|
YAZAR HAKKINDA GENİŞ
BİLGİ VE ESKİ YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
|
AKADEMİK
FELSEFENİN SEFALETİ
ALKIM SAYGIN
E-Posta: alkimsaygin@mynet.com
|
|
Benim bu
yazıyı kaleme almama neden olan kaygılar, sanırım Felsefe’yle uğraşan
ya da Felsefe’yle de uğraşması gereken herkesin sahip olduğu
kaygılardır. Bugün itibariyle Felsefe yapıldığı sanılan pek çok
kurumda aslında gerçek anlamıyla Felsefe yapılmasına engel
olunmaktadır. Akademilerde yetiştirilen öğrencilerin büyük bir bölümü
Felsefe’den beklenen görevleri karşılamak için eğer bireysel bir
faaliyet içine girmemişlerse bu görevleri karşılayabilecek ne bakış
açısına sahip olabiliyorlar, ne donanım bakımından yeterlilik
gösterebiliyorlar ne de akademilerdeki kepazeliklerin farkına
varabiliyorlar. Bu bakımdan bu yazıda ele alacak olduğum hususlar şu
ya da bu akademideki Felsefe’nin sefaletiyle ilgili değil, genel
olarak akademik felsefenin sefaletiyle ilgili olacaktır. Amacım:
zamanımızda Felsefe’nin en önemli sorunlarından biri olarak gördüğüm
akademik felsefenin sefaletine karşı kamuoyunu uyarmak ve bu sefaleti
yıkmaya çalışmak için olanaklı çözüm yolları geliştirmektir. Bu yazıda
ülkemizdeki eğitim kurumlarına ilişkin sorunları irdeleyip bu
sorunların Felsefe eğitimine ne şekilde yansıdığı incelemeye
çalışmayacağım, bu ayrı bir çalışmanın konusu olabilecek bir iş. Ben
bunun yerine felsefe tarihi boyunca zaten hep bir biçimde varolmuş
olagelen akademik felsefenin bugün itibariyle ülkemizde ve dünyada
yaratmış olduğu sorunları masaya yatıracağım. Bu bakımdan bu yazı
akademik felsefenin bizzat kendisinin sahip olduğu ve yol açtığı
sefaleti göstererek onun saltanatını yıkmaya çalışmak için kaleme
alınan bir manifesto olarak da okunabilir.
*
Zamanımızda
Felsefe’ye karşı büyük bir ilgi var. Bunun da birçok nedeni var.
Bunlardan bir iki tanesi üzerinde önemle durmak istiyorum:
Özellikle de 11 Eylül
saldırılarından sonra tüm dünyanın gözü bir anda siyasal İslam
üzerine çevrilmiş durumda. İslam ile terör arasında haklı haksız bir
dizi ilişki kuruluyor, Müslüman toplumlara mesafeli bakılıyor. Pek
çokları dinci kesimler diye fişleniyor, bu kesimlerin
aydınlatılmaya ihtiyaçları olduğu savunuluyor. Bu aydınlatma işini
yapmakla görevlendirilen alan olarak da Felsefe’nin adı ön plana
çıkartılıyor. Bazı uluslar arası platformlarda düzenlenen kimi Felsefe
toplantılarında bu aydınlatma işinin ne şekilde kotarılması
gerektiğine ilişkin projelere imza atılıyor. Oysa ki bugün dünyanın
karşı karşıya geldiği bu terör sıkıntısının nedenleri büyük oranda
sosyo-kültürel ve ekonomik sorunlardan kaynaklandığı halde, aslında
barışık iki alan olması gereken din ile Felsefe, uzun süredir
birbirlerine düşman edilerek bazı çevrelerin Felsefe’yi, bir “insansal
din” yerine koymasından dolayı, zamanımızda dinlere karşı mesafeli
duran bazı çevrelerde Felsefe’ye karşı müthiş bir yönelim ortaya
çıkıyor, uluslar arası terör gibi konularda sorunların gerçek
nedenleri görülüp onların çözüme bağlanmasına çalışmak yerine, o
çevrelerin aydınlatıldığı taktirde terörün de ortadan kalkacağı
sayıltısı rahatlıkla benimsenebiliyor. Üstelik belki şahsi belki de
başka nedenlerle dinlere karşı olan kimi çevreler de bu meselelerin bu
şekilde algılanmasına veya algılatılmasına bilerek ya da bilmeyerek
çanak tutuyor. Birleşmiş Milletler bünyesinde görev yapan pek çok
kurum ve kuruluşun birçok çalışması, aslında din yerine getirilmek
istenen Felsefe’nin daha fazla ön plana çıkartılması amacına hizmet
ediyor. Bu işlerin layıkıyla yerine getirilmesi için de akademilerde
kendisine kürsü hediye edilen kişilerle dirsek temasına geçiliyor. Bu
tür toplantılarda hep belirli kişilerin isimleri ön plana çıkartılıyor
ki o kişiler de zaten kendisine kürsü hediye edilen kimselerden
başkası değil. Bu kimseler de akademileri kendi mülkü olarak görüp
oldukça bilinçli ve sistematik bir biçimde tam da uluslar arası
çevrelerin, aslına bakarsanız Amerika ve emperyalist Batının hizmetine
koşuyor. Böylelikle bu kişilerin borusunun öttüğü akademiler, onların
ihtiyaç duyduğu insan modelini, Felsefe’nin ortaya koyabileceği
olanaklı tek insan modeli olarak göstermiş oluyor.
