanımın toprağıydı. Böyle bir şehre sahip olduğumuz için bundan büyük bir onur duyuyordum ve bu toprağı bize emanet edenlere binlerce kez dua ediyordum.
Ve artık gitme vaktiydi. İstanbul’dan Pécs’e doğru yola çıkacaktım ve kulağımda Edip Akbayram’ın seslendirdiği ve benim de her zaman severek dinlediğim bir sarkısı çınlıyordu. Dinleyin aynen şöyle diyordu:
“Bekle bizi İstanbul”
Gonder | tag this | digg this | Geri izleme | Yorum izleme



Yorum Gonderin
uyelik bilgilerinizle Giris yaparak yorum yazabilirsiniz.