Şubat 1, 2010

Hilal Uludağ: Baraka

Ceylan derisiyle kaplı oturduğu sandalyesinden dışarıya baktığında birden işe ilk başladığı günkü ürkek bakışlı gençliği ve ofisiyle bahçe içindeki derme çatma baraka geldi aklına. İki kişinin yan yana geçemeyeceği ofisinin zemini her biri ayrı renkte olan halı fleksle döşenmişti. Birbirini hiç tamamlamayan kırmızı mavi ve yeşil renkler yokluk kokuyordu adeta.

Kesimleri bile düzgün değildi, farklıydı her birinin boyutları. Ama sonuçta yer onlara muhtaçtı. Onların yere ihtiyacı olmadığı her halinden belliydi. Kırk yıllık meslek hayatında neler değişmemişti ki…
Uzun uğraşılar sonucu patronu tarafından getirilen yumuşak tuşlu daktiloyu kutsal bir kitap gibi saklıyordu avucunda. Çünkü ondan daha beterini de görmüştü. İlk işe başladığı hafta önüne getirilip konulan daktilonun tuşlarını bir türlü ikna edip yazamıyordu. Demirden bir dağ gibi geçit vermiyordu bu inatçı daktilo.

Dilinin döndüğünce patronundan özür diledi, binlerce defa. “Özür dilerim ben bu daktilonun tuşlarına basamıyorum” diyerek ağlamaklı ve yalvaran gözlerle yardım istiyordu her gün. Patronun kendi el yazısıyla yazdığı yazıları bir yandan okuyor ve bir yandan yazıyordu bir başına. Parmak uçları nasırlaşmıştı, o ışıltılı bakışlar sönükleşiyordu her tuşa bastığında. Yazdığı yazının bir yerinde yanlış yaptığında başa dönüp hepsini tek tek siliyordu. Bu yüzden yazarken hata yapma şansı sıfırdı. Yazdığı her cümlenin muhasebesini iyi yapmak durumundaydı. Hataya yer yoktu işinde. Belki geleceğe yolculuk yapma imkânı olsaydı, bir gün bilgisayarın o yumuşak tuşlarına dokunup binlerce bilgiyi bir saniyede patronuna aktaracağı günleri umutla beklerdi. Ama öyle bir hayal bile kuramıyordu ne yazık ki. O zamanlarda bilgi ile ilgili bir film bile izlememişti. Gelecekte bilgi toplumu sembollerle yarışacak ve herkes yaşamını sembol işleyerek kazanacak denilseydi ne kadar imkânsız bir hayal olurdu o dönemde, bir yumuşak tuşlu daktiloya muhtaçken her çalışan.

Odasına ilk bilgisayar getirilip konduğunda kendisini bir rüyada gördü sanki. Toplum gelişim sürecini nasıl da hızlandırmıştı. Tüm maddi ve manevi değerleri alt üst edecek bir mucize gerçekleşmişti. İşte toplum bilimcilerin henüz tanımlayamadıkları bir çağ birden kapıya dayanmıştı. Acaba kâhinler de mi yanılmıştı bu çağ için. Neden kimse haber vermemişti önceden. Toplumların gelişim sürecini tanımlarken nerede yanılmıştı acaba âlimler? Avcı-tarım-sanayi`den sonra hangi sistem gelecekti? Tanımlamamışlardı şimdiye kadar. Karasabanla başlayan değişim, lokomotifle sürmüş ve göz açıp kapayıncaya kadar yerini bilgisayara bırakmıştı. Her yeni bir alet, bir yeniçağ demekmiş meğer.

Daha neler olacaktı kim bilir bir yirmi yıl sonra. Meslek yaşamının tam yirminci yılındaydı çünkü “o tek ve eşsiz bilgisayar’a” kavuştuğunda. Zamanla diğer bölümlere de bilgisayar verilmişti fakat 10 kişi aynı bilgisayarı kullanıyordu sırayla. Henüz her masada bir bilgisayar kullanmak lüksü yoktu öyle. Bir zamanlar parmaklarına uygun daktiloyu bulamazken, şu anda elinin altında sadece kendisinin açıp kapattığı bir bilgisayarı vardı.

Fakat o uzun müddet özenle koruduğu yumuşak tuşlu daktilosundan ayrılmadı, yeni patronunun tüm ısrarlarına rağmen. Her sabah işe geldiğinde emektar daktilosunun kılıfını çıkarır ona günaydın der ve tekrar giydirerek bir zafer madalyası gibi sol yanına yerleştirirdi. Ne zaman patronu “onu artık kaldıralım masanı işgal etmesin” dediğinde, o zorlu mücadelesi gelirdi aklına ve ağlamaklı bir sesle “ben onu zor şartlar altında temin ettim, siz bunu tahmin edemezsiniz” diyerek duygularını tıpkı o günü yaşar gibi anlatırdı. Belki hiçbir ayrılık ona bu kadar dokunmamıştı. Sanki elinden yavrusu alınıyormuş gibi hissediyordu her defasında “daktilo söz konusu olduğunda.”