Siyasal İslam
hakkında olup bitenler böyleyken, bir de zamanımızın moda söylemleri
hakkında olup bitenlere bakmak gerek: genel olarak post-modernizm,
tarihin sonu düşüncesi ve ulus devletin ölümü söylemleri, akademik
felsefenin sefaletini çok açık bir biçimde ortaya koymakta, ben
bunlardan yalnızca birini irdeleyeceğim:
Zamanımızın moda
söylemlerinden biri de ulus devletin öldüğü hakkındaki söylemdir. Bu
söylemin savunucularına göre zamanımızda artık ulus devleti ayakta
tutmanın olanaklı bir yolu kalmamıştır. Küreselleşmeyle birlikte
ortaya çıkan yeni koşullar altında artık kitlesel sorunların salt ulus
devletleri sınırları içinde ele alınıp belirli bir çözüme
bağlanabilmesi mümkün olamamaktadır. Üstelik ikinci dünya savaşı
sonrasında hızla ittifak hâline geçen gelişmiş devletler AB çatısı
altında kendi egemenlik haklarından önemli bir kısmını buraya
devrediyor ve artık geleneksel anlamda ulus devlet fikri, tarih
sahnesinden siliniyor. Ulus devlet fikri olduğu kadar bu tür bir
federatif yapı fikri de yine Felsefe’nin ortaya koyduğu fikirler
arasındadır. Bu fikirlerin tarihsel kökenleri Kant’a kadar ve hatta
daha da gerilere kadar gider. Ancak bu tür bir federatif yapının
tek yol olduğu dayatması, zamanımıza özgü bir sayıltıdır.
Bu sayıltının temellendirilmesiyle meşgul olan kimselerin uluslar
arası platformlarda pazarlanmasına şaşmamak gerekir. Amerikalı ve
Batılı kimi çevreler, birilerini bu boş sayıltıları temellendirmeye
çalışsın diye tutuyor ve onlara birçok destekler yağdırarak akademik
yaşam içersinde çok önemli konumlara yükselmelerini sağlıyor. Bu
konumlara bu şekilde gelenler de kendi özel mülkleri olarak gördükleri
akademileri, bu çevrelerin hoşuna giden tezleri savunan kişilerin
yetiştirilmesi amacıyla kullanıyor. Kendi bireysel hırsları ve daha
başka birçok nedenden dolayı bu konumlara bu şekilde gelmiş bulunan
akademisyenler Felsefe’yi de sefalet içine sürüklemekle kalmıyor, aynı
zamanda da kendi vatanlarına ihanet ediyor.
