|
YAZAR HAKKINDA GENİŞ
BİLGİ VE ESKİ YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
Tarih Felsefesine Giriş
Alkım
Saygın
Fukuyama’nın
ortaya koyduğu “tarihin sonu” düşüncesi yakın dönemde tarih felsefesi
alanına olan ilgiyi epeyce arttırmış gibi görünüyor. Fukuyama bu
düşüncesiyle SSCB sonrası sosyalizmsiz bir dünyada kapitalizmi mutlak
doğru olarak nitelendiriyordu. Fukuyama bu düşüncesini, Hegel’in ve
Marx’ın tarih görüşlerine dayandırır: Hegel’e göre tarihte, tinin
amacına hizmet eden sürekli bir ilerleme vardır; bu ilerleme devlet
aracılığıyla en yüksek noktasına eriştirilir. Marx ise tarihi, sınıf
savaşımlarının tarihi olarak görür ve tarihte gerçekleşen dönüşümlerin
temelini, sınıf savaşımlarında arar. Marx’a göre üretim biçimleri ile
üretim araçları arasındaki antagonizm, devrimlerle aşılır ve tarihsel
süreçte bu şekilde bir ilerleme vardır. Bu ilerlemenin sonunda
çelişkisiz bir toplum modeli ortaya çıkacak ve Aydınlanma’nın
toplumsal ideler sistemi (eşitlik, özgürlük ve kardeşlik) geçerli
kılınacaktır. Fukuyama’ya göreyse, SSCB’nin yıkılmasından sonra tarih
sahnesinde ipleri kapitalizm tamamen ele geçirmiş durumda ve bu durum,
Marx’ın gördüğü toplumsal çelişkilerin ortadan kalkmasına neden
olmakta. Hal böyle olunca da Fukuyama, “toplumları etkileyen olaylar”
anlamında olan tarihi olaylar’ın değil ama; “toplumların
evrimini sağlayan olaylar” anlamında olan tarihi olaylar’ın
sona erdiğini savunuyor ve tüm insanlık tarihi boyunca gerçekleşegelen
evrim sürecinin son ve nihai uğrağının ekonomi alanında kapitalizm,
yönetim alanında da demokrasi olduğunu düşünüyor. Bu iki unsur
aracılığıyla hem gelişmiş hem gelişmekte olan hem de geri kalmış
ülkelere, dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bir refah ortamının
sağlanacağına ve sağlanmakta olduğuna inanıyor. Fukuyama birinci
anlamıyla gerçekleşegelen tarihi olayların, ikinci anlamıyla
gerçekleşen tarihi olaylardan salt kapitalizmin ve demokrasinin mutlak
hakikat olduğunu gösterdiğini iddia ediyor. Hal böyle olunca da
Fukuyama’nın bu kitabını kapitalizmin zaferini kutlayan bir manifesto
olarak görme eğilimi ağır basıyor.
Fukuyama’nın
etkisiyle bugünlerde tarih felsefesi alanı, on dokuzuncu yüzyıldan bu
yana hiç olmadığı kadar ilgi topluyor. Hal böyle olunca da Felsefe’yle
ilgili olsun ya da olmasın pek çok kişi, tarih felsefesine ilişkin
bazı temel bilgilere ulaşmaya çalışıyor. Ben de bu kimselere küçük bir
katkı yapmak, onlara tarih felsefesi alanı hakkında bazı temel
bilgileri sunmak için bu yazıyı kaleme alıyorum.. İnternet ortamında
böyle bir yazıya ulaşabilmenin vereceği imkanı ve bu giriş yazısının
pek çok kimseye tarih felsefesi alanındaki çalışmalar hakkında ön
bilgiler sunarak zihinlerinde bazı temeller oluşturmasına vesile
olabileceğini düşündükçe, internet ortamında gerçekleşen bilgi akışı
hakkındaki olumlu düşüncelerim giderek artıyor.. Üstelik Fukuyama’nın
tezlerinin arka planlarını görmek isteyenlere ve bu tezlerle felsefece
hesaplaşmayı deneyenlere küçük bir katkı sağlayabileceğim düşüncesi de
beni heyecanlandırıyor..
*
Birincileyin
belirtmek gerekir ki, tarih sözcüğünün iki temel kullanımı var:
birincisi, “res gestae” anlamında tarih yani, yapılan işler,
insanın yapıp etmeleri, yaşanmış geçmiş demeye gelen varlık alanı;
ikincisi ise “historia rerum gestarum” anlamındaki tarih yani,
insanın yapıp etmelerini öykülemeye çalışan tarih: bir bilgi alanı
olarak tarih. Tarihçi, birinci anlamdaki yani varlık alanı olarak
tarihi bilmeye çalışan kişidir; yapılanların sergilenmesiyle
ilgilenir. Bu ayrıma bağlı olarak tarih felsefesi etkinliğinde de iki
temel iş yapılır: bunlardan ilkinde res gestae hakkında
belirli bir ilkeden yola çıkarak, res gestae’nin yapısı
hakkında bütüncül ilkelere ulaşılmaya çalışılır. Örneğin Kant, Hegel,
Marx ve Pozitivistler, res gestae’de meydana gelen her olay karşısında
dünyayı yeniden bilmeye çalışırken, bu türden ilkelere ulaşmayı
amaçlamışlar ve her olayı bu ilkelerden çıkarsadıkları genel
kategorilerin altına sokmaya çalışmışlardı. İkinci anlamdaki tarihin
de bir “felsefe”si vardır: tarihçinin yaptığı işi inceleyen tarih
felsefesi. Bu anlamıyla tarih felsefesi etkinliği, res gestae’nin
ilkelerini aramakla ilgilenmez, tarihçinin “biliyorum” derken
ne yaptığını, bunu nasıl dediğini sorgular, başka deyişle tarihçinin
tarihsel olayları bilmeye ve öykülemeye çalışırken karşılaştığı
güçlükler hakkında tartışır. Örneğin Dilthey, Croce ve Collingwood, bu
anlamıyla tarih felsefesiyle uğraşır. Ben burada bu iki grupta yer
alan filozoflardan birer tanesinin tarih görüşünü serimleyecek ve
tarih felsefesi hakkında bazı temel bilgileri aktaracağım. Bu iki
filozof, Kant ile Dilthey olacak..
