Sitemizi sık kullanılanlara ekle Giriş Sayfası Yap Sitemizi Arkadaşlarınıza Önerin
 

 YAZAR HAKKINDA GENİŞ BİLGİ VE ESKİ YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

AB’nin Dünü ve Bugünü

ÖZGE GÖKDEMİR 


Tarihi incelediğimizde; AB düşüncesinin II. Dünya Savaşı’ndan sonra birden bire ortaya çıkan bir düşünce olmadığını, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’ndan Napolyon’a kadar bu fikrin her daim Avrupa’da olduğunu görürüz. Ortaçağlardan itibaren, Avrupa’da bulunan birçok bilim adamı, düşünür, asker ve din adamının, Avrupa’daki krallıklar arasında süren kanlı savaşların ve doğurduğu olumsuz sonuçların, ancak ve ancak Avrupa kıtasında bir Avrupa Birleşik devletleri oluşturarak engelleneceğine inandıklarını görürüz. Birkaç örnekle açıklarsak;[1]

Jean-Jacques Rousseau, "Jugement sur la Paix perpetuel-le" (Daimi Barış Üzerine Yargılama, 1782) adlı eserinde, prensler federasyonu veya konfederasyonunu öngörür,Emmanuel Kant, 1795’te kaleme aldığı "Pour la Paix per-petuelle " (Sonsuz Barış Üzerine) adlı eserinde ,sadece ve sadece cumhuriyetçi rejimlerin barışı getirebileceğini belirtir ve de yazıda bütün ülkelerin biraraya gelerek ulusların barış içinde yaşamasını sağlayacak böyle bir birliğin kurulması gerektiğini belirtmiştir,Ardından da Kant’ın düşüncelerini takip eden, Claude Henri de Saint-Simon ile karşılaşırız. Fransa ve İngiltere Parlamentoları'na (1814) hitap eden "De la Reorganisation de la Societe Europeenne" (Avrupa Toplumunun Yeniden Organizasyonu) başlıklı bir metinde, Saint-Simon, bir Fransa-İngiltere hattı olarak adlandırabileceğimiz, bir Avrupa Parlamentosu ile başka parlamenter rejimlere yönelik genişlemeye çağıran bir konfederasyonu öngördüğünü görürüz.

 

Victor Hugo ise, 1849 Barış Kongresi’nde  Avrupa Birliği düşüncesini şu sözlerle dile getirmişti;[2]

“Şahsi şerefinizi ve farklı vasıflarınızı kaybetmeden, birgün Avrupa kardeşliğini kuracak ve üstün bir birliğin temelini atacaksınız.”

1834'te Genç Avrupa Derneği'ni kuran Guiseppe Mazzini,1857'de gelecekteki "Devletler Avrupası"nın haritasını çizmiştir.

 Bu düşünürlerin inandıkları ve düşledikleri ‘’barışçıl’’ girişimleri karşısında daha çok ‘’hegomonik’’ ve ‘’zor kullanılarak’’ yapılan girişimlerde ise Hitler ve Napolyon ile karşılaşırız.[3]

 

            AB düşüncesi en çok ise, II.Dünya Savaşı’nın çok acılı deneyiminden sonra Avrupa'nın gündeminde o zamana kadar görülmemiş bir düzeyde etkili olmaya başlamıştır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan olumsuz siyasi ve ekonomik manzara şöyle idi. Savaştan sonra kıtadaki devletler adeta çökmüş, Avrupa uluslararası sistemde oynadığı başrol oyunculuğunu kaybetmişti. Onun yerine artık başrolü Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyetler Birliği (SSCB) almış idi. Churchill’in çoğu konuşmasında dile getirdiği gibi; ‘’Avrupa demir bir perde ile ikiye bölünmüş’’, doğu, kollektivist sisteme dahil olmuş merkezi planlamaya dayalı bir kalkınma programı tatbik etmeye başlamıştı. Dönemde oluşan hem siyasi hem ekonomik konjonktür (özellikle Avrupa’nın SSCB’den aldığı askeri tehdit karşısında), kurucu devletlerin egemenliklerinin bir kısmından vazgeçerek, bir Avrupa Topluluğu (AT) kurmaya sevk etmiştir. İşte bu yüzdendir ki günümüzde, AB’yi diğer tüm birlik hareketlerinden ayıran temel özellik, hükümranlık haklarının birliğin uluslarüstü (supranasyonel) kurumlarına tamamen üye devletlerin kendi istekleriyle devridir.[4]

