Sitemizi sık kullanılanlara ekle Giriş Sayfası Yap Sitemizi Arkadaşlarınıza Önerin

  YAZAR HAKKINDA GENİŞ BİLGİ VE ESKİ YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

 

Felsefenin Sonu mu Geldi..

 Alkım Saygın

Felsefe tarihi içinde “felsefenin sonu” düşünceleri görece yakın bir zamandan beri sıklıkla dile getirilmekte. Acaba gerçekten de Felsefe’nin sonu mu geldi? Bu soruya şöyle bir yanıt arayalım, ancak öncelikle bu soruya olumlu cevap verenlerin ortaya koyduklarına şöyle bir bakalım:

*

Bildiğim kadarıyla ilk defa Hegel, kendi sistemiyle Felsefe’nin sonunu getirdiğini savunmuştu. Hegel’e göre Felsefe’nin asıl görevi hakikatin ne olduğunu serimlemektir. Hegel’in dilinde hakikat “mutlağın bilgisi”dir. Mutlak ise bir “süreç”tir, yaşamın kendisidir, yani o sabit bir şey değildir. Mutlak’a dışarıdan bakan bir “tanrı” yoktur. Kendisi bir süreç olan mutlak, “ide”nin “tin” olarak kendi bilincine varması sürecidir. Bu süreç ancak bir sistem içinde serimlenebilir ve bu sistemde kullanılan kavramların birbirleri arasında bir “iç zorunluluk”u bulunması gerekir. Böylelikle bir kavramdan başka hangi kavrama geçildiği gösterilir ve sistemi oluşturmada kullanılan her bir kavramın hesabı da verilmiş olur.

Hegel’in sistemi kapalı bir sistemdir. Bu sisteme “dışarıdan” müdahale eden bir unsur yoktur. Bu sistemde yer alan tüm öğeler birer “aşama”dır ve Hegel bunları kullanarak hiçbir öğeyi ve ilkeyi dışta bırakmaksızın “hakikat”i serimlemeye koyulur. Bu işi yaparken her tek olayın nedenlerini ya da sonuçlarını değil, her tek olayın olup bitmesini ve tam da o şekilde olup bitmesini sağlayan ilkeleri açıklamaya çalışır. Bu ilkeler hakikati serimleyen ilkelerdir.

Hegel’e göre hakikati oluşturan her bir parçanın tek başına bir anlamı yoktur, parça ancak bütün içinde anlam kazanır ve böylelikle de “sistem” “bilimsel” bir hâle gelir. Bir parça bütünden ayrı olarak ele alındığında kavranılmış olmaz. Bütünün kendisi organizmayı andıran kompleks bir yapıdadır. Bütünden ayrı olarak ele alınan şey salt bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Böylelikle felsefe, hakikatin iç gelişiminin açığa vurulmasını sağlar ki bu da sistem aracılığıyla nesnelerin düşüncede görülmesi anlamına gelir. Felsefe varlığın kendi kendini düşünmesidir ve mutlağın ne olduğunu kavramaya ve ortaya koymaya çalışır. Dolayısıyla “felsefe” ile “bilim” koparılamaz bir ilgi içindedir: Hegel’in dilinde felsefe, “bilim” haline gelir ve kendini bütün bilimlerin üzerinde bulur. Bilim de, kavramları kapalı bir şekilde zorunlulukla açıklama demeye gelir, kavramların içsel zorunluluğu sistem kurmaya olanak tanır ve sistem, kavramlar arası bağlantıları ortaya koyarak olan bitenin dayandığı ilkeleri açıklar (bkz. Hegel, Mantık Bilimi; 17. önerme). Felsefenin bu açıklaması “varolan”ı kavramasıyla mümkündür ve Hegel’in dilinde varolan “akıldır”. Bunun kavranılmasının ardından mutlağın bilgisi ortaya konabilir ve Hegel yalnızca kendi sisteminde “mutlağın bilgisi”nin ortaya konabileceğine inanır, kendi sistemiyle “hakikat”i ortaya koyduğunu, Felsefe’yi içinde bulunduğu “çöküş durumu”ndan kurtardığını ve felsefesiyle kendinden önceki filozofları aştığını iddia eder.

Böylelikle Hegel kendi sistemiyle her türlü gelişimin yasasını ortaya koyduğunu iddia etmiş, bundan sonraki çalışmalarda artık ortaya yeni bir yasanın konmayacak olduğunu belirterek, kendisinden sonraki dönemlerde ancak bu yasalar arasındaki ilişkilerin kullanılmasıyla onlara bir dizi “önemsiz” eklenti yapılabileceğini ve onlar arasındaki ilişkilerin çok daha detaylı bir biçimde serimlemesinin gerçekleştirilebileceğini savunmuştu.

On dokuzuncu yüzyılda Hegel sonrası dönemde “felsefenin sonu” düşünceleri göreli olarak kimi zaman düşük, kimi zaman da yüksek sesle dile getirildi. Örneğin Marx ile Engels Felsefe’nin teorik sorunlarla uğraşmak yerine pratik sorunlarla uğraşmaya çalışması gerektiği düşüncesini bayraklarken Batı felsefesi tarihinin bu geleneksel uğraşısını sona erdirmeyi amaçlamışlardı. Nietzsche ise bu “geleneğin” hemen hemen tüm filozoflarına savaş açmış, “çekiçle felsefe yapmak” mottosu altında geleneği yıkarak bu “geleneğin” sonunu getirmeyi amaçlamıştı.