Bunun ortadan
kaldırılması için felsefi düşünme yöntemi öğretilmeli ve bu yöntemi
kullanma işi tam bir zihin habitusu hâline getirilmeli:
öncelikle felsefi düşünme yöntemi’ni temel
hatlarıyla serimlemek istiyorum: birincileyin belirtmek gerekir ki
kimi çevreler düşünme yöntemi ifadesini oldukça
problematik görür. Derler ki aslında tüm düşünme faaliyeti sırasında
gerçekleşen zihinsel süreçler bir ve aynıdır, bu bakımdan da aslında
değişik düşünme yöntemlerinden bahsetmemizi haklı çıkarabilecek
herhangi bir neden yoktur. Örneğin felsefi düşünme yöntemi, sosyolojik
düşünme yöntemi, bilimsel düşünme yöntemi ya da tarihsel düşünme
yöntemi arasında “bilimsel” bakımdan hiçbir ayrım yapılamaz, her biri
için de zihinde olup bitenler birbirinin aynıdır, bu ayrımlar öznel ve
keyfi ayrımlardır. Ne var ki bu düşünceyi savunanlar aslında çok büyük
bir cehaletin içindedir. Bu tür bir düşünme yöntemi ayrımı, bilen
öznenin bilgi ortaya koymasını sağlayan bilme yapısına ilişkin, ya da
kısaca zihinsel süreçlere ilişkin bir farktan zaten kaynaklanıyor
değil ki böyle bir farkın olmadığı gösterilerek farklı düşünme
yöntemleri arasında çizilen sınırların öznel ve keyfi olduğu
gösterilmiş olsun. Düşünme yöntemleri arasındaki fark aslında nesne
farkından kaynaklanan bir farktır. Bu bakımdan örneğin bilimin nesnesi
nasıl’lıktır, Felsefe’nin nesnesi ise nelik’tir.
Dolayısıyla bilimsel düşünme yöntemi aslında nasıllık üzerine
odaklanan ve nesnesi itibariyle bunu aydınlatmaya çalışmak için özel
birtakım kurallara sahip olan bir düşünme yöntemidir. Başka bir örnek
de sosyolojiden: sosyolojinin nesnesi toplumdur, toplum da bireylerden
oluşur. Bu bakımdan bir sosyolog, yaptığı çalışma ne olursa olsun
birey ile toplumu birlikte ele alan bir bakış açısıyla iş görmek
durumundadır ki sosyolojide buna sosyolojik düşünme
yöntemi denir. Tarihsel düşünme yönteminde ise olayların tarihsel
perspektifi hesaba katılarak iş görmek gerektiği düşüncesi saklıdır..
Felsefi düşünme yöntemini ıralayan temel unsurlar ise şu şekilde: ele
alınan bir sorun belirli bir çözüme bağlanmak isteniyorsa şayet bu
durumda öncelikle objenin ne olduğuna yani neliğine bakılması gerekir.
İkincileyin bu nelik bilgisi ışığında ortaya konacak olan bilgilerin
belirli bir tutarlılık ve bütünsellik içermesine özen gösterilmelidir.
Üçüncüleyin bu bilgilerin kabul edilmesi durumunda içinde yaşadığımız
dünya ve ondaki olup bitmeler hakkında herhangi bir aykırılığın ortaya
çıkıp çıkmadığı sınanmalıdır. İşte bu üç unsur felsefi düşünme
yöntemini ıralayan üç temel unsurdur.
Ne var ki akademik
felsefede bu tür bir düşünme yöntemi kazandırılmıyor. Birincileyin,
derslerde nelik araştırmaları yapılmıyor, çünkü “hoca” bunları zaten
yapmıştır ve müritlerine de onun derslerini yinelemek düşüyor;
sorgulamak, eleştirmek ise hem yasak hem de gereksiz (!!!).
İkincileyin “hoca”nın söyledikleri hakkında bir çelişki yakalanmışsa
şayet bu durumda bu çelişki aslında büyük bir olasılıkla kişilerin
kendi anlama yetilerinin noksanlığından kaynaklanıyordur (!!!).
Üçüncüleyin “hoca”nın söyledikleri ile içinde yaşadığımız dünya ve bu
dünyada olup bitenler hakkında eğer bir aykırılık ortaya çıkıyorsa bu
aykırılık da aslında büyük bir olasılıkla onlar hakkında bilinenlerin
eksik olmasından kaynaklanıyordur, çünkü “hoca”mız böyle bir duruma
imkan tanımayacak kadar keskin görülüdür (!!!).
İşte bu yolla
akademik felsefede felsefi düşünme yönteminin kazandırılmaya
çalışılması söz konusu olmuyor, tamamen dogmatik bir tarzla
eğitim veriliyor. Üstelik bu verilenin eğitim olup olmadığı
bile tartışılabilir. Şu husus asla unutulmamalıdır: Felsefe’de
otorite olmaz; Felsefe’de baş değer, hakikatin kendisidir. Üstelik
Felsefe özü itibariyle otoriteden bağımsız düşünebilmeyi şart koşar.
Bu durum felsefe yapmak için o kadar temel bir unsurdur
ki henüz daha Felsefe’nin doğuşunda bile buna rastlarız. Grekler ne
zaman ki kendilerinden önceki nesillerin kendilerine aktardıkları
mitik kurguları bir tarafa bırakıp kendi akıllarını kullanma cesareti
göstermeleri gerektiğini anlamışlar, aynı zamanda da Felsefe’nin
doğuşunu sağlamışlardı. Mitik kurgulardan kopuş elbette ki bir anda
gerçekleşmiş değildi, sözgelişi Thales’in de Zeus’a adadığı
methiyeleri mevcut bulunmaktaydı. Ne var ki ilerleyen zaman içinde bu
kopuş artık hat safhaya ulaşacak ve bu noktadan itibaren Felsefe’nin
saltanatı başlayacaktı. Fakat bu saltanat da uzun sürmeyecek, Ortaçağ
filozofları felsefi düşünme biçimini bozuma uğratacaktı. Bu durum bir
iki istisna filozof hariç, on yedinci yüzyılın sonlarına kadar sürdü:
bu döneme kadar ortaya konan fikirlerin, şu ya da bu şekilde hep
otoritenin bekledikleriyle uygunluklu olmasına büyük özen gösterildi.
Ne var ki Aydınlanmaya gelindiğinde Kant’ın o meşhur mottosu, bu işe
bir son vermeyi amaçlıyordu: kendi aklını kullanma cesareti göster!
Bugün de hakiki anlamda felsefe yapmak isteyenlerin akademik felsefe
karşısında durmaları büyük bir zorunluluk olduğu gibi, aynı şekilde de
hem bu karşı durmayı sağlayacak olan hem de Felsefe’den beklenen
görevleri yerine getirmede klavuzluk edecek olan şey yine bu “kendi
aklını kullanma cesareti”ni göstermekten başka bir şey değildir..
Akademik felsefede
otoritenin baş değer olarak görülmesi haklı kılınmak için dile
getirilen söylemlerin oldukça büyük bir bölümü, Felsefe’de
gelenekleşme hakkında oluyor. Felsefe’de gelenekleşmenin gerekli olup
olmadığı hususu oldukça tartışmalıdır. Batıda uzunca bir zamandır bu
konular tartışılmaktadır. Bunun tartışılması da çok doğaldır. Ancak
bizde asıl sıkıntı şu: acaba nasıl bir gelenekleşme isteniyor? Örneğin
Berlin Üniversitesi’de yerleşik gelenek Alman filozofları (Kant,
İdealist Okul, Yeni Kantçılar vd. filozoflar) üzerine oturmuş
durumdadır. Ya da Cambridge’deki yerleşik gelenek, analitik felsefe
geleneği (Frege, Wittgenstein, Russell, Austin vd. filozoflar) üzerine
oturmuştur. Batıdaki gelenekleşmeye başka örnekler de verilebilir. Ne
var ki bizde hem “gelenekleşme”den anlaşılan şey çok farklı hem de
doğal olarak gelenekleşme adı altında yapılıp edilenler de yine
son derece farklı. Bizde akademik felsefe belirli kamplara bölünmüş
durumda. Bu kamplardan her biri de şahıs merkezli
gelenekleşmeye gidiyor. Batıdaki mevcut gelenekler içinde yer alan
filozoflara onlarca örnek gösterilebilir. Bu geleneklerin temellerini
atanların izinden şu ya da bu şekilde yürüyen birçok isim
sıralanabilir. Bizde ise gelenekleşmeler belirli bir şahsın adı ön
plana çıkartılarak yapılmak isteniyor, bu da felsefeci ya da filozof
yetiştirme amacını değil, tam anlamıyla birer mürit yetiştirme
amacını güdüyor. Batıdaki mevcut gelenekler içinde yer alanlar
arasında çok seslilik karşımıza çıkarken, bu durum gelenekleşme
olgusunun kendisine bir zarar vermiyor, gelenekleşmeler, ana esaslar
üzerinde oluşturuluyor. Oysa ki bizde geleneklerin alanları kesin
çizgilerle çiziliyor ve bu sınırların dışına çıkılmaması telkin
ediliyor. Bu sınırların dışına çıkıldığı taktirde Felsefe adına
nitelikli hiçbir şey yapılamayacağı telkininde bulunuyor. Böylelikle
bu gelenekler içinde yetişenler o sınırlar dahilinde kalmaya mahkum
edildikleri gibi, aynı şekilde de eğer bu sınırlar dahilinde kalınacak
olursa, kendi imgelerine de sahip çıkmış olacaklarına, kendi
imgelerini doğrulamış olacaklarına ve bu bakımdan da nitelikli bir
insan olacaklarına inandırılıyor. Böylelikle de bizdeki gelenekleşme
çalışmaları, “hocanın dersini yineleme”nin ötesine geçmiyor. Geçmesine
de izin verilmiyor. Çünkü akademik felsefe içinde akademik yaşama
ilişkin üst rütbeleri ellerinde bulunduranlar yalnızca Felsefe’ye
kurumsal bir kimlik kazandırma yaftası altında yürüttükleri
çalışmalarla bunun değişmesinin olanaklı koşullarını ortadan
kaldırıyor.
Felsefe’ye en çok
ihtiyaç duyulan şu günlerde, onun icra edildiği sanılan yerlere ona
daha büyük bir ihtiyaç duyulmakta. Buna karşılık akademilerde yapılan
Felsefe dersleri bu ihtiyacı karşılayamadığı gibi birçok bakımdan
büyük yanlışlıklara ve iğrençliklere sahne oluyor. Buna son verebilmek
için bir dizi önemli sakıncanın ortadan kaldırılması gerekiyor. Aslına
bakarsanız kimi akademiler gerçek anlamda felsefe yapmayı hiçbir
biçimde sağlayamayan ve hatta bir dizi yanlışın kaydedilmekte olduğu
kurumlar hâline gelmiş. Bu bakımdan öncelikle, hakiki anlamda felsefe
yapabilmek için uygun zeminlerin yaratılması, zamanımızda hakiki
anlamda felsefe yapılmasının önünü açacaktır. Ancak benim burada
kastettiğim şey, örneğin sınıflardaki öğrenci sayısının azaltılması
gibi sıkıntılar değil. Benim kastettiğim şey, akademilerdeki “hocamıza
saygı” gibi düsturların neden olmakta olduğu sıkıntıların aşılması
için uygun zeminlerin yaratılmasıdır. Akademilerde “hocamıza saygı”
düsturu, gerçek anlamıyla felsefe yapmayı engelliyor. Bu düstura bağlı
kalan akademisyenler, hocalarının kitaplarına bir tür “kutsal kitap”
muamelesi yaptıkları için hiçbir biçimde sorgulamayan, eleştirmeyen,
asla düşünmeyen, yalnızca ezberlemeye koşullandıran “felsefeciler”
yetiştiriyor. Bunu yaparken savundukları şey de temelde şu: “Felsefe
zaten birşeyleri aramaktır, hocamız da bu şeyleri zaten arayıp
bulmuştur. Bu bakımdan bize düşen görev, onun derslerini
yinelemektir.” Zamanımızda akademik felsefe, tiyatro idollerinin
üretim merkezi olarak iş görmekte. “Hocamıza saygı” düsturuyla
gelenekler yerleştirilmek istenmekte ve bu gelenekler içinde
“alternatifler”e, “değişik renkler”e katiyetle hiçbir değer
verilmemekte. Oysa ki Felsefe’de gelenekleşme, “hocamıza saygı”
düsturuyla olacak bir iş değildir. Üstelik onların bu düşünceleri
tipik bir Ortaçağ Hıristiyan zihniyetini yansıtıyor. Ortaçağ
Hıristiyan filozofları da Aristoteles’in hakikat’i bulduğuna
inanıyor, kendilerini de Aristoteles’in öğrencisi konumuna sokuyordu.
Bu da Felsefe’yi artık tamamen dogmatik bir hâle getiriyordu.
Skolastikler, Felsefe’den beklenen görevlerin yerine getirilmesini
sağlamak yerine, Kilisenin kendi üzerine yüklediği görevleri
karşılamak için Felsefe’yi, teolojinin hizmetçisi konumuna
getiriyordu. Bugün de akademik felsefe, Felsefe’yi, uluslar arası bazı
çevrelerin hizmetçisi konumuna getirmiş durumda. Hal böyle olunca da
Felsefe dersleri layıkıyla yapılamıyor.
Felsefe derslerinin
ne şekilde yapılması gerektiği konusunda elimizde aslında son derece
sağlam bir kaynak var: Platon’un felsefi mirası. Platon’a göre filozof
olmak ve dolayısıyla da felsefe yapmak isteyen bir kimse, belirli bir
yolu yürümek zorundadır. Ancak belirli bir yürüyüş sonucunda belirli
bir ustalığa erişecek olan bir kişi, henüz genç yaşta kendisini, daha
önce o yolu yürüyüp arkada bırakmış bir filozofa teslim etmelidir. Bu
filozof o kişinin “idealara” (bunlara nelik bilgisi
dememiz yanlış olmaz..) ulaşmasını sağlayacaktır. Onlara ulaştığında
kişide hakikat sevgisi ortaya çıkar ve bunun
aracılığıyla bir daha idealara bakmaksızın hiçbir işe koyulmaz,
yaptığı her işte ideaları “temaşa ederek” doğru yoldan asla ayrılmaz.
Bu tutum onu usta hâline getirir.
Ne var ki felsefe
tarihinde henüz daha Platon’un ölümünün hemen ardından bu yöntem
unutuldu. Platon’un okulunda kendisinden sonra ders veren hocalardan
itibaren bu yöntem bir tarafa bırakılarak “hocanın dersini yineleme”
anlayışı getirildi. Aynı durum öğrencisi Aristoteles’in kendi okulu
olan Lyse’de de geçerliydi. Bu iki büyük filozofun ölümünün ardından
Greklerin bir daha hiç bu kadar önemli filozoflar çıkartamamış
olmasının önemli nedenlerinden biri de, sanırım verilen Felsefe
eğitiminin kendisinden kaynaklanmaktaydı. Felsefe derslerinin dogmatik
bir hal almaya başlaması ve Felsefe tartışmalarının taşımak zorunda
olduğu dinamik yönlerinin hesaba katılmaması, Felsefe sorunlarının
ayağını yerden kesiyor.
“Hocanın dersini
yineleme” anlayışı daha sonraları Skolastik dönemde en uç noktaya
taşındı. Artık tamamen okullarına kapanmış, zamanının problemlerine
duyarsız kalmış, işleri güçleri sabahtan akşama kadar kılı kırk
yararcasına çıkarım üstüne çıkarım yaparak birtakım şeyleri Kilisenin
üzerlerine yüklediği ödevler uyarınca elden geçiren Skolastik dönem
filozofları, aslında Felsefe eğitiminin nasıl olmaması
gerektiğini en açık örnekleriyle ortaya koymaktaydı.. Bu
filozoflara en büyük tepki de Bacon’dan gelmişi. On yedinci yüzyıla
girişte F. Bacon, Novum Organum’unda geliştirdiği
“idoller eleştirisi”yle başka birçok şeyi de eleştirdiği gibi, aynı
şekilde de akademik felsefeye yoğun ve sonuna kadar haklı olduğuna
inandığım müthiş bir saldırıda bulunmuştu:
Bacon’a göre insan
zihni, yeteri kadar aydınlanmış bir kimsede doğru yolu kendi başına
bulabilir, ancak aydınlanmamış zihinlerde kendi hâline bırakıldığında
idoller onu doğru yoldan uzaklaştırır (age. 21. önerme). İdol
Eski Yunancadaki eidolon’dan gelir: eidolon ise eido
sözcüğünden. Eido sözcüğünün semantik karşılığı, “olmayan bir
şey”dir. Eidolon ise “yanlış tasarlamak” biçiminde
düşünülebilir. Bu sözcük Almancaya “tasarım”, “yanlış olarak”, “hayali
olarak” biçimlerinde geçti.. Bacon’a göre aydınlanmamış zihinlerde
aktif bir biçimde bulunan bu idoller doğru bilgiye ulaşmak için
kendilerinden kurtulmak zorunda olunan şeylerdir. Bu idoller salt
aydınlanmamış zihinler için de değil, aynı zamanda tüm bilimler için
de zararlı sonuçlar doğurabilir. (age. 38. önerme)
Bacon’a göre dört tür
idol var: soy idolleri, mağara idolleri, çarşı- pazar idolleri ve
tiyatro idolleri. Bunlardan soy idolleri, insan doğasında bulunan
idollerdir; insan “anlamsız bir biçimde” şeylerin ölçüsü olduğunu
düşünür ve hem duyularının hem de zihninin bütün algılarının kaynağı
olarak evreni değil, kendisini gösterir ki bu da soy idollerini
yaratır (age. 41. önerme). Mağara idolleri bireysel idollerdir; her
birey ya kendi tekliğini sağlayan yaradılışından ya eğitimi ve diğer
kişilerle olan ilişkilerinden ya okuduklarından ya hayranlık ve saygı
duyduğu kişilerin otoritelerinden ya da zihninde meydana getirdiği
farklı etkilerden dolayı kendi bireysel mağarasına sahiptir ve olup
bitenleri bu mağaradan süzen ışık eşliğinde görür ki bu da mağara
idollerini yaratır (age. 42. önerme). Çarşı-pazar idolleri ise
insanların birbirleriyle olan ticari ve toplumsal ilişkileri sırasında
oluşan idollerdir, insanlar dil aracılığıyla anlaşır, fakat kimi
kelimeler çoğunluğun istediği gibi biçimlenmiştir ve zihin için
şaşırtıcı bir engel olan kelimelerin kötü ve uygunsuz yapılanması
sonucu zihinde bu idoller ortaya çıkar (age. 43. önerme). Tiyatro
idollerine gelince: bunlar birtakım felsefe sistemleri ve çeşitli
türden dogmalar aracılığıyla insan zihnini saran idollerdir, kusurlu
ispat kurallarından kaynaklanır ve bu idoller kurgusal ve tiyatrovari
bir dünya yaratarak göz önüne serilen ve canlandırılan bir çok oyunda
olduğu gibi şimdiye kadar kabul edilen ve tasarımlanan tüm felsefe
sistemleri ve dogmalar tarafından insan zihnine yerleştirilir (age.
44. önerme).
Bacon’un Felsefe
eğitiminin nasıl olması gerektiğine (de) ışık tutan bu değerli
fikirlerini zamanımızda tekrar tekrar anlamaya koyulmalıyız.
Zamanımızda akademik felsefe, yeni tiyatro idolleri yaratıyor. Bu
tiyatro idolleri “hocamıza saygı” düsturundan oluşuyor ve şahıslar
üzerine odaklanılarak ders yapılıyor. Zamanımızdaki tiyatro
ideollerine konu olan şahısların kullandığı kavramlar, zamanımızın
moda olan kavramlarıdır. Bunlara en açık örnekler: liberal demokrasi,
insan hakları, insanın onuru, etik değerler vb.. Bu kavramlar da
genellikle uluslar arası çevrelerde tam da bu çoğunluğun istediği
biçimde biçimlendirilmiş kavramlardır. Bu kavramlarla akademik
felsefe, kendi öğrencilerine yeni çarşı-pazar idolleri
kazandırmaktadır. Bu çarşı-pazar idollerinin birer mutlak hakikatmiş
gibi gösterilmesi neticesinde pek çokları bu aldatmacalara inanıp bu
sözde hakikatler üzerine yaşamlarını bina etmenin yollarını
aramaktadır ki bu da zamanımızda kişilerin pek çok yeni mağara idolüne
sahip olmasına neden olmaktadır. Bu mağara idolleri de yeni nesillere
aktarıldığından dolayıdır ki zamanımızın soy idolleri bu temeller
üzerinde şekillenmektedir. Zamanımızda bu idollere sahip olanlar
anlamsız bir biçimde “şeylerin ölçüsü”nün bu tiyatro idollerine konu
olan şahısların olduğunu sanarak yaptıkları çalışmaları, verdikleri
demeçleri, aldıkları kararları ve daha bir çok şeyi, bu şahısların
dogmalarına dayandırmak ihtiyacı içine girmektedir. Bu yaptıkları da
yine ve aslında, akademik felsefenin sefaletini en açık biçimde
görmemizi sağlamaktadır. Akademik felsefe, nitelikli felsefecilerin ya
da filozofların değil, kafası idollerle dolu olarak iş görecek
vasıfsız felsefe hocalarının yetiştirilmesine ihtiyaç duymaktadır ve
kendi meşruiyetini de yine bu hocaların vasıfsız çalışmalarıyla
sağlamaya koyulmaktadır. Zamanımızın, birilerinin çıkıp da Platon’un
o eşsiz felsefi mirasını hatırlatmaya ihtiyacı vardır ve ancak bu
yolla akademik felsefenin oluşturageldiği ve empoze ettiği idollerin
yıkılışına hizmet edilebilir.. Ancak böylelikle Felsefe dersleri de
layıkıyla yapılabilecektir. Bu bakımdan en gerekli şey: idolleri
yıkmaya çalışmak ve bunların yarattığı sefilliğe son vermeyi amaçlamak
olacaktır.
Ne var ki işler hiç
de kolay değil. Akademik felsefe kendisine hızlı bir biçimde mürit
kadrosu oluşturmakta ve köklenmektedir. Bunların sağlandığı kurumlarda
akademik hiyerarşilerde yükselmek için yapılması gereken işler, ahbap
çavuş ilişkisi içinde ilerlemektedir. Aykırı seslere en ufak bir
tahammül bile gösterilmemekte, onlar üzerinde müthiş bir akademik
faşizm uygulanmaktadır. Bu kurumlarda egemen sistem içinde akademik
faşizmle mücadele etmenin önü tıkanmaktadır. Akademik faşizmin egemen
olduğu kurumlarda hakiki anlamda felsefe yapmak için gerekli bulunan
asgari özgürlük ortamının sağlanamaması bir tarafa, bunun sağlanması
durumunda “hoca”mıza küfür etmiş oluruz anlayışı egemendir. Ahbap
çavuş ilişkisi içinde üst konumlara gelmiş bulunan akademisyenler, bu
tür bir ortama zaten ihtiyaç yoktur sayıltısı içindedir, çünkü “hoca”
zaten hakikati ortaya koymuştur, bunun sorgulanacak bir tarafı da
kalmamıştır (!!!). Böylelikle akademiler belli şahısların kendi
egolarını tatmin ettikleri yerler hâline geliyor. Kendilerine kürsü
hediye edilen akademisyenler Nietzsche’nin diliyle söylersek
eldivenle okunacak kitaplar yazıp şu an mevcut
bulunan durumun mimarları arasına giriyor. Bunlara seyirci kalmak
istemeyen öğrencilerin durumu da genel olarak şu:
Akademik felsefe aklı
başında öğrencileri, sistem içinde hiyerarşinin tepesindekilere itaate
zorluyor. Bu tür öğrencilere en sık olarak söylenen şey şudur: “sen
iyi bir öğrencisin, mutlaka akademisyen olman gerekiyor, başka bir
alana yönlendirilirsen harcanmış olursun, senin gerçek anlamda tek
seçeneğin, akademisyen olmaktır”. Buna benzer söylemlerle yapılmak
istenen de gerçekte şu: bu öğrenciler başka bir seçeneklerinin
olmadığına inandırılıyor ve sistem içine çekilerek sistem için yararlı
olmaya zorlanıyor. Örneğin bizim ülkemizde felsefe bölümü
öğrencilerinin, felsefe grubu öğretmenliği yapmaktan başka herhangi
bir seçeneğinin “teknik” olarak bulunmadığı hep telkin edilir, eğer ki
kendi alanına ilişkin birşeyler yapmak istemiyorlarsa. Hatta işin
ayrıntısı bir tarafa, yine “teknik” nedenlerle bu öğretmenlik işinin
bile çok zor temin edilebileceği sürekli telkin ediliyor. Bu yolla
Felsefe alanında bireyler yapmak isteyenlerin tek şansının ancak
akademiler olduğu bilinçli bir biçimde zihinlere kazınmaktadır.
Böylelikle bu kimseler önce şunu düşünüyor: “bu sistemden şikayet
etsem de en azından bunu değiştirebilmem için bile bu sistem içine
girip önemli bir mevkiye kadar yükselmem şart. Mevcut şartlar altında
beni kimse dikkate almaz”. Ne var ki sistem içinde kalınarak sistemle
mücadele edilmez. Sistem önünde sonunda kişileri bir örümcek ağı gibi
içine alır ve yutar. Kişilerde bulunan sistem karşıtlığı giderek
törpülenir ve sonunda kişiler, sistemin en önde gelen
uygulayıcılarından biri olup çıkar. Ne var ki artık önceden sahip
oldukları vasıfları da tamamen yitirmiş bir biçimde...
*
“Bir büyülü değneğim
olsa; ...” gibi tümceler kurarak zamanımızı hoş fantezilerle geçirmeye
hiçbirimizin hakkı yok, eğer ki akademik felsefenin sefaletini görüp
de buna seyirci kalmak istemiyorsak. Felsefe’nin o eski günlerindekini
saltanatını sürmesine vesile olmak istiyorsak, akademik felsefenin
iplerini çekmenin vakti çoktan gelmiştir. Bunu başarmak için mücadele
etmek, Felsefe’ye gönül vermiş herkesin üzerine vergidir. Bu vergiyi
ödemek adına birşeyler yapmak için daha fazla geç kalmadan haydi iş
başına...
***
|