             Winston Churchill, 1946 yılında Zürih Üniversitesi’nde “Avrupa Uyan başlığı altında yaptığı bir  konuşmada, “Birleşik Avrupa” fikrini ilk kez ortaya koymuş, dönemde yaşanan Almanya ve Fransa çekişmesini ancak ve ancak bir federal oluşumla yok edilebileceğini ve İngiltere’nin bu oluşturulacak birlikte, dışarda kalması gerekliliğini konuşmasında çoğu kez dile getirmiştir. Bu bağlamda oluşan “Birleşik Avrupa” fikri zaman geçtikçe hızlanmış ve gelişmiş, 1948’de de La Haye Kongresi sonunda Avrupa Konsey’inin kurulmasına neden olmuştur. La Haye Kongresinde Churchill aynen şöyle bir kanaat getirmişti;[5]

‘’Moral gücüyle insanlığın saygı ve şükranını kazanacak, fizik gücüyle diriliğini bozmaya yeltenenlere böyle bir hakkı tanımayacak bir ‘’Birleşik Avrupa’’ kurma görevini yüklenmeliyiz. En büyük dileğim, her milletten kadın, erkek , herkesin Avrupalı olmayı kendi ülkesine bağlılık kadar önemsediği ve bu geniş toprak parçasının her yerinde kendi evindeymişçesine rahat ettiği bir Avrupa görmektir.’’ bGörüldüğü üzere Avrupalılık ruhunun açıkça belirtildiği bu konuşma aslında bugün Avrupa Konseyi’nin Strazburg’daki binasının duvarındaki asılı bir haritanın üzerinde yazanların çıkış noktasıdır. Duvardaki sözler şu şekildedir;[6]

 “ Avrupa Konseyi Avrupalılık ruhunu  yaratmıştır.  

   Avrupalılık ruhu, sınırları yok etmektedir.

   Avrupa halklarının sağ duyuları onları hür kılacaktır.’’

 Döneme damgasını vuran bir diğer olay ise İngiltere’nin federalizmden yana olmayan tavrı ve bu bağlamda desteklediği parlamenter yapı ve halk oylaması gerekliliği ile her ne olursa olsun federalizme götürecek hareketten yana olan ülkeler arasında yaşanan gerginlik olmuştur.[7]

 Bu dönemdeki en önemli düşünürlerden olan ve Birleşik Avrupa’nın fikir babası olarak bilinen Jean Monnet, (Kendisi aynı zamanda planlama uzmanı ve Avrupa Kömür Çelik Birliği’nin 1952-1955 dönemi başkanıdır) Avrupa’daki kıyasıya süren rekabetin er geç askeri alana yayılabileceği düşüncesi ile oluşacak sorunun bir tür siyasi birlik ile çözümlenebileceğini öngörmüştür.

Mayıs 1950’de Monnet’ten etkilenen Fransız Dışişleri Bakanı Robert Maurice Schuman, bakanlığın aynalı salonunda, tarihte ‘’Schuman Planı’’ olarak adlandırılan bir öneri dile getirmiştir. Bu öneri şu cümleyi özetlemekteydi;[8]

‘’Supranasyonel (uluslarüstü) nitelikli , Alman – Fransız merkezli kömür ve çelik üretimi örgütlenmesi gerekmektedir.’’

1.1. Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü

            Avrupa’daki bütünleşme düşüncesi, o dönemde bir başka ülke tarafından da desteklenmekteydi. Bu devlet, dönemin başrol oyuncularından olan ABD idi. ABD’nin Marshall Planı çerçevesinde Avrupa’nın yeniden inşaası için sağladığı Marshall Yardımları, ABD’nin desteklemesini doğrular nitelikteydi.