Almanya’da bunlar olup biterken Fransa’da da “felsefenin sonu”nu getirenler vardı (!): Comte’a göre hem insan zihni hem de tarih zorunluluklu olarak üç hal yasasına göre işliyordu: teolojik aşama, metafizik aşama ve pozitif aşama. Bunlardan teolojik aşamada olup bitenler “tanrısal” nedenlere dayandırılır. Metafizik aşamada ise bu “tanrı”nın yerini artık metafizik kavramlar alır. Her iki aşamada da olguların dayandığı ilk nedenler araştırılır ve saptanmaya çalışılır, ancak pozitif aşamada ise bu ilk nedenlere ulaşma arzusu bir tarafa bırakılır ve salt olgular arasındaki ilişkilerle uğraşılır. Comte’a göre insanlık artık bu pozitif aşamada yaşamaktadır. Bu aşamada artık anlaşılmıştır ki, doğada yalnızca yasalar vardır ve doğayı konu edinen bilimlerde “ilk nedenler” arayışına girişmek saçmadır, bu yapılsa bile zaten bilinemez. Dile getirilecek tüm önermelerin, onlar ancak olgulara göndermede bulunduğunda bir anlamı vardır, bu sağlanamıyorsa şayet o zaman bu önermeler anlamsız önermelerdir. Önermeler yalnızca olgular arası ilişkilere dayanır ve yalnızca bu ilişkiler bilinebilir (bkz. Auguste Comte, Pozitif Felsefe Kursları; Sosyal Yayınlar syf: 32-59). Böylelikle Comte’un bu empirist tavrı, Felsefe’nin öteden beri “ilk nedenler”le uğraşması nedeniyle Comte’a artık “felsefenin sonu”nun geldiğini düşündürtür. “Geleneksel felsefe” bir tarafa bırakılmalı onun yerine bilimlerle ilgilenilmeli ve bilimler pozitif bilimler temelinde ele alınmalıdır.

Almanya’da ve Fransa’da bunlar olup biterken, İngiltere’de ve Amerika’da ise şu gelişmeler ortaya çıkar: Comte’un bu empirist tavrını Mill oldukça yerinde bulur ve bu tavır üzerine yeni bir “bilimsel” uğraş geliştirir: henüz psikolojinin emekleme dönemlerinde Mill bu empirist tavırla deneysel psikolojinin kurulmasını sağlar. Bu bilim başka her türden etkinliğe bir temel oluşturacak ve aynı şekilde de “geleneksel felsefe”nin sonunu getirecekti. İngiltere’de Mill’in bu “empirist” tavrı yeniden gündeme getirmesi, Amerika’da Peirce ve W. James’te “geleneksel felsefe” tarihine ilişkin bir eleştiri ortaya çıkartacaktı. Peirce yeni bir anlamlılık ölçütü geliştirerek Comte’un ortaya attığı tezleri işledi; ancak onun “geleneksel felsefe”nin değil, “geleneksel felsefe”de yapılagelen bir “yanlış”ın sonunu getirmeye çalıştığını görüyoruz. Peirce’a göre bir kavramın anlamı, o kavramın uygulamadaki etkileriyle anlaşılır. Peirce buna pragmacı yöntem der. Peirce’a göre bir kavramın anlamını kavrayabilmek için onun olgular arasında kurulacak olan hangi ilişkiye en iyi uyduğunu belirtmemiz gerekir. Kavramların anlamları buradan gelir. Aynı şekilde belirli bir nesneye yönelen herhangi bir düşünceye açıklık kazandırabilmek için de o nesnenin uygulamada ne gibi etkileri olduğunu, ondan ne gibi duyumlar edinilebileceğini ve ona ne gibi tepkiler göstermeye hazırlıklı olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Kavramların anlamlarını kavramak için rasyonalistlerin önerdiği türden bir “sezgi” ya da skolastiklerin yaptığı türden kavramsal çözümleme yapma işi yersiz ve yanlıştır. Bir kavramın uygulamadaki etkilere bakılarak anlamı tespit edilemiyorsa o kavram anlamsız bir kavramdır. “Geleneksel felsefe” tarihi bu tür anlamsız kavramlarla doludur ve bunlar bir tarafa bırakılmalıdır (bkz. Celal Türer, Charles S. Peirce’ün Pragmatik Felsefesi; Üniversite Kitapevi, İstanbul 2003, syf: 31-93).