“Tarih
felsefesi” kavramı, eski kaynaklarda ilk defa İbn-i Haldun’un
Mukaddime’sinde karşımıza çıkar; on dördüncü yüzyılda yazılan
Mukaddime, on dokuzuncu yüzyılda bir “başlangıç yeri” olarak
görülür. Daha sonraları Volteir de tarih felsefesi adını
kullanmıştı; Volteir’in “tarih felsefesi”, olguların derlenip bir
biçimde ortaya konması işi demeye gelir. Ne var ki, on dokuzuncu
yüzyıla kadar sistematik bir araştırmaya konu olmuş ve kendine özgü
bir yöntemin geliştirildiği “tarih felsefesi” etkinliğine
rastlamıyoruz. Tarihin sistematik bir incelemeye konu olması ve “tarih
felsefesi”nin ortaya çıkması, çoğu defa, Vico’nun Scienza
Nuova (: Yeni Bilim)sından başlatılır:
Tarih felsefesi
alanı, insanın düşünsel ve ahlaki gelişimini inceleyen bir alanın yani
tarih alanının bilim olup olamayacağını araştıran Vico’nun başlattığı
tartışmayla filozofları, insanın yapıp etmelerinin nasıl bir “bilim”
olabileceği hakkında düşünmeye sevk etti. Tarihin bir bilim olup
olmadığı tartışmasıyla birlikte dolayımsız olarak tarihin ne olduğu da
tartışılmaya başlandı. Tarihin bir bilim olarak olanaklı olup olmadığı
sorusu, “bilim olma”nın ne olduğuyla doğrudan ilişkilidir ve bu
tartışma, pozitivist bir bakış açısı altında başlamıştır (genel
yasalarla iş görürse bilim olur, aksi durumda değil). Oysa ki,
Antikçağ’dan buyana tarih alanına ilişkin bilgelere mesafeli
durulmaktaydı: bu çağın genel eğilimine göre bilimlerde ancak Nous
yoluyla ortaya konan bilgilerle iş görülürdü ve bu bilgiler de
olduklarından başka türlü olamayanların bilgisiydi; değişmeyen, zaman
ve mekanda oluş ve bozuluşa tabi olmayan bilgilerdi bunlar. Nesnesi
bir defalık olan ve bir daha tekrarlanamayacak olana ilişkin
bilgilerin biliminin olamayacağı düşüncesi, tarihin de gelip geçici
şeyleri obje edinmesi nedeniyle tarih alanında çalışmalar yapılmasını
engellemişti.
Vico’ya göre
insan dünyasında değişmez yasalara yer yok; insan aklı farklı
çağlarda, farklı biçimlerde işleyebilir. Vico bu düşüncelerini
filoloji metinlerini incelemekle oluşturdu: farklı çağların eski
metinlerinde farklı şeylerle karşılaştı; “tarih”e, tarihsel bir bakış
açısıyla baktı. Vico’nun “yeni bilim”i insanı bilmeye çalışan bir
bilimdi; ahlakı tinsel bilimlerin içine alan bir insan bilimiydi;
doğaya yönelmeyen bir bilim. Vico, fizik bilimlerinde ortaya konan ve
“kesinlik” taşıdığı iddia edilen bilgilerin karşısına “yaptığımız ya
da yarattığımız şeylerin bilgileri”ni koydu. Böylelikle doğa
bilimlerinin karşına tarihi geçirerek tarih alanını da bir inceleme
alanı haline getirmeyi başardı. Böylelikle Antikçağ’da olanın aksine
artık bir bilim olarak görülmeye başlanan tarihin, geçmişin ilkeleri
ve yasalarını nasıl ortaya koyacağı araştırılmaya başlandı. On
sekizinci yüzyılda bir bilimin “bilim” olması, o bilimin ortaya
ilkeler ve genel yasalar koymasına bağlanıyordu. Moral felsefe de bir
bilim olacaksa şayet, moral alanın işleyişine ilişkin ilke ve yasaları
ortaya koyacak bir bilim olmalıydı ve tarih felsefeyle uğraşanlar, bu
ilke ve genel yasaları nasıl ortaya koyacakları hakkında kafa
patlattı:
On sekizinci
yüzyılda matematik fizik, on beş ve on altıncı yüzyılda başladığı
gelişimini tamamlamıştı. Artık astronomi alanında büyük “alt-üst”
oluşlar ortaya çıkmıştı. Astronomi alanında matematik fiziğin
uygulanmasıyla geleceğe ilişkin “öndeyi”lerde bulunulabileceği,
gezegenlerin yörüngelerinin saptanabileceği vb. doğa olaylarının
önceden kestirilebileceği düşüncesi filozofların gözlerini
kamaştırıyordu. On sekizinci yüzyıl düşünürleri doğa bilimlerinde
geleceğe ilişkin kesine yakın öndeyilerde bulunulabileceğini görüp
insan dünyası hakkında da geleceğe ilişkin öndeyilerde
bulunulabileceğini düşünmeye başladı. Böylelikle “insan dünyasında
olup bitenleri dert edinen filozoflara, neden yasalara dayanma hakkı
vermeyelim” düşüncesi ortaya çıktı; yeter ki bu alanın yasalarının
doğa bilimlerininki kadar bir kesinlik taşıyacağı iddia edilmesin ve
böyle bir kesinlik aramaya çalışılmasın. Amaç: “insanın gelecekteki
yazgısının resmini, kesine yakın bir biçimde çizmek”. Bu amaç
doğrultusunda Locke, insan zihninin işleyişini incelemiş, teorik
felsefeden moral felsefeye geçiş yapmıştı. Locke’a göre doğanın ve
aklın belirli bir işleyişi vardı ve aklın işleyişine ilişkin
bilgilerimiz olanaksızdı: gören göz, kendini göremez. Locke’a göre
akıl işlerken, onun nasıl işlediğini gözden geçirmemiz demek, gören
gözün kendisini tarihsel olarak gözden geçirmesi demeye geliyordu;
bilginin kaynağı, sınırı vb.leri ile “yasa”lar, ancak geçmişin
incelenmesiyle ortaya konabilirdi.
Hume da
felsefeyi ikiye ayırmıştı: doğa felsefesi ve moral felsefe. Ancak
Hume’da doğa felsefesi ile bilimler arasında bir ayrım yoktu ve doğa
felsefesi bilimleri de içeriyordu. Bilimlerde öndeyide bulunma
olanağı, astronomi alanında ortaya çıkınca, aynı olanağın moral alanda
da ortaya çıkabileceğine inanılmaya başlandı. Böylelikle Hume, moral
alanda insanın düşünsel ve ahlaki gelişimini belirleyen yasalara
ulaşmak için insan zihnini incelemeye koyuldu; “insanın doğal
yapısı”nı, bir anlamda “doğa”ya benzetti. Kant da, saf doğa bilimi
olarak gördüğü astronomiye benzer bir biçimde insanın yapıp
etmelerinin de a priori bir biçimde incelenmesiyle oluşturulabilecek
bir “tarih” alanı olduğuna inandı; insan doğasına ilişkin bilgileri, a
priori olarak türetmek istedi. Bu isteminin temelinde, insan doğası
bilimi kurma özlemi yatmaktaydı ve bu bilimin “saf” olması için de
kavramlarının a priori olarak türetilmesi gerekmekteydi.
On sekizinci
yüzyılda Kant, tarihi ele alırken, “doğa” kavramından hareket etti ve
doğanın “gizli bir amacı” olduğunu varsaydı. Kant’a göre doğa, bu
gizli amacını gerçekleştirmek için insanın yetilerle donatmıştı. Tarih
de, doğanın bu yetilerinin geliştirmesinin sergilenişiydi: tarih bu
görünümlerin fenomen olarak sergilenmesidir. Fenomenle
ilgilenmek demek olan bitenle ilgilenmek demeye gelir. Kant’a göre
birincileyin, doğanın gizli amacının gerçekleşmesi süreci olarak
tarihin olanaklı olup olmadığını araştırmak, ikincileyin eğer olanaklı
ise bu gizli amacın hangi yasalara dayandığını araştırmak ve
üçüncüleyin de bu yasalara göre tarih yazmak için gerekli kişilerin
yaratılmasını doğaya bırakmak gerekir.
Kant’a göre
insan için her ne kadar “irade özgürlüğü”nden bahsedilirse
bahsedilsin, insan dünyasındaki yapıp etmeler, sanki hep belirli bir
doğa yasasına dayanır. Evliliklerin, doğum ve ölümlerin oranı sanki
önceden öngörülmüş gibidir. Sanki bunlar bireysel irademize dayalı
gibi görünse de aslında doğanın gizli planına uygun bir biçimde
gelişir. Bu planın ne olduğu üzerinde düşünmeyiz; eğer bu planı
bilecek olursak doğanın gizli amacını gerçekleştirmek için çaba sarf
etmeyiz. Bu oranların sabit kalmasını sanki doğa bu şekilde
düzenliyordur. Örneğin bizler çocuk sahibi olmayı kendi irademizle
seçiyormuşuz gibi düşünürüz; oysa ki doğa, insan türünün doğum ve ölüm
oranlarını sabit tutuyor gibidir. Bu durumda da evrensel doğa
yasalarını kabul etmek durumunda kalırız. Bu durum aklın özgürlüğünü
gerçekleştirmek istemesi nedeniyle oluyormuş gibidir. Kant’ın bu
düşünceleri ona doğada bir ilerlemenin olduğunu ve bu ilerlemenin de
belirli bir ereğe dayandığını düşündürtür. Kant bu ereksellik
düşüncesini bir “heuristik araç” (: keşif aracı) olarak kullanır ve
başka şeyleri de bu araç sayesinde keşfetmeye koyulur. Kant bunların
öykülenmesi işini tarihin görevi olarak görür ve bu düşüncesini
Herder’in tarih görüşü doğrultusunda biçimlendirir. Kant’tan sonra
İdealist Okul da bu düşüncelerin etkisinde kalır: bu Okul’a göre doğa,
insanı akılla donatmakla kendi planını kurmuş oldu. İnsan bu planı
adım adım gerçekleştirecek. Bu bir süreç içinde gerçekleşecek ve bu
süreç içinde hiçbir “rastlantısallık”a yer yok, bu süreç içinde salt
düzenli bir ilerleme var ve tarih felsefesi de bu ilerlemeyi
belirleyen yasaları araştırmakla yükümlü; yani olan bitenlerin, neden
tam da o şekilde olup bittiğini araştırmakla.
Kant’a göre
doğa, kendi amacını gerçekleştirmek için insan türünü birtakım özel
yeteneklerle donatmıştır. Aklın kullanımı içgüdüsel bir işleyişe
dayanmaz ve doğa, insanın mutlu bir yaşam sürdürüp sürdürmediğiyle
değil; mutlu bir yaşam sürdürmeye layık olup olmadığıyla ilgilenir.
İnsan türü mutluluğa layık olmak için aklın belirlenimlerinin dışına
çıkmamak ve içgüdüleriyle eylememek durumundadır. Aklın doğal
yetilerinin kullanıma geçmesi içgüdüler kullanılmadığı için beceri
ister ve bu becerinin de çok uzun zamanlar içinde kazanılmış olması
gerekir. Bir insan yaşamı aklın bu doğal yetilerinin nasıl
kullanılacağını öğrenebilmesine imkan tanıyamayacak kadar kısadır ve
kazanılan beceriler bir önceki kuşaktan bir sonrakine aktarılır. Bu
noktada yadırganması gereken iki durum vardır: birincisi, bir önceki
kuşaklar bir sonrakine bu becerileri aktarırken onların mutluluğa
layık olmasına katkı sağladıkları halde kendileri bu mutluluktan pay
almazlar ve ikincisi de sonraki kuşaklar bu mutluluğa hazır konarlar.
Kant’a göre
insan bir yandan toplum içinde yaşamak ister diğer yandan da etrafında
olup bitenleri kendi ben’iyle ilgisinde düşünüp kendi bireyselliğini
korumak ister. Bu, toplumdışı toplumsallık, bir antigonizmadır. Bu
antigonizma da doğanın gizli amacının gerçekleşmesini sağlayan bir
araçtır: insanın doğal yetilerinin gelişmesini sağlayacak en uygun
yaşam toplumsal yaşamdır. Ancak insan, toplumsal yaşam içinde “yüzünün
silinmesi” tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu tehlike onda çok
yüksek türden bir direnç yaratır ve makam-mevki peşinde koşmaya,
zengin olmaya, güçlü olmaya vb. çalışır; kendi “yüzünün silinmesi”ne
mani olmak için. Bu toplumdışı toplumsallık, bir çatışma ortamı içinde
kişinin kendi doğal yetilerinin gelişmesini sağlar; eğer bir çoban
hayatı sürdürecek olsaydı kişi bu doğal yetilerini geliştiremez ve
doğa da bu gizli amacını gerçekleştiremezdi. Doğanın gizli amacının
gerçekleşmesi için bu çatışma bir araç durumundadır.
Böylelikle on
sekizinci yüzyıl filozofları insan doğasının yasalarını ararken, tarih
disiplinini de oluşturmuş oldu. Tarihsel ilerleme insanın yapıp
etmelerinin yasalarını belirlemekle olanaklı olacaktı ve toplumsal
yaşamı bir düzen altına alma düşüncesi Aydınlanma’nın genel istemiydi.