II. Dünya Savaşı'nın bitişiyle beraber, ABD, kendi çıkarlarına uygun  barış planları hazırlamayı düşüyordu. Batı Avrupa'yı elinde bulunduran ABD, savaş sonrası Avrupa'yı düzenli ve istikrarlı işleyen yeni bir iktisadi sisteme kavuşturmak zorundaydı. Amerika'nın önderliği altında kurulacak olan bir düzen, ekonomilerin güven duyacağı bir pazar olabileceği gibi yeni Batı ittifakının da kuvvetli bir siyasi unsuru olacaktı. Bu sebeplerle Amerika, Avrupa'nın düşüşünden yararlanarak ona belki de çoğu iktisatçıdan duyduğum ilk  "kuvvet aşısı"nı yapmak istemekteydi. İlk teklif ABD Dışişleri Bakanı Georges C. Marshall tarafından yapıldı. Harvard Üniversitesinde 5 Haziran 1947 tarihli mektubunda Marshall, Avrupa'nın kurtarılmasından söz ederek ve bunun ancak "ekonomik alanda bir  işbirliği" ile sağlanacağından bahsediyordu. Ayrıca savaşın yaralarını da sarmak gibi  insani esaslara dayanan bu teklifi Batı Avrupa ülkeleri içinde bulundukları ekonomik durumu da gözönüne alınırsa gözardı edemeyecek durumunda değillerdi. Avrupa'nın iki kuvvetli ülkesi olan İngiltere ve Fransa bu çağrıya uyarak Paris'te birleştiler ve bu teklifi görüşmek üzere çoğu Avrupalı ülkeleri toplantıya davet ettiler. Toplantının esası, Marshall'ın teklif ettiği ekonomik yardımların kabul edilip edilmemesi ve de bu yardımların çeşitli Avrupa ülkelerine nasıl dağıtılacağının tespiti idi. Bunun yanında, toplantıya katılan bu ülkelerin "ekonomik işbirliği" şartları ile ayrıca her ülkenin ulusal  programları belirleniyor ve bir karara bağlanıyordu. Paris toplantısı, 17 ülkenin ortak imzalarıyla kabul edilen "Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OECE)" nın doğmasıyla son buldu .İşte bu dönemde alınan bu yardım fonlarının ne şekilde kullanılacağı konusunda öneriler getirmek üzere kurulmuş olan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü, AB’nin kuruluşuna öncülük eden ilk kuruluş olmuştur.[9]

1.2. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (European Coal and Steel Community-AKÇT)’yi kuran Paris Anlaşması, Paris’te imzalanmış ve 23 Temmuz 1952 yılında yürürlüğe girmiştir. AKÇT, üye devletlerin kömür ve çelik sektörlerinin düzenlenmesinden sorumlu tutulmuştur. Bu sorumluluklar; üretim miktarlarının, fiyatların ayarlanmasını, yapısal düzenlemelerin yapılmasını, işçilerin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirmesidir. İşçilerin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi çalışmaları içerisinde, işçilerin konut yapımına para yardımını öngören bir konut programı mevcut idi.[10]

1.3. Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu

AKÇT baz alınarak, ekonomik bir bütünleşmeye ağırlık veren AT, bir adım daha ileri giderek bu kez de ekonominin bütün sektörlerini kapsayacak nitelikte bir bütünleşmeye yönelik çalışmalara ağırlık vermişlerdir.

Bu fikir yönündeki çalışmalar çerçevesinde, Batı Avrupa Ülkelerinin dışişleri bakanları, İtalya’nın Mesina şehrinde 1 Haziran 1955 yılında toplandılar ve AKTÇ ile başlayan ekonomik işbirliğin genişletilmesi doğrultusunda, dönemin Belçika Dışişleri Bakanı Paul Henri Spaak başkanlığında bir komisyonca yürütülen çalışmalar ve görüşmelerin sonrasında, Avrupa’nin enerji meselesini Enerji sorununu incelemek ve gelecekte nükleer bir güce erişebilmek için bir Atom Enerjisi Topluluğu kurulması konusunda birleştiler ve AB’ne öncülük eden üçüncü kuruluş olan, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) 1956’da kuruldu.

1.4. Roma Anlaşması Ve Avrupa Ekonomik Topluluğu

AB’nin kurulma aşaması oldukça sancılı geçen ve iki ülkenin görüş ayrılıkları ile tarih sahnesine damgasını vuran dönemdir. Ekonomik birleşme oluşmasını isteyen ülkeler arasında olan ve batıda birleşmeyi önemseyen Fransa, Gümrük Birliği öngörürken ; İngiltere daha çok Serbest Ticaret Bölgesi oluşturma istemiyle hareket etmekteydi bütün bunlara rağmen, altı Avrupa ülkesi (Batı Almanya, Fransa, Belçika, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda) refah seviyelerinin arttırılması düşüncesi ile 25 Mart 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) kuran anlaşma olan Roma imzalanmış ve anlaşma 1 Ocak 1958’de yürürlüğe girmiştir.[11]