James ise pragmacılığı doğruluk sorunuyla ilgisinde düşünür ve yeni bir doğruluk ölçütü ortaya koyar. Bu ölçüte göre doğruluk, söylenilen bir şeyin, hakkında olduğu nesneye uygun olması demek değildir. Doğruluk nesnelere ilişkin bir özellik değildir, o elastikidir ve bizim doğrulukla ilgilenmemizin temel nedeni de bize sağladığı faydadan gelir. “Geleneksel felsefe”deki metafizik tartışmalar, hiçbir fayda sağlamayacak türden tartışmalardır ve onların bir tarafa bırakılması gerekmektedir. Pragmacı yöntemle metafizik tartışmalara yol açan kavramların pratik sonuçlarına bakıldığında şayet onların uygulamada bir değişiklik ortaya çıkartmaması durumunda bir ve aynı olduğu anlaşılır. Üstelik pratik sonuçları hesaba katılarak düşünüldüğünde birçok “felsefe tartışması”nın “boş” olduğu da ortaya çıkacaktır. James’e göre Felsefe’nin görevi olgularda herhangi bir değişiklik yaratmayacak şu ya da bu görüşü ortaya atmak değil, şu ya da bu görüşün doğru diye kabul edilmesi halinde kişilerin yaşamlarında ne gibi değişikliklerle karşılaşılacaklarını açığa çıkartmaktır. Pragmacı yöntemi kullananlar bazı filozofların bir yığın köklü alışkanlıklarına sırtlarını çevirecektir, örneğin aşırı soyutlamalar yapmak, empirik bakımdan yetersizlikler taşıyan sözcüksel çözümlemelere girişmek, a priori nedenler öğretileri geliştirmek, keyfi ilkelerle örüntülenmiş serimlemeler yapmak, kapalı sistem kurmaya çalışmak, her şeyin mutlak olanının kaynağını bulmuş gibi görünmek bunlardan salt birkaçı.

James’e göre pragmacı yöntemle herhangi bir özel sonuca varılmaz, adı üstünde bu bir yöntemdir zaten. Pragmacı yöntemin asıl önemi ise “felsefenin doğal yapısı”nı büyük oranda değiştirmesinden gelir. Bu yöntemle iş görüldüğünde artık bilim ile metafizik yakınlaşacak ve elele çalışacaklar. Böylelikle “geleneksel felsefe”nin de ipi çekilmiş olacak. Metafiziğin “son derece ilkel” olan araştırma biçimi yani birtakım kavramları “fetiş” haline getirip salt onlara dayanan kapalı araştırma biçimi de terk edilecektir. Metafizikte fetiş haline getirilen kavramlar örneğin “tanrı”, “madde”, “us”, “mutlak” vb. kavramlar, filozofların büyülü sözcükleriydi. Filozoflar onlara sahip olduklarında sanki tüm evrenin kendisine de sahip olabileceklerine inanıyordu. Ne var ki, bu kavram fetişizminin de bir tarafa bırakılması gerçeğiyle karşı karşıyayız, çünkü pragmacı yöntem göstermektedir ki bunların pratik uygulamalarda neye karşılık geldiği belirlenmediği için herhangi bir anlamı yoktur (bkz. W. James, Pragmacılığın Anlamı, Felsefe Dergisi, sayı: 2, 1975, syf: 91-107).

Mill’den Peirce ve James’e, onlardan da Wittgenstein ve müritlerine geçen bu biraz empirist biraz da pozitivist tavır, yirminci yüzyılın henüz ilk yarısından biraz önce Viyana Okulu’da da “felsefenin sonu”nu getirtti (!). Bu Okul’a göre Wittgenstein Tractatus’ta tüm “felsefe sorunları”nın anlamsız olduğunu göstermiş ve Felsefe’nin eğer varolacaksa ancak bir çözümleme etkinliği olarak varolabileceğini ortaya koymuştu. Bu noktada bir de Wittgenstein’ın ortaya koyduklarına şöyle bir bakalım:

Wittgenstein Tractatus’ta dilin doğası ve varolma koşulunu, bu çerçeve içinde de “felsefe sorunları”nı dert ediniyordu. “Felsefe sorunları”nın kaynağını göstererek bunların aşılmasını sağlamaya çalışıyor, “geleneksel felsefe”nin sonunu getiriyordu. Wittgenstein’a göre “felsefe sorunları”nın ortaya çıkış nedeni, dilin mantığının yanlış kullanılmasıydı. Buna işaret ederek düşüncelerin dile getirilişine bir sınır çizmeye çalışıyor, hakkında konuşulamayanın konusunda susmayı öğütlüyordu (bkz. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus; Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 2001, Önsöz syf: 9-11). Ancak kendisi tüm kitap boyunca hakkında konuşulamayanların konusunda konuşarak “metafizik” yapıyordu. Ne var ki bu, ona göre bir istisnaydı: Wittgenstein Tractatus’u, üzerine çıkıldıktan sonra bir tarafa atılması gereken bir “merdiven”e benzetiyor ve dünyanın doğru bir biçimde görülmesinin tek koşulunun bu merdivenin üzerine çıkılıp onun devrilmesinde yattığına inanıyordu (bkz. Tractatus 6.54). Bu aynı zamanda da “felsefe yapma”nın sonu anlamına geliyordu.