Daktiloyu ilk Amerika da öğrenmişti. Üniversitede okurken, Part-time çalışmak için daktilo bilmeniz gerekir denilmiş ve on parmağıyla daktilonun tanışması ilk o zaman gerçekleşmişti.

O kenarları sedef kakmalı masasının üzerindeki plazma ekran bilgisayarını iki parmakla kullanarak yazabiliyor olsa da yıllar önce on parmağını düşünmeden kullandığı günleri hasretle anıyordu şu an. Ne zorluklar yaşamıştı parmakları, ama yine de yaşamına güç katmıştı, mücadeleyi öğretmişti bir bakıma ilk meslek yıllarındaki derme çatma barakada. Bilgisayarın tuşuna her dokunduğunda kendisinden zorla koparılmış daktilosunu hatırlıyordu. Şu anki duvardan duvara halıfleks döşeli lüks ofisinin penceresinden de her baktığında upuzun ve topuzla bile zapt edemediği kahverengi saçlarını kesip bıraktığı, bilgi çağından henüz bihaber olan yoksul ve perişan barakadaki çalışma odasına uzanıyordu ister istemez. Geride nerdeyse bir yarım asır bırakıyordu.

Mimar Hasanın dosyasından alıp emeklilik davetiyesine arka planda eklediği topuzlu saçaları ve şimdi penceresinden hüzünle baktığı, ensesinden kısacık kestirdiği saçlarıyla iki çağı bir arada barındırıyordu. Yeri doldurulmayacak makamını bırakacağı kişilere tam bir örnek oluyordu. Ürkek ve gözü yaşlı bir prenses gibi başladığı tutkulu çalışma yaşamına tam bir kraliçe mertebesindeyken son noktayı koyuyordu. Sil baştan, bir başka yaşama hazırlıyordu kendini Her ne kadar bilgi çağında her şey kopyala-yapıştır –kes yapıştır moda olsa da o bunu kabullenemiyordu, elle tutulur ve gözle görülür gerçek bir yaşam istiyordu yaşanacak. O zorlukları yaşamıştı hep ve onunla yoğrulmuştu. Kolaylıklar değil zorluklar onu çoğaltıyordu bilgi çağının aksine. Hala dokunup koklayacağı kitabı ve gazeteyi okumayı tercih ediyordu, internettekilerin aksine.

El yazısıyla yazılmış hatıra defterlerini açıp açıp okumayı, albümlerin sayfasını hüzünle aralayıp o siyah beyaz resimlere bakmayı seviyordu. Babasının el yazısıyla tüm resimlerin altına yazdığı notu ve tarihleri bir antika gibi saklıyordu. İki asrı iç içe yaşayan biri olarak bu elle tutulur her şey, belki bir müddet sonra tıpkı elinden alınmış emektar daktilosu gibi rafa kaldırılacaktı. Hali hazırda kütüphane dolusu bilgilerin avuca sığması gündemdeyken, artık ellerin yerini tamamen zihnin alacağı ve tüm komutların düşünceyle gerçekleşeceği günlerin kapıda olduğu ve her teknolojinin yerini bir üstüne bırakacağını düşünerek meslek yaşamına veda ediyordu, tıpkı bir zamanlar daktilosuna elveda dediği gibi.

Ardında bıraktığı kuşak neleri yaşayacaktı acaba? Elle tutulur plazma ekran bilgisayarlarına veda ederken onun daktilosuna veda ettiğinde çektiği ıstırabı yaşayacaklar mı? Yoksa hemen işin kolayına kaçıp kes-yapıştır mı yapacaklar? Alet yapan insanın hızla bilgi yapan insana dönüşmesi peynir ekmek gibi bilginin üretilip tüketilmesi kendinden sonraki kuşakları nasıl mutlu edecekti acaba? Tüm bunları düşünürken, gelinin hazırladığı veda pastası bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibiydi. Kesmeye kıyamadığı turuncu ve beyaz dış deseni olan pasta, bir seyahat valizi, üzerine yapıştırılmış bir makyaj çantası ve Amerika, Çin gibi dünyada sayılı ülkelerin resimleri vardı, üzerinde “iyi balayılar anneciğim” diye yazılıydı. Böylece gözle görülebilecek yenidünyaların kapıları aralanıyordu yeni yaşamına sanal dünyaların aksine.

Hilal Uludağ
31-01-2010 02.24

1 Yorum

  1. birolertan | Şub 4, 2010 | Yanitla

    Bu güzel yazı için tşk.

Yorum Gonderin

uyelik bilgilerinizle Giris yaparak yorum yazabilirsiniz.