AB’nin hedefi ve bu hedefe ulaşmak için koşullar, 378 sayfadan oluşan anlaşmada şöyle belirtilmiştir:[12]

‘’Topluluğun görevi, ortak pazarın kurulması ve üye devletlerin ekonomi politikalarının giderek yaklaşması yoluyla topluğun bütünü içinde ekonomik       etkinliklerin uyumlu olarak geliştirilmesini, sürekli ve dengeli bir yayılmayı, artan istikrarı yaşam düzeyinin hızla yükseltilmesini ve birleştirdiği devletler arasında daha sıkı ilişkileri gerçekleştirmektir. (Madde 2)

Bir önceki maddede belirtilen amaçlara ulaşmak için , işbu anlaşmayla öngörülen koşullarda ve tempoda topluluğun etkinliği şunları içeririr:

     1-Üye devletler arasında, malların giriş ve çıkışlarında gümrük vergilerinin, miktar kısıtlamalarının ve eş etkili tüm diğer önlemlerin kaldırılması,

     2-Üçüncü ülkeler karşısında ortak gümrük tarifesinin ve ortak bir ticaret politikasının belirlenmesi,

     3-Üye devletler arasında, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımını engelleyen unsurların kaldırılması,

     4-Tarım alanında ortak politikanın tespiti,

     5-Ulaşım alanında ortak bir politikanın oluşturulması,

     6-Toplulukta rekabetin bozulmamasını sağlayan bir düzenlemenin kurulması,

     7-Üye devletlerin ekonomi politikalarının eşgüdümünü ve onların ödemeler dengesindeki bozukluklara çare bulmayı sağlayan yöntemlerin bulunması,

     8-Ortak Pazar işleyişinin gerektirdiği sürece, ulusal yasaların birbirine yaklaştırılması,

     9-İşçilerin istihdam imkanlarının iyileştirilmek ve yaşam düzeylerinin yükseltilmesine katkıda bulunmak amacıyla bir Avrupa Sosyal Fonu’nun kurulması,

    10-Yeni kaynakların bulunması yoluyla topluluğun ekonomik gelişmesini kolaylaştırmaya yönelik bir Avrupa Yatırım Bankası’nın kurulması,

    11-Ticari değişimi arttırmak, ekonomik ve sosyal gelişme çabasını ortaklaşa sürdürmek amacıyla denizaşırı ülke ve bölgelerin birleştirilmesi.’’

 

            Bu anlaşmada üretim sürecinde dört temel faktörün (malların , hizmetlerin, emeğin ve sermayenin) serbest dolaşımı gerçekleşecekti. Yani üye ülkelerin ekonomileri, malların hiçbir biçimde gümrük vergisi veya benzeri bir vergi ödemeksizin ve başka engellerle karşılaşılmaksızın, serbestçe alınıp satıldığı, iş kurma ve hizmet sunma özgürlüğünün bulunduğu, sermaye ve paranın serbestçe hareket edebildiği, işçilerin serbest olarak çalıştığı bir Ortak Pazar içerisinde, aşamalı bir şekilde (1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren Roma Anlaşması, gümrük birliğinin, her biri dörder yıl sürecek olan üç aşamadan geçilerek kurulmasını öngörüyordu) 1969 yıl sonuna kadar birleştirilecekti. 1 Temmuz 1968 yılında üye ülkelere ‘’ortak gümrük tarifesi’’ uygulaması başlatılmıştır. 1969 yılına gelindiğinde sadece malların serbest dolaşımını planlanandan önce 1968’de kuran AB, geriye kalan diğer üç üretim faktörünün, yani hizmetlerin, sermayenin ve işgücünün serbest dolaşımına ilişkin ilerleme kaydedememişti.

             AB’de emeğin serbest dolaşımı olan, üye devlet vatandaşlarının istedikleri ülkeye yerleşme (aileleriyle birlikte) ve burada çalışma özgürlüğüne erişmeleri ,1969 yılının sonuna doğru gerçekleşmiştir.

            Ortak politikalar oluşturma yönündeki adımlar (Ortak Tarım ve Rekabet Politikaları haricinde) başarı kaydetmemiştir. Tam olarak başarı, sermayenin serbest dolaşımı, 1980’ler itibariyle elde edilmiştir.