Tractatus’ta ortaya koyduklarına bakılırsa dünya içinde her şey nasılsa öyledir (bkz. Tractatus 1 ), bu nedenle de “olması gereken” diye bir şey yoktur: “gerekir”li tümceler aşkındır: “olması gereken” betimlenemez. Bu durumda da “etik ve estetik” aşkındır. Wittgenstein metafizik önermelerin aşkın olmalarından ötürü anlamsız olduğunu savunur. Düşünceler salt olguların resmidir, “olması gereken”lerin değil. Düşünce olguların mantıksal tasarımıdır ve mantıksız hiçbir şey düşünemeyiz. Bu nedenle Wittgenstein’ın dilinde mantık, düşünmenin ya da dilin dayandığı formları imler, mantık bir öğreti değil dünyanın bir ayna tasarımıdır (bkz. Tractatus 6.13). Mantığın sınırları aynı zamanda da dünyanın sınırıdır ve mantık dünyayı doldurur. Böylelikle Wittgenstein Tractatus’ta “dil temeline dayanan bir ontoloji yapar, yani o ontos ile varlık ile logos’u bir araya getirir. Wittgenstein’ın mantığı dünyaya ilgisiz bir şey değil, tersine o dünyayı sımsıkı sarar, tıpkı Herakleitos’un “logos”u gibi (Ömer Naci Soykan, Felsefe ve Dil; Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1995, syf:40).” Wittgenstein’ın bu ontolojik temelli mantık anlayışı ve mantık ile dünya arasında kulmuş olduğu bu ilişki onu mantığın sınırları olduğunu düşündürmeye zorlar: aksi taktirde hiçbir şeyin mantıksız olmayacağına inanır. Bunu anlamak için gereksenilen “deneyim”i, birşeyin böyle böyle olduğunun değil, olduğunun deneyimi olduğunu düşünür ve bunun gerçekte bir deneyim olmadığına inanır; mantığın bütün deneyimlerden önce geldiğini savunur, ancak bu mantığın dünyadan önce olduğu anlamına gelmez: dünya var ve mantık var.

Wittgenstein’ın dil ile dünya arasında kurmuş olduğu bu ilişkiler ona Felsefe’nin öteden beri ortaya koyduğu tümceler karşısında susmak gerektiğini söyletir, bunun nedeni de şudur: Wittgenstein’ın dilinde felsefe bir öğreti değil bir etkinliktir, bu etkinliğin amacı tümcelerin mantıksal çözümlemesini sağlayarak onları açık bir hâle getirmektir. Bu nedenle ele alınacak bir “felsefe yapıtı”nda salt bu türden çözümlemelerle karşılaşmamız gerekir, “felsefi tümceler”le değil. Mantıksal çözümlemeyle Felsefe, bulanık ve kaypak dile getirilişleri sınırlandırır onlara bir sınır çizer (bkz. Tractatus 4.112). “Geleneksel felsefe” metinlerinde karşılaşılan “felsefi tümceler” anlamsız tümcelerdir, onların bu “anlamsızlık”ı “saçma-sapan” oluşlarından değil, belirli türden bir olgu bağlamına karşılık gelmemelerinden dolayısıyla da ne doğru ne de yanlış değerini taşıyamamalarından kaynaklanır ve Felsefe’nin “etik ve estetik” alanlarına ilişkin ortaya konanların tamamı anlamsızdır, onlar aşkın’dır, bu nedenle Wittgenstein hakkında konuşulamayanın konusunda susmayı öğütler (bkz Tractatus 7).

Bu adımdan sonra yapılacak olan şeyi de müritleri Ayer ile Reichenbach ortaya koyar: “felsefe yapıtları” ateşe atılıp yakılmalıdır (!): Ayer’e göre de “felsefe yapmak” aslında mantıksal çözümleme yapmakla bir ve aynıdır. Felsefe’nin asli görevi, bilimlerin içine karışmış bulunan bilim dışı öğeleri ayıklamak ve bilimler içindeki tutarsızlıkları ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Şimdiye kadarki Felsefe, bunun bilincine varabilmiş değildir ve bunun bilincine varılması durumunda ilk olarak filozofların geleneksel tartışmalarının verimsiz ve gereksiz olduğu görülecek, ikinci olarak da bu tartışmalara son vermenin ancak nasıl olanaklı olduğu araştırılacaktır. Böylelikle Ayer Felsefe’nin, mantığın bir parçası olduğu vargısına ulaşır. Ayer’e göre bu “verimsiz” ve “gereksiz” geleneksel tartışmalara bir son vermenin en sağlam yolu, “felsefi araştırmalar”ın özünü, yani mantıksal çözümleme yöntemini ortaya koymaktan geçer (bkz. Ayer, Dil, Doğruluk ve Mantık; Metis Yayınları, İstanbul 1998, syf: 11). Ayer’e göre tüm “felsefi önermeler”in olgusal değil, salt dilsel önermeler olduğu görülmeli ve mantığın felsefenin bir aracı değil, felsefenin mantığın bir bölümü olduğu kabul edilmelidir. Ayer’e göre Felsefe, “felsefi sorunlar”ı çözümleyip hangilerinin gerçek bir sorun, hangilerinin de sözde sorun olduğunu göstermede onsuz olunmaz bir öneme sahiptir. Bu yolla sözde sorunların bir tarafa bırakılarak gerçek sorunlara çözüm arama, bilimsel ilerlemeyi sağlayacaktır.

Reichenbach ise Bilimsel Felsefenin Doğuşu’na Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nden alıntı yaparak başlar ve “geleneksel felsefe”nin “sorunlar”ına ve “açmazlar”ına işaret ederek “bilimsel felsefenin doğuşu”yla birlikte “geleneksel felsefe”nin de sonunun geldiğini iddia eder. Reichenbach’a göre Platon’dan Kant’a kadar uzanan rasyonalist felsefenin tüm dayanakları, on sekizinci yüzyıldan itibaren sıçrayarak ilerleyen bilimsel gelişmeler karşısında yıkılmıştır. Bu gelişmeler göstermiştir ki geometri ve fizik alanında a priori akılyürütmelerle gerçekleştirilen kavrayışlara yer yoktur, bu temeller model alınarak Felsefe’de de birşeyler yapılamaz (bkz. Hans Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu; Bilgi Yayınevi, Ankara 2000, syf: 98-110). Gerçek anlamıyla “felsefe” yapılacaksa şayet, “geleneksel felsefe” bir tarafa bırakılmalı, mantıksal çözümleme yöntemiyle iş görülmelidir. Reichenbach’a göre bu yolla karmaşık dile getirişlerin mantık bakımından çözümlemesi hata payı en aza indirgenerek gerçekleştirilir ve böylelikle bilimsel sorunların hem dile getirilmesi hem de bir çözüme bağlanması olanaklı olduğu ölçüde en büyük başarıyla sağlanır (bkz. age. syf: 164).

Yirminci yüzyılın ilk yarısında “felsefenin sonu” hakkında bunlar konuşulurken, ikinci yarısında post-modernizmin yükselişe geçmesiyle birlikte bu konuda sürdürülegelen tartışmalara da yeni bir boyut kazandırıldı, başta Fransız filozofları olmak üzere “post-modern filozoflar” da yine “felsefenin sonu”nu (!) getirenler arasındaydı:

Kıta Avrupa'sında iki dünya savaşının ve yükselen ırkçılığın etkisiyle büyük bunalımlar ortaya çıktı. Bu bunalımlar dolayımsız olarak entelektüel alanlara da sıçradı. Kant gibi bir filozofu ortaya çıkartan Almanların Yahudilere yaptıkları, Aydınlanma’nın o üç idesinin (eşitlik, özgürlük ve kardeşlik) ayaklar altına alınmasına neden olduğu gibi, Aydınlanma’nın sunduğu insan modelinin de geçersiz kılındığını gösteriyordu. Bu dönemlerde artık “yaşamın boşunalığı” ve “yalnızlığın kaçınılmazlığı” gibi düşünceler gittikçe yayılıyor “fırlatılmışlık felsefesi” hızla yaygınlık kazanıyordu. İşte böylesi bir artalanda Fransız post-yapısalcıları yıkılan ideallerin sunmuş olduğu tüm modellerin yerine yenilerini koymak için görev başına geçti. “Geleneksel felsefe”nin sonunu ilan etme işi bu kez de Fransız post-yapısalcılarına düştü (!).    

Bu dönemde adı en fazla ön plana çıkan filozof, kuşkusuz Derrida oldu. Yakın bir tarihte kaybettiğimiz Derrida, o dönemlerin bir idolü haline gelmiş ve yeni bir dil ve anlam kuramı ortaya koyarak geleneğin dil ve anlam kuramına bir dizi eleştiri getirmişti. Derrida bu işi yaparken “geleneksel felsefe”de izlenilen yöntemden farklı olarak edebiyat metinleri üzerinde incelemelerde ve çözümlemelerde bulunarak düşüncelerini ortaya koydu. Saussure’dan aldığı “bir gösterge başka bir göstereni gösterir” söylemi aracılığıyla göstergelerle kurulan bağın “uylaşımsal” değil, “nedensiz” olduğunu savunarak geleneğin dil ve anlam kuramına karşı çıktı. Saussure işitimsel imgeyi bir görsel nesneye bağlayan göstergenin aslında nedensiz bir ilişki olduğunu savunuyor ve her göstergenin ancak diğer göstergelerle ilgisinde bir anlama sahip olabileceğini düşünüyordu. Derrida Saussure’daki gösterge kavramı hakkındaki çözümlemeyi sonuna kadar götürdüğünde her şeyi bir gösterge haline getirir ve “iz” kavramı hakkındaki düşüncelerini geliştirerek “dil oyunu”nu dinleyenin pasif olduğu bir oyundan çıkartıp onun aktif olduğu bir oyuna dönüştürür. Derrida “yazarın ölümü” söylemiyle konuşana ve yazana verilen önemin dinleyene ve okuyana verilmesi gerektiğini ortaya koyar. Tüm bunlar “geleneksel felsefe”nin radikal bir eleştirisi anlamına gelir ve böylelikle bu “felsefenin sonu”nun artık geldiğini iddia eder.

*

Böylelikle “felsefenin sonu”nu getirenlerin düşüncelerini bu şekilde ana hatlarıyla kabaca da olsa şöyle bir gözden geçirmiş olduk. Bu düşüncelerin yarattığı tartışmalardan ortaya çıkan sonuç şudur ki, sonu geldiği iddia edilen “felsefe”den farklı şeyler anlaşılıyor ve bu “son” tartışmalarında da hep o anlaşılan şeyin sonunun geldiği iddia ediliyor. Şöyle ki:

Hegel kendi sistemiyle “felsefenin sonu”nu getirdiğini iddia ediyordu. Bundan sonra yapılacak bir şey kalmamıştı; çünkü Felsefe’nin görevi hakikati ortaya koymaktı, hakikat de mutlağın bilgisiydi ve Hegel mutlağın bilgisini ortaya koymuştu (!). Biz de eğer felsefe’den Hegel’in anladığı şeyi anlarsak tabi ki felsefe’nin sonunun geldiğine itiraz edemeyiz; ancak felsefe gerçekten de Hegel’in anladığı türden bir etkinlik midir???

Marksistler teoria yerine praksis’i koymakta bir an bile tereddüt etmezler. Bunu yaparken de Felsefe’nin daha fazla politikleştirilmesini sağlamaya çalışırlar. Onlara göre felsefe, yaşam karşısında ezik düşen insanların bu ezilmişliklerine yol açan yabancılaşmanın ortadan kaldırılmasına hizmet etmelidir. Bunu yapacak olan şey de teoria değil, praksis’tir. Peki ama içinde teoria’nın olmadığı bir Felsefe’nin bunları yapabilmesi gerçekten de mümkün müdür ve teoria’sız bir felsefe olanaklı mıdır???

Comte’a göre de “pozitif felsefe”, “geleneksel felsefe”nin yaptığı işi sona erdirecekti. Pozitif felsefe, üç hal yasasının zorunlu bir sonucuydu. Hem insan zihni hem de insanlık tarihi bu yasaya tabi olduğu gibi, aynı şekilde de düşün dünyasında da bu yasa geçerliydi. Bu tezi irdelediğimizde karşımıza şu çıkıyor: gerçekten de insanlık tarihi erken dönemlerden itibaren olup bitenleri açıklamak için “teolojik” nitelikte bir iş yapmış, daha sonra bunun yerini “metafizik” almıştır. Örneğin ilk çağlarda “tanrılar”, ilerleyen dönemlerde yerlerini “arkhe”ye, “logos”a vb. bırakmıştır. Bu bakımdan Aydınlanma, pozitif aşamayı imler, çünkü Hume’dan itibaren bu “ilk nedenler arayışı”na radikal bir eleştiri yöneltilmiş ve bunun bir tarafa bırakılması gerektiği savunulmuştu. Ne var ki, Aydınlanma’nın ardından Alman İdealist Okulu’na bağlı filozoflar, tekrardan “ilk nedenler arayışı”na kalkışmıştı. Fichte bu “ilk neden”i “mutlak ben”de, Schelling “mutlak ayrımlaşmamışlık”ta Hegel ise “mutlak tin”de bulmuştu. Dolayısıyla Aydınlanma’nın ardından tekrar “metafizik aşama”ya geri dönülmüştür ve Comte’un öngördüğü ilerleme düşüncesi ağır bir yara almaktadır. Demek ki, “felsefenin sonu”nu getiren “pozitif felsefe”nin dayandığı kabuller birer mesnetsiz sav olarak kalmaktadır. Bu durumda Comte’un bu yasası hem yanlışlanmış olur hem de “felsefenin sonu”nu getirme çabası boşa çıkmış olur; bu boşa çıkışın nedeni Comte’un söylediklerinin kendi içinde çelişki taşımasından kaynaklanmaktadır..       

W. James’in doğruluk’tan anladığı şey ve Felsefe’ye yüklediği ödev ise başlı başına bir sorun. Felsefe’nin öncelikle çözümlemesi ve bir çözüme bağlaması gereken doğruluk sorununu James’in ele alış biçimi gerçekten de oldukça problematik görünüyor: filozof önünde sonunda ortaya bir bilgi koyar ve kendisinden de bu bilginin hesabını vermesi beklenir. Felsefe’de doğruluk hakkında en kabul görmüş anlayış hakkında bir şey söylenilen nesne ile bu söylenenin uygunluğudur. Ben de bu doğruluk anlayışına katılmaktayım ve hem Felsefe içinde hem de günlük hayatta, söylenilen bir şeyin doğru olup olmadığını sınamak için o söylenilen şeyi, hakkında olduğu nesneye geri götürebilip götüremeyeceğimize baktığımız, böyle yapmamız gerektiği kanaatindeyim. Örneğin bir kimse ‘cebimde 10 YTL var’ demiş olsun. Bu kimsenin söylediğinin doğru olup olmadığını anlamak için yapmamız gereken nedir? Tabi ki cebine bakmaktır. Fakat bu örnek için W. James’i konuşturursak bize şöyle der: ‘eğer o kişi cebinde 10 YTL olduğu düşüncesinden büyük bir haz duyuyorsa, bu durumda cebinde bu paranın gerçekten de bulunup bulunmadığının bir önemi yoktur’. Bu sakat düşüncenin daha günlük yaşamda bile nelere yol açabileceğini uzun uzun tartışmaya sanırım gerek yok.. Ancak bu doğruluk anlayışının bırakınız “geleneksel felsefe”nin (!?) sonunu getirdiğini söylemeyi, bu tür bir doğruluk anlayışıyla hiçbir iş yapılamaz. Üstelik W. James’e göre Felsefe’nin görevi olgularda herhangi bir değişiklik yaratmayacak şu ya da bu görüşü ortaya atmak değil, şu ya da bu görüşün doğru diye kabul edilmesi halinde kişilerin yaşamlarında ne gibi değişikliklerle karşılaşılacaklarını açığa çıkartmaktı. Ne var ki, bu tür bir işi yapmak niçin Felsefe’ye özgü bir iş olsun? Eğer bir kimse, “geleneksel felsefe”de (!?) olduğu türden başka bir iş yapacak olursa ve bu işi yaparken de yaptığı işin adının felsefe olarak kalmasını sağlayacaksa, yalnızca Felsefe’ye özgü bir iş yapmak durumundadır; yalnızca filozofların yapabileceği türden bir iş yani. Fakat James’in Felsefe’ye yüklediği ödevi yerine getirmek için hiç de filozof olmak gerekmiyor.. Ancak burada asıl sorun, Felsefe’nin gerçekten de böyle bir görevi olup olmadığı sorunudur ki, James’in bu soruya vereceği cevap mesnetsiz kalmaya mahkumdur; çünkü o zaten doğruluk’un olanağını ortadan kaldırmaktadır. Üstelik sonunu getirdiği “felsefe”de kavram fetişizminin olduğu tezini temellendirmesi istenseydi, bu durumda James “nesneye geri dönmek” durumunda kalırdı ki bu da onu kendi doğruluk anlayışının dışına sürüklerdi. Bu da önemli bir çelişki..     

Felsefe’nin aslında mantıksal çözümleme yapma işi olduğunu iddia edenlerin (:Wittgenstein ve Viyana Okulu) ortaya koydukları da yine nesnesine pek de uygun düşmüyor. Bu düşünceyi savunanlar, kafalarındaki “felsefe” tasarımını Felsefe’nin üzerine bir ödev olarak yüklüyor. Böyle yapmalarının bir nedenini, şurada görebiliriz: bunların akıl hocası Russell’a göre Felsefe, tüm bilimlerin döl yatağıdır. Bilimler henüz daha ilk çağlardan itibaren olgunlaşmaya başlamadan önce, Felsefe’nin içinde ele alınmaktaydı. Ancak Yeni Çağ’la birlikte bilimler adım adım olgunlaşmaya başladıkça Felsefe’den koptular ve birer özgün ve özerk disiplin haline geldiler. Yirminci yüzyıla gelindiğinde ise bu kopuş süreci artık Felsefe’nin alanında hiçbir “bilim”i bırakmadı. Böylelikle de Felsefe’ye bir şey kalmadı. Oysa ki Felsefe’ye ancak belirli türden bir yöntem ait olabilirdi: mantıksal çözümleme yöntemi, Felsefe’ye ait olan asli unsurdu ve hatta Felsefe’nin kendisi. Bu bakımdan “felsefenin sonu” düşüncesi, “geleneksel felsefe”nin (!?) sonu olmak bakımından bu özerkleşme sürecinin sonu anlamına geliyordu. Felsefe tarihi boyunca yapılagelen spekülatif argümantasyonlar da mantıksal çözümleme yöntemiyle süzgeçten geçirildiklerinde bunların tamamen keyfi çıkarımlara dayandıkları görülecek ve onların yerine “bilimsel düşünüş” geçirilecekti. İşte Russell’ın Felsefe’ye ait olarak kalan şeyin salt mantıksal çözümleme yöntemi olduğunu ortaya koyması, Wittgenstein ve Viyana Okulu üzerinde derin etkiler yarattı. Ne var ki, Russell’ın bu düşüncesinin bir kısmı, tarihsel bakımdan doğruluk taşıyor olsa bile, yine de tamamen doğru görünmüyor. İlk çağlarda Felsefe ile bilimler arasında herhangi bir ayrımlaşmanın ortaya çıkmamış olduğu bir gerçektir. Ancak Felsefe’ye ait olan unsurun ve hatta Felsefe’nin kendisinin mantıksal çözümleme yöntemi olduğunu iddia etmek, kanımca doğru değildir. “Felsefe yapmak” deyimiyle karşılaştığımız her yerde, mantıksal çözümleme yöntemiyle yapılan bir işe rastlamayabilmekteyiz. Bu durumda tanım, realiteye uygun düşmemiş oluyor. Başka deyişle, şimdiye kadar gelmiş geçmiş tüm filozofların “felsefe yaparken” aslında ne yapmış olduğuna baktığımızda her defasında mantıksal çözümleme yöntemiyle karşılaşmıyoruz. Aslında Russell da bunun farkındaydı ancak bu durum, onun için bir sorun teşkil etmemekteydi, çünkü ona göre şimdiye kadar filozofların yaptığı iş zaten “spekülatif argümantasyonlar”dan başka bir şey değildi ve bunların artık şimdi bir tarafa bırakılmasının zamanı gelmişti. Ne var ki, bu iddia doğru değildir; çünkü Russell’ın “felsefe yapmak”tan, dolayısıyla da Felsefe’nin kendisinden anladığı şey zaten nesnesine uygun değildir. Aynı yanlışlar Ayer ve Reichenbach tarafından da yapılmıştır.

Derrida’nın ortaya koydukları ise özellikle de dil felsefesi alanında bir dizi epistemolojik tartışma yaratmakta. Ancak bu noktada şu kadarını söyleyebilirim ki, geleneğin dil ve anlam kuramına karşı çıkmakla “felsefenin sonu”nu ilan etmek bir ve aynı değildir. Üstelik geleneğin dil ve anlam kuramına karşı çıkıp onun yerine ne getirdiğine baktığımızda yine bir dizi mesnetsiz düşünceyle karşı karşıya kalıyoruz..    

*

Sonuç: bu tartışmalarda gözden kaçıp giden bir şey var: Felsefe’nin aslında ne olduğu ve “felsefe yapmak” deyimiyle ne kastedildiği. Bu tartışmalarda ortaya birşeyler koyan filozoflar, bunu hesaba katmadıklarından dolayı çar çabucak “felsefenin sonu”nu ilan edebiliyor (!). Felsefe’nin aslında ne olduğuna ve “felsefe yapanlar”ın asında ne yapmakta olduğuna baktığımızda şunu görürüz ki Felsefe, bir nelik araştırması etkinliğidir. Felsefe’nin nelik araştırması etkinliği olduğundan başka türlü bir şey olduğunu iddia edenler, bu iddialarını mesnetsiz kalmaya mahkum edecektir. Elimize hangi “felsefe yapıtı”nı alırsak alalım, onda belki ilineksel olarak “mantıksal çözümleme yöntemi”ne (de) rastlayabiliriz fakat onda temelde yapılan işin nelik araştırması olduğunu görmemiz gecikmez. Platon’un Politeia’sından Heidegger’in Varlık ve Zaman’ına varıncaya kadar tüm “felsefe yapıtları” nelik araştırmalarıyla dolup taşmaktadır. Bu nelik araştırması yapma işi filozof için, “felsefi düşünme biçimi”ni seçenler için kaçınılmazdır. Çünkü hangi “felsefi tartışma” söz konusu olursa olsun bu tartışmada bir sonuca ulaşılmak isteniyorsa şayet bu durumda o tartışmaya konu olan objenin neliğine bakmak kaçınılmazdır ve filozof da bunun ayırdında olan kimsedir. Örneğin “Bilgi olanaklı mıdır değil midir?” tartışması için öncelikle “bilgi”nin neliğinin bulunup ortaya çıkartılması gerekmektedir. Ya da örneğin “İnsan özgür müdür değil midir?” tartışması bir çözüme bağlanmak isteniyorsa şayet öncelikle “insan”ın ve “özgürlük”ün neliğinin bulunup ortaya çıkartılması gerekir. Bu bakımdan, içinde “felsefi tartışmalar”ın yer aldığı yapıtların ortak özelliği, nelik araştırmaları içermeleridir. Bu saptama bize şunu gösterir ki aslında “geleneksel felsefe” diye bir şey yoktur, olamaz da. Bir yapıtta nelik araştırması ya yapılıyordur ya da yapılmıyordur. Bu bakımdan Platon’un Politeia’sı ile Heidegger’in Varlık ve Zaman’ı arasında hiçbir fark yoktur. Dolayısıyla örneğin Platon’u “geleneksel felsefe”nin içinde, Heidegger’i de “modern felsefe”nin içinde tasnif etmenin haklı bir gerekçesi yoktur: her ikisi de aynı işi yapıyor, yani nelik araştırması: Politeia’da Platon “adalet”in neliğini araştırırken, Heidegger Varlık ve Zaman’da “varlık”ın neliğini araştırmaktadır.

“Felsefenin sonu”nu ilan edenler eğer nesnesine uygun bir “felsefe” tanımıyla iş görmüş olsalardı tüm bu tartışmaların anlamsız olduğunu görmüş olacaklardı. Ancak bu noktada bana şöyle bir karşı çıkış yapılabilir: iki bin beş yüz yıldır neliği araştırılıp da ortaya konamamış pek bir şey kalmamıştır. Yani “felsefenin sonu”nun gelmiş olması, aslında “felsefe”den anlaşılan şeylerin sonunun gelmesinden değil, bizatihi neliği araştırılacak bir objenin artık mevcut bulunmamasından kaynaklanmaktadır; Hegel’in de dediği gibi, “güneşin altında söylenmedik bir şey yoktur”..  Ne var ki, bana böylesi bir karşı çıkışta bulunabilecek olanlar şunu görememektedir: çeşitli çağların değişen ve başkalaşan koşulları, Felsefe’de neliği araştırılacak olan objelerin de değişmesine neden olmaktadır. Bu nedenle örneğin Aristoteles’in “terör”ün neliğine ilişkin bir görüşü yoktur. Terör, ilk defa Fransız Devrimi’nin yarattığı toplumsal kargaşa ortamı içinde ortaya çıkan bir fenomendir. Bugün itibariyle terör’ün dillendirilme biçimleri, dialektik türden birçok aykırılık yaratmaktadır. Tüm bu aykırılıkların çözümlenmesi demek, terörün neliğini dillendirmek demeye gelir ki bu da ancak Felsefe aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Bu da şu anlama gelir: “felsefenin sonu”, başka deyişle Felsefe tartışmalarının ve bu tartışmalara konu olan objelerin herhangi bir anlamda sonu gelmiş değildir. İlerleyen çağlarda ortaya çıkan yeni sorunlar karşısında yine görev her defasında Felsefe’ye düşecektir. Çünkü her çağın Felsefe’den beklediği görevler ve filozoflara yüklediği tüm ödevler, birbirinden farklı farklı olabilmektedir. İşte bu farklılıklar Felsefe etkinliğine dinamik bir özellik katar. Bu nedenle şunu açık bir biçimde ortaya koyabilirim ki “felsefenin sonu” demek, dünya üzerinde insan türünün sonu demeye gelir. İnsanlık var olmaya devam ettiği sürece Felsefe etkinliğinin sonu da hiçbir zaman gelmeyecektir. Bu söylediklerim ile “felsefenin sonu”nu getirenlerin ortaya koydukları arasında ortaya çıkan tüm dialektik aykırılıkların nedeni, “felsefe”den anladığımız şeylerin farklı olmasından kaynaklanıyor; aslına bakarsanız Felsefe’nin bir nelik araştırması etkinliği olduğu gerçeğinin görülememesinden ve bu araştırmaların iç yapısı hakkında bilinenlerin eksik olmasından kaynaklanıyor.