Bu disiplinin yönteminin ise ancak on dokuzuncu yüzyılda “tarihsel”
olduğu düşüncesi gündeme geldi. On sekizinci yüzyılda tarihin kendisi,
tarihsel (:yasaların altında yer alamayacak) bir bakış açısı altında
incelenmiyordu: ulaşılmak istenen yasaların tözsel, değişmez ve
kendini sürekli tekrar eden yasalar olduğu düşünülüyordu. On sekizinci
yüzyıl filozofları insanı içinde bulunduğu çağda dondurup ona kendi
çağının “yasa”larını uygulamaya çalışmışlardı: geçmişin insanlarının
kendi çağının insanları olduğuna inanmışlar, bu yasaların evrensel
olarak geçerli olduğunu düşünmüşlerdi. Ne var ki on dokuzuncu yüzyılda
Hegel’le birlikte tarih alanından sentetik a priori önermelerin
çıkamayacağı, bunların ancak tarihsel olarak ortaya konabileceği
düşüncesi genel kabul görmeye başladı.
On dokuzuncu
yüzyılda bir önceki yüzyılın filozoflarının tarih alanına
yönelttikleri bakış açısının değişmesiyle tarih felsefesi alanında
çalışmalar da ivmelendi. Bu yüzyılda ortaya çıkan on sekizinci yüzyıl
filozoflarının bilim anlayışından vazgeçmek gerektiği düşüncesi
tarihin ancak tarihsel bir bakış açısıyla obje edinilebileceği
düşüncesinde gelir dayanır. Hegel’le birlikte tarih alanında
matematik-fizik gibi bir bilim anlayışı aranmaz; Hegel “insan tarihsel
bir varlıktır” düşüncesindedir ve insanın sürekli kendini tekrar eden
bir “doğası”nın bulunmadığı savunur. Hegel’de kendi kendisinin
bilincine varınca ortaya çıkan tarih aynı zamanda da tarih
felsefesidir; tarih geçmişin olgularını ortaya koymakla yetinmez,
bunların neden tam da oldukları gibi oldukları üzerine düşünme işi
demeye gelir. Bu düşünme işi ikinci dereceden bir düşünme işlemidir.
On sekizinci
yüzyıl ve on dokuzuncu yüzyılın tarihe olan bakış açısı arasındaki
zıtlık şöyle bir soruyu gündeme getirir: “Tarih bilgisinin olanağı
insan doğasının yasalarının varlığına mı bağlıdır?” Böylelikle bir
taraftan insanın değişmez bir doğası yok deniyor ve tarihi bir bilim
olarak ele almanın yanlış olduğu iddia ediliyor, diğer taraftan da
böyle yasaların olduğu iddia ediliyor ama bu şekilde de tarih
yapılamaz deniliyordu. Artık tarihin bir bilim olup olamayacağı ve bir
bilim olacaksa şayet ancak ne şekilde bir bilim olacağı tartışması,
başka bir boyutta tartışılmaya başlanacak ve bu tartışma da
pozitivistler ile anti-pozitivistler arasında görüş ayrılıkları
yaratacaktı:
On dokuzuncu
yüzyılda Comte’un ve Mill’in pozitivist bakış açısı altında insan
bilimlerine doğa bilimlerinin yöntemlerinin uygulanması gerektiği
düşüncesi etkin olmaya başladı. Pozitivizme göre tüm gerçeklik birdir;
bu gerçekliğe tek bir yöntemle bakılır. O da ancak matematik fizik
olabilir. Bilimlerden her biri bu gerçekliğin farklı görünümlerini
konu edinir. Pozitivistlere göre bilim ancak genel yasalı açıklamalar
yapma işidir. Mill’e göre toplumbilimlerindeki gecikmişliğin kaynağı
onlarda matematik fiziğin uygulanmamasıdır. Matematik bilimlerin
şahıdır; bilimsellik ölçütü de ancak matematiksellik olabilir.
Matematiğin fiziğe uygulanması demek matematiğin olgular dünyasına
uygulanması demeye gelir; matematik her ne kadar deneysel olmayan bir
alan olsa da nasıl ki matematiğin astronomiye uygulanması büyük bir
başarı getirmişse onun toplumbilimlerine uygulanması da büyük bir
başarı getirebilir. Bu görüşleri bayraklayan Comte ve Mill on
dokuzuncu yüzyılda Aydınlanmacıların aradığı ilkelerin ve genel
yasaların peşine düşmüş, Comte bunları sosyolojide, Mill de
psikolojide bulmuştur. İmdi, bu noktada tarih, sosyoloji ve psikoloji
alanlarının kurulmasına aracılık etti denebilir.
Pozitivizme en
büyük tepki, Dilthey’dan geldi: Tin Bilimlerine Giriş
adlı yapıtıyla Dilthey insan bilimlerine bir temel oluşturma
iddiasıyla ortaya çıktı ve anti-pozitivist bir akım başlattı.
Dilthey’a ve anti-pozitivistlere göre gerçekliğin en az iki farklı
türü vardır: olgular dünyası ve insan (değerler) dünyası. Olgular
dünyası seyircisi olduğumuz dünyadır; olguları artarda görür genel
yasalı açıklamalarda bulunmaya çalışırız. İnsan dünyası ise temelini
bizim bilincimizde bulur. Amaç-eylem ilkelerinin bilgisi tin
dünyasında bulunur. Bu dünya açıklanmayı değil; anlaşılmayı bekleyen
bir dünyadır. Başka deyişle insan kendisi için kurup içinde yaşadığı
bir imler, sinyaller, normlar, kurallar, ilkeler, anlamlar dünyası
içinde yaşar. Bu dünyayı anlamak için duygudaşlık kurmak gerekir;
duygudaşlık için de “içine girmek”. Doğa karşısında ancak seyirci
kalabiliriz; ne var ki insan dünyası için bu söz konusu olamaz. İnsan
dünyası bilincimizde yer kaplar, bilincimizde bulunur. İnsan
dünyasının öznesi ile nesnesi de yine aynıdır; bu nedenle insan
dünyasını başka her türlü nesneden daha iyi kavramak mümkündür. İnsan
dünyası bu tür niteliklerden oluşur ve insan dünyası matematiksel
yöntemlerle açıklanamaz; onun anlaşılması için hermeneutiğe ihtiyaç
vardır.
Dilthey’a göre
bilimin yöneldiği olgular topluluğu ikiye ayrılır: bir tarafta doğal
olgular topluluğu, öbür tarafta da tinsel olgular topluluğu vardır.
Bunlardan ikincisine yönelen bilimler tin bilimleri’dir.
Bu adı ilk defa Mill kullandı. Bu ad her ne kadar bu bilimleri
adlandırmak için yeterli olmasa da yine de bilinen adlar içinde en
uygun olanıdır. Çünkü tin bilimleri adı bile bu
bilimlerin objesini yetersiz bir biçimde ifade ediyor: tinsel olgular
insanın psikofizik yaşam bütünlüğünden kopartılamaz. Tarihi ve toplumu
konu edinen bilimlerde iş yapmak isteyenler, bu nedenle bu yapı
bütünlüğünü hesaba katarak iş görmelidir. Kendisine tarihi ve toplumu
konu edinen bilimlerden tarih bilimleri, toplum
bilimleri adları işte bu yapı bütünlüğünün tamamını hesaba
katmak gerektiği düşüncesine bir göndermede bulunmuyor, tin
bilimleri adı hiç değilse bir parça da olsa buna bir gönderme
yapabiliyor. İşte tin bilimlerinin bir bütün halinde doğa bilimleri
karşısındaki sınırlarını çizmek tin bilimlerinin felsefi ve
epistemolojik temellendirmesini sağlayacağı gibi aynı zamanda da
insanın kendisi hakkındaki bilincinin bütünlüğüne ulaşmayı da olanaklı
kılacak. İnsan tinsel şeylerin kökenini araştırdıkça kendilik
bilincine sahip olacak ve bu kendilik bilinci ona irade özgürlüğü
hakkında bilgi sağlayacak: insan yapıp etmelerini kendi iradesi
altında belirleme olanağına sahip bir varlıktır ki bu varlık kendilik
bilinci sayesinde kendisini, doğadan tamamen farklılaşmış bir şey
olarak tanır. İnsanın tinselliği de doğadan farklılaşmış olma
durumunun bir sonucudur. İnsan kendisine hedefler koyan, bu hedefleri
gerçekleştirmek için çalışan, değerlendiren vb.. bir varlıktır. Onun
doğa nedenselliğinin belirleniminden kurtulmasını olanaklı kılan
şeyler de yine bunlardır. İnsanın doğa nedenselliğinin belirleniminden
kurtulması demek ona yeni bir dünyanın açılması anlamına gelir. Açılan
bu yeni dünya da tinsel dünyadır. Bu dünya içinde “özgürlük”ün
ışıldadığı bir dünyadır. Bu dünyada mekanik bir nedensellik
ilişkisinden farklı olarak, iradeye dayalı eylemler vardır. Bu dünya
içinde insanın iradesine bağlı olarak ortaya çıkan bütün ürünleri
içine alır. Birey bu dünyanın bütünlüğünü ancak kendi sınırlı
deneyimleri içinde sınırlı olarak kavrar. İnsanın tinsel dünyaya
geçişini sağlayan şey bilincin tasarımları altında şekillenen kendi
tarihsel gelişimidir. İşte bu gelişim tin bilimlerinin konusudur.
Tin
Bilimlerine Giriş’te Dilthey tin bilimlerinin felsefi
temelleri sorununu ulaşabildiği en yüksek kesinlik derecesiyle çözmek
ister, bu amaç doğrultusunda tarihsel ve sistematik bir deneme kaleme
alır. Bu yolla çağdaş “bilim” anlayışının dayanaklarını sorgular.
Bunları daha sonra gerçekleştirmeyi istediği fakat yarım bıraktığı
epistemolojik temellendirmesine bir ön hazırlık olarak görür.
Dilthey’a göre
bilimlerin bağımsızlıklarını kazanmaları Ortaçağın sonunda
gerçekleşti. Ne var ki tarihi ve toplumu konu edinen bilimler on
sekizinci yüzyıla kadar hep metafiziğin güdümünde kaldı. Doğa
bilimlerinin gelişmesi tarihi ve toplumu konu edinen bilimlerin
metafiziğin güdümünden çıkartılmasını sağladı ama bu kez de onlar,
doğa bilimlerinin güdümüne girdi. İlk defa Alman Tarih Okulu tarihi ve
toplumu konu edinen bilimleri metafiziğin ve doğa bilimlerinin
güdümünden kurtarmada önemli bir adım attı. Tarihi ve toplumu konu
edinen bilimlerin metafiziğin güdümünden kurtarılmalarında Fransız
Devrimi’nin katkısı da büyük oldu: Fransız Devrimi temelleri on
yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda atılan toplumsal bir ideler
sistemini kurmayı amaçlıyordu. Bu amaçlar doğrultusunda hareket eden
Fransız ordusu Almanya üzerine yürümeye başlayınca, bu Devrimin
nedenlerini metafizik birtakım kurgularla açıklamaya çalışanlar, başka
deyişle tarihi ve toplumu konu edinen bilimleri metafiziğin güdümüne
sokarak gerçekliğe ön yargılı olarak yaklaşanlar ağır bir hezimete
uğradı. Bunun üzerine tarihi ve toplumu konu edinen bilimlere
toplumsal idelerin bütüncül bir sistemini içeren metafizik kurgulardan
değil, onlara somut olgulardan hareketle yaklaşmak gerektiği düşüncesi
ortaya çıktı. Metafizik kurgulardan hareket edenlere düşmanca bir
gözle bakılmaya başlandı. Tarihi ve toplumu konu edinen bilimlere
metafizik kurgulardan hareketle yaklaşanlara büyük öfkelerin duyulduğu
bir ortamda Alman Tarih Okulu, empirik gözlemi temel alan bir
metodoloji geliştirmeye kalkıştı. Alman Tarih Okulu tarihsel olay ve
olguları kendi tarihselliği içinde görmek gerektiğine inanıyor, bir
olay ya da olgunun değerini ve taşıdığı anlamı, o olay ya da olgunun
kendi gelişim bağlamı içinde belirlemeye çalışıyordu. Bu çaba aynı
zamanda da şöyle bir toplum öğretisine dayanıyordu: geçmişte kalmış
olan tinsel yaşamın her anında tarihsel bir niteliğe sahiptir; tarihi
ve toplumu konu edinen bilimler de bunu hesaba katmalıdır.
Ne var ki,
Dilthey’a göre Alman Tarih Okulu’nun çalışmaları “eksik”ti. Çünkü
Alman Tarih Okulu tarihsel olgu ve olayları doğa bilimlerinde olduğu
gibi bilinç olay ve olgularıyla bağlantısında ele almadı. Bu nedenle
Dilthey, tarihi ve toplumu konu edinen bilimler için epistemolojik bir
temellendirmeye gereksinim duyar ve onun bu “epistemolojik
temellendirme”sinin anlamı da tarihsel olay ve olguların bilinç olay
ve olgularıyla bağlantısını kurmak demeye gelir. Başka deyişle Alman
Tarih Okulu, tarihi ve toplumu konu edinen bilimleri doğa bilimlerinin
güdümünden tam anlamıyla kurtarmayı başaramamış, Dilthey da bu
ilişkileri kurarak bu işi başaracakmış. Alman Tarih Okulu bu ilişkiyi
kuramadığı için pozitivist tutumlarla tarihi ve toplumu konu edinen
bilimlere yönelenlere gerekli cevabı verememiş, onların bu çalışmaları
etkisi az bir protesto olarak kalmış. Böyle bir ortam içinde değişik
alanlardan değişik araştırmacılar tin bilimlerini başka başka
biçimlerde temellendirmeye çalışmış, ancak bu ilişkiyi kurmak yerine
bir dizi öznel yorum geliştirme yoluna giderek bu temellendirme
çalışmasında başarıya ulaşamamıştır. Dilthey bu denemesini işte bu
çabalardan duyduğu kaygıların eşliğinde kaleme alır.
Dilthey’a göre
tin bilimlerinin temellendirilmesi sorunu, tin bilimlerinde
çalışanların da yakından duyumsadığı bir sorundur. Bir tarihçi, bir
hukukçu vb.. da Dilthey’ın duyduğu kaygıları paylaşmaktadır. “Bir
tarih yazımcısının verdiği yargıların, bir iktisatçının ulaştığı bir
dizi sonucun, bir hukukçunun kullandığı kavramların temelinde bir dizi
ilke ve kabul yatar, peki ama bunlar nelerdir? Bunları araştırmak,
metafiziğin kurgularında sapmadan olanaklı mıdır? Bu ilkeler ve
kabuller açık ve seçik olarak bulunabilir ve kavranabilir mi?” İşte bu
sorular Dilthey’ın sorup da cevap vermeden geçebileceği sorular
değildir. Bu sorulara pozitivistler ile empiristlerin verdikleri
cevaplar Dilthey’a “tarihsel gerçekliği doğabilimsel kavram ve
yöntemlere uydurma uğruna bu gerçekliği çarpıtmak ve tahrif etmek”
olarak görünür. Dilthey’a göre bu tür bir yola sapmadan ve birşeyleri
çarpıtmadan tarihi ve toplumu konu edinen bilimleri temellendirmenin
en iyi yolu bilince bağlı olay ve olgulara yönelmek ve bunu yapmak
için de “iç deneyim”den hareket etmektir.
Dilthey’a göre
tüm bilimler deneye dayanır. Tüm deneyler de temelini bizim
bilincimizde bulur; deney bu koşullar içinde ortaya çıkar. Bilince
sunulmayan şeyleri bilmek olanaksızdır; bir şeyi bilmek için o şeyin
bilince sunulmuş olması gerekir. Deney ile bilinç arasında kurulan bu
ilişki epistemolojik bir ilişkidir. Doğa bilimlerinde ortaya bilgi
koymak için de onun nesnesinin doğaya verilmiş olması gerekir; doğa
bilimlerinin temellendirilmesi için de bilince sunulu olma şartı
aranmaktadır. Aynı şekilde tin bilimlerinin temellendirilmesi için de
bilince sunulu olma şartı gerekmektedir. Bu bakımdan Dilthey, tin
bilimlerinin temellendirilmesi için bilinci kendisini bir çıkış
noktası olarak görür. İşte bu çıkış noktası, Alman Tarih Okulu’nda
yoktur. Doğa bilimlerinin nesnesi olan doğa dünyası tinsel dünyaya
göre bizim için silik bir gölgeden ibarettir; tin bilimlerinin ise
öznesi ve nesnesi bir ve aynıdır. Ancak tinsel dünyayı bilincimize
verili olgular yoluyla biliriz ve tin bilimlerinin merkezinde de
bunların çözümlenmesi vardır. Alman Tarih Okulu’nun da benimsemiş
olduğu gibi, tinsel dünyanın yasaları yine bizzat bu alanın
sınırlarından çıkarsanır bu alanda tin bilimleri, kendi içlerinde bir
sistem kurmayı da bu yasaların varlığından sağlar. Üstelik tin
bilimlerinin birer bilim olmak bakımından “bilim” olmasını sağlayan
şey de budur.
Dilthey bu
noktada kendisini Aydınlanmacılarla uzlaşmış görür. Kant’a göre doğa
bilimi, “teorik aklın ve bilincin olanaklarının, deneysel yoldan
içeriklendirilmiş bir izdüşümü”dür. Başka deyişle bilimlerin, insanın
bilme yetisini aşan hiçbir yönü bulunmaz. Saf doğa bilimi kavramlarını
saf teorik akıldan alır; bu kavramların da deneyi aşan bir yönü yoktur
ve saf doğa biliminin olanaklı koşulları bilincin sınırlarında
temelini bulan bu kavramlardan gelir. Dilthey da bilimin neliğinin bu
tür bir felsefi refleksiyonla ortaya konulması gerektiğini düşünür.
Kant da belirli bir refleksiyon ve iç deneyim yoluyla bilimin; teorik
aklın ve bilincin olanaklarının deneysel yoldan içeriklendirilmiş bir
iz düşümü olduğu sonucuna ulaşmıştı. Dilthey tin bilimlerinin bilincin
sınırlarını aşan bir yönünün bulunmadığını düşünür ve tin bilimlerinin
yasalarını tinsel dünyanın sınırlarında arar. Ancak tinsel olay ve
olguların temelinde yatan bilinç olay ve olgularını araştırmak
bakımından Aydınlanmacılarda olmayan bir iş yapar: kendi zamanına
gelinceye kadar bilgi kuramındaki temel eğilim bilginin ve deneyin
salt zihinsel tasarımlardan hareketle açıklanması oldu. Bu eğilim
içinde bilginin, salt duyumlama-tasarımlama bağıntısı çerçevesinde
kazanıldığına inanıldı. Ne var ki bilen öznenin bilme süreçlerine
“isteme”, “arzulama”, “amaç koyma”, “değer verme” gibi unsurlar da
etkide bulunur ve Aydınlanmacıların bilgi kuramında bunlar hesaba
katılmaz. Başka deyişle Aydınlanmacılar bilgi kuramında bilen öznenin
ortaya bir bilgi koymasını sağlayan bilme süreçlerini irdelerken
bunların bilinç olgu ve olaylarından salt ikisiyle (duyumlama-tasarımlama)
ilgisini kurmuş, diğerleri üzerinde bir irdeleme yürütmemişlerdir.
Dilthey işte bu hesaba katılmayanları hesaba katmaya çalışır. Başka
deyişle, bilen özneyi kendi bütünlüğü içinde çıkış noktası olarak
alır. Çünkü Dilthey’a göre tüm gerçeklik hakkındaki bilgilerimizin ve
tasarımlarımızın en önemli yapı taşları bilen öznenin bu bütünlüğü
içinde, bu bütünlüğü oluşturan öğelerin karşılıklı etkileşimiyle
ortaya çıkar. Bu bütünlüğü içinde insanın yaşama süreci bu bütünlüğün
kavranılmasına dayanır ve bu kavrama da salt a priori bir yolla
gerçekleştirilebilecek bir kavrama değildir. Bunun kavranılabilmesi
için Alman Tarih Okulu’nun empirik olgulara gitmesi gibi yine empirik
olgulara gitmek gerekir; çünkü bunun kavranılabilmesi, içinde
bulunduğumuz konumlar toplamında çıkan bir gelişim tarihine bağlıdır.
Ne var ki
Dilthey’a göre bu noktada bir “sorun” ortaya çıkar: madem ki tinsel
dünya bizim için “tasarımlanan” bir dünyadır, o halde bu tasarımlanan
dünyanın gerçekliğine olan inancımız neye dayanmaktadır.. Ne var ki
tinsel dünyada ortaya çıkan olay ve olguların temelinde yer alan
bilinç olay ve olguları tamamen bize ait şeylerdir ve bunlar bize
doğada olup bitenlerin bilgisinden daha yüksek türden bir kesinlik
derecesiyle verilidir; bunlardan asla şüphe edemeyiz; bunun sebebi de
bunların tasarımlanan bir gerçekliğe değil; aslında yaşanan bir
gerçekliğe ait olmasıdır. Dilthey bu gerçekliğin kavranılması için,
başka deyişle insan toplumunun bütüncül gerçekliğinin tanınıp
bilinmesi için bu gerçekliğe yön veren ilke ve kuralları ortaya
çıkartmak görevini üstlenir. Bu ilke ve kurallar, tek tek her bir tin
biliminin, tinsel dünyadaki bütüncül gerçekliğin o bilimlerin
kapsamına giren yönlerini tanımasını sağlar. Bu ilke ve kurallar, aynı
zamanda da insanların kendi yaşam faaliyetlerini de yönlendiren
şeylerdir. Bu ilke ve kurallar başka bir yerde değil; ancak insan
toplumunun bütüncül gerçekliğinin kendine özgü doğasında bulunur.
Dilthey’ın
aradığı bu ilke ve kurallar, tin bilimlerini bir bütün olarak kurmaya
olanak tanır. Bu bilimlerin doğa bilimlerinden farkı da, onların
ortaya koyduğu yapıtlar içerisinde aydınlatılabilir. Dilthey’ın
dilinde bilim; “kendilerinden hareketle kavramların
oluşturulduğu bir ilkeler topluluğudur”. Bu kavramlar, gerçekten de bu
ilkelere göre tamamen belirlenmiş haldedirler. Bu ilkeler sabit ve
genel-geçer ilkelerdir. Bunların her bir parçası da bütüne
bağlanmasına aracılık eder. Gerçekliğe ilişkin bir şey bu parçaların
birbirlerine bağlanması yoluyla bütün içinde düşünülür. İnsani
etkinlikler de bu ilkelerce gerçekleştirilir. Bu ilkeler de bilince
sunulmuş ilkeler olacağından bu nedenle “bilim”, tinsel olgular
topluluğudur. “Bilim” bu ilkeler topluluğu ve bunlar sayesinde
kurulmuş bir şeydir. Bu tinsel olgular insanlık tarihi içinde tarihsel
olarak gelişir. İçinde tarihsel olarak gelişen bu tinsel olguları
barındıran tinsel dünya, kendisine hükmedebileceğimiz bir dünya değil,
kavramayı dilediğimiz bir dünyadır. Bu dünyada tinsel olguları
anlamaya çalışmada empirik yöntemler yetersizdir, pozitivist yöntemle
“anlama” gerçekleşmez. Pozitivist yöntemlerle bilim kavramı salt doğa
bilimlerine gönderme yapan bir kavram haline gelir. Hal böyle olunca
kimi pozitivistler tarih yazımcılığını bir bilim olarak görmezken,
kimi pozitivistler de mevcut biçimiyle tarih bilimini gerçeklik
hakkında yargılar veren bilimlerden (doğa bilimleri) olamayacağını,
onun doğa bilimleri modeline göre yeniden yapılandırılması gerektiğini
savunur.
Böylelikle
Dilthey tekilliğin ve tekilleşmenin bilimsel bilgisine ulaşmanın
peşine düşer. Dilthey’a göre bir eylemin gerçekleştirilmesi her
defasında diğer insanların anlaşılmasını ön koşul olarak koyar. Her
bir insan biriciktir ve eylemleri de biriciktir. Dolayısıyla tekil
anlamanın objektifliğinin sağlanabilmesi son derece güçtür. Tin
bilimleri tekilin bu objektif kavranılışından hareket ederek ortaya
bir dizi bağıntılar ve kapsamlı ilişkiler koyar ve bunu sağlamak için
de “anlama” yöntemine başvurur. Anlamanın nesnelliğinin sağlanması
demek aynı zamanda da tin bilimlerinin genel-geçerliliğinin sağlanması
demeye gelir. Burada genel-geçerliliğin sağlanması sorunu doğa
bilimlerinde genel-geçerliğin sağlanması sorunundan daha farklı bir
sorun olarak görünmektedir: Dilthey’a göre tin bilimlerinin konusu
bize dıştan verili olan fenomenler ya da bir dış etkinin bilinçte
uyandırdığı bir tepki değil, doğrudan doğruya iç gerçekliğin bizzat
kendisidir. Bu iç gerçeklik, içten yaşanarak deneyimlenir. Ne var ki
bu iç gerçekliğin objektif olarak nasıl kavranılacağı konusu büyük
güçlükler yaratmaktadır. Dilthey’a göre kişiler kendi tekilliğini
ancak başkalarıyla karşılaştığı zaman deneyimleyebiliyordur. Başka
deyişle kişiler kendi tekilliğinin bilincine varmak için başkalarının
tekilliğinin dolayımından geçmek durumundadır. Başkalarının varoluşu
da bize öncelikle dıştan verilidir. Bu dıştan gelen verilerin yeniden
kurulması sonucunda kendi tekilliğimizin bilincine varırız. Bu yeniden
kurulması süreci “anlama” sürecidir: “anlama” ortamın yeniden
canlandırılmasıdır. Ancak bazen “anlama” terimini uygunsuz olarak
kullanırız: örneğin “doğanın anlaşılması”. “Anlama” gerçekte “duyusal
olarak verili işaretlerden hareketle ifadesi bizzat bu işaretlerden
ibaret bir şey olarak psişik olanı tanıdığımız süreç”tir. Bir çocuğun
agulaması da Shakespeare’nin Hamlet’i de bu “anlama”nın içine girer.
Anlama süreci her yerde ortak niteliklere sahiptir, hep aynı biçimde
gerçekleşir.
Dilthey’a göre
anlamanın, çeşitli dereceleri vardır. Anlamanın dereceleri olmasının
nedeni, “ilgi”nin farklı olmasından gelir: ilgi sınırlı ise anlama da
sınırlı olacaktır. Anlamanın en yüksek biçimi yaşamın sabitleşmiş
görünüşlerine yönelmesiyle gerçekleşir; bunların denetlenebilir bir
objektiflik derecesi vardır. Dilthey sürekli olarak sabitlenmiş yaşam
görünüşlerini ustalıklı anlamaya yorumlama der. Bu “sürekli
olarak sabitlenmiş yaşam görünüşleri” yazılı eserlerdir. Yazılı
eserlerin tinsel yaşamı ve tarihi anlamamız bakımından ölçüye gelmez
derecede büyük bir önemi vardır. İnsanın kendi içselliğinin kuşatımlı,
kapsayıcı ve objektif olarak anlaşılır bir ifade kalıbını sadece dilde
buluruz. Başka deyişle başkalarının varoluşunu bize dıştan verileyen
gereçlerden jest ve mimikler ya da başka unsurlardan hiçbiri, yazılı
eserlerde dilden gelen veriler kadar ortamın yeniden canlandırılması
sonucu ortaya çıkacak olan en yüksek derecede kesinliğin sağlanmasına
bir katkı sağlamaz. İnsan eylemlerinin sebepleri hakkında kimi zaman
yanılabiliriz. Hatta eyleyen kişiler bile bu sebepler hakkında kimi
zaman yanıltıcı ışıklar yayabilir. Ancak yazılı metinler daima psişik
yaşamın doğru dışavurumunu yansıtır. Yazılı eserler sabitlenmiş
işaretler içermeleri bakımından yetkin ve objektif bir yorumlama için
elverişlidir, saçtıkları ışıkları çağlar boyunca korumayı başarırlar.
Bu tür bir
yorumlama sanatı önceleri filologların kişisel dehaları sonucu ortaya
çıkmış ve gelişmiştir. Ne var ki her sanat gibi yorumlama sanatı da
kendi içinde bir dizi kurala dayanmak zorundadır; bu kurallar
karşılaşılan güçlüklerin nasıl aşılacağını gösterir. Bu nedenle bu
kuralların araştırılıp ortaya konması da oldukça erken dönemlerden
itibaren gerçekleşmiştir. Hermeneutik bilimi de bu kuralların kendi
içinde kimi zaman çelişmesinden ve bu kuralların bilimsel bir
incelemeye tabi tutulmak gereksiniminden ortaya çıkmıştır: çünkü bu
kurallar kimi zaman yaşamsal bir önem taşıyan anlama süreçlerinde
çelişmeler yaratmakta, bu da ciddi sıkıntılar doğurmaktaydı. Anlama
sürecine ilişkin genel-geçer bilgilere duyulan ihtiyaç beraberinde iç
deneyimin analiziyle birlikte tin bilimlerinde genel-geçer bilgilere
ulaşmanın nasıl olanaklı olduğunu düşünmeyi sağladı.
*
Yukarıda Dilthey’a
göre tin bilimlerinin insanın kendisi hakkındaki bilincinin
bütünlüğüne ulaşmasını olanaklı kılacağını belirtmiştim. Dilthey bu
bilimler sayesinde tinsel şeylerin kökenini araştıran insanların
kendilik bilincine sahip olacağına ve bu kendilik bilincinin onlara
irade özgürlüğü hakkında bilgi sağlayacağına inanıyor, bu sayede
insanların özgürleşeceklerini iddia ediyordu. İnsanın bu kendilik
bilinci onun doğa nedenselliğinden kurtulmasını sağlayacaktı. Bunun en
mükemmel yolu da insanlık tarihi boyunca ortaya konmuş olan tarih
metinleriydi. İşte Dilthey’ın bu görüşleri, Hegel’inkilerle tam bir
karşıtlık içindedir:
Hegel’e göre insan
özgür bir varlık değil; özgür olduğunu sanan bir varlıktır. Tin tarih
içinde kendi amacını gerçekleştirmek için yani kendi bilincine varmak
için aklı hileye getirir. Tek tek kişiler kendi yapıp etmelerini kendi
iradeleri altında belirlediklerini sanırken, aslında tinin kendisine
koyduğu o en yüksek amacı gerçekleştirmesine hizmet ediyordur. Başka
deyişle ipler tinin elindedir. Tarihsel süreç içinde ortaya çıkmış
olan her bir olay ve olgu tinin bu en yüksek amacına göre şekillenir.
Tarih içinde her bir olay ve olgunun gerçekleşmesiyle aslında tinin
amacının gerçekleşmesine bir adım daha yaklaşılmış olunur. Oysa ki
Dilthey’a göre durum böyle değildir; insan tinsel bilimler
aracılığıyla tinsel olgu ve olayların kökenine indikçe, insan
dünyasında bu tür bir neden-etki ilişkisinin kurulamayacağını
görecektir. Ancak Fukuyama da bir tür neden-etki ilişkisi kurarak,
tarihin bugün mutlak doğru olarak gösterdiği (!) kapitalizmin
aşılamayacağını sanıyor. Başka deyişle Fukuyama da Hegel gibi insan
realitesini kavrayamıyor. Ya da bilerek bunu çarpıtıyor.. Fransız
Devrimini gerçekleştiren ordunun, yani eşitlik, özgürlük ve kardeşlik
uğruna mücadele ettiği sanılan ordunun, emperyalist amaçlarla
Almanya’ya girmesi her ne kadar tarihte Kant’ın öngördüğü gibi
özgürlüğün yaşanmasına olanak tanıyan dünya yurttaşlığı projesine
doğru bir ilerleme olduğu düşüncesini yanlışlamış olsa da, insanların
tin bilimleri sayesinde kendi bilincine ererek bu amaç doğrultusunda
kenetlenebileceklerini düşünmemek ve buna zemin hazırlamamak,
dolayısıyla emperyalizme ve onun doğru olarak sunduğu bütün
zırvalıklara meydan okumak için çalışmak gerektiği düşüncesini
savunmamak ve yukarıda serimlenen amaç doğrultusunda tarihte belirli
türden bir ilerlemeyi bizzat bizlerin başlatması yönünde çalışmamak
için hiçbir haklı gerekçemiz yoktur.. Kanımca yirmi birinci yüzyıl
tarih felsefecilerine düşen görev, bunların olanaklı yollarını
göstermeye çalışmak olacaktır..
***
Kaynakça:
Wilhelm Dilthey, Hermeneutik ve Tin Bilimleri;
Paradigma Yayınları, İstanbul, Eylül 1999
Francis Fukuyama, Tarihin Sonu mu?; Eski
Dünyadan Yeni Dünyaya, Hil Yayınları, İstanbul 1995
Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan; Gün
Yayıncılık, İkinci Baskı, İstanbul 1999
Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin
Temellendirilmesi, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2002
Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir?,
felsefelogos, Sayı: 17-18, 2002
(ed.) David
Thomson Siyasi Düşünce Tarihi’nin içinde; R. S. Peters,
Hegel ve Ulus Devlet; Şule Yayınları, İstanbul 1996
|