1.5. Avrupa Topluluğu

AEY, AKTÇ ve EURATOM, 1 Temmuz 1967’de Avrupa Topluluğu (AT) adı altında birleştirilmiş ve Avrupa tarım ürünlerine yönelik gümrükler kaldırılarak Avrupa tarım sektörü oluşturulmuştur. Dönemdeki ekonomik birleşmeden ziyade bir de siyasi birleşmedeki duruma bakarsak; Avrupa Siyasi İşbirliği Örgütü’nün (ASİ) kurulması ile karşılaşırız. Avrupa’daki ülkeler ortak bir dış politika izleme (dönemde her ülke ferdi bir dış politika izlemekteydiler) ve siyasal bir bütünleşme sağlamak için bir çok girişimlerde bulunmuşlardır. ASİ; bu hususta önemli bir atılım olmuştur. Üye devletler arasındaki ulusal sorunların ve birliğin çıkarlarını oluşturan dış ilişkilerin, işbirliği ve dayanışma içinde yürütülmesini sağlamıştır. Fakat , AT Hukuku dışında kalan bir mekanizma olan ASİ, bağlayıcı özelliğini 1987 yılında  imzalanan Avrupa Tek Senedi Anlaşması (ATS) ile kazanmıştır.

            Dönemde yayınlanan ’’ Beyaz Kitap ‘’ ile, Ortak Pazar kurulmasındaki engellerin[13] kaldırılması belirli bir zamana bağlanmış idi. Bu programa hukuki dayanak yok idi. Aynen ASİ’nde olduğu gibi ATS Beyaz Kitap’a da hukuki bir dayanaklık getirmiştir.

            ATS, ekonomik ve parasal bir birlik oluşturma sürecini başlatmıştır. Görüldüğü üzere ATS 1987 yılında yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi, Roma Antlaşması’nın iktisadi nedenlerle gözden geçirilmesi sonucunda oluşmuş ve Avrupa’nın bütünleşmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Dönemde yayınlanan raporlarda da hep bu husus üzerinde durulmaktaydı. Özellikle yayınlanan Cecchini Raporu şunları söylemekteydi;[14]

‘’İç pazarın gerçekleşmesinin Toplulukta orta vadede 17-250 Milyar ECU tutarında bir ekonomik büyüme, en az 2 milyon kişilik istihdam artışı ve tüketici fiyatlarında %6’ya varan düşüş sağlanacaktı’’

            ATS’nin hedeflerini kısaca özetlersek; Topluluğun kurumsal yapısında değişiklikler (karar alma mekanizmalarının kapasiteleri arttırılmıştır. değişiklikler), üye ülkeler arasında ekonomik ve sosyal koalisyonun arttırılması, bilimsel ve teknolojik alanı geliştirme politikalarının üretilmesi, toplulukta eşitsizliklerin minimum düzeye indirilmesi, sosyal konularda topluluğun sorumluluğunun tanımlanması ve de çevre konularında AB’nin yetkilerinin belirtilmesi olarak görürürüz.[15]

            Tek Pazar hedefi gelişirken, gitgide büyüyen bir Topluluğun yönetilmesi zorlaşmış ve de Sovyetler Birliği’nin dağılmış olması, Soğuk Savaş ortadan kalkmış, Almanya birleşmiş idi. Bu gelişmeler ışığında artık Topluluğun yeniden inşa dilmesi gerekmekteydi. Hem kendisini belirtmek ve tanımlamak açısından hem de kendi gücünün gelişmesiyle yeni uluslar arası roller edinme istemiyle, Maastricht Anlaşması’nın yapılması gerekti.[16]

1.6. Avrupa Birliği   

7 Şubat 1992’de üye ülke dış işleri ve maliye bakanlarınca imzalanan Maastricht Anlaşması sonrası, Roma Anlaşması’nı en kapsamlı biçimde değiştirilmiş, Avrupa Topluluğu kimliğini Avrupa Birliği kimliğine taşımış, ekonomik mekanizmasını yanında siyasal mekanizmaları da göz önüne sermeye başlamıştır.[17] AB, bu anlaşma ile kendine üç sütunlu bir yapı oluşturmşutur. [18]

             Üç sütunlu yapı, AB’nin üzerinde oturduğu üç sütun anlamına gelmektedir. Bu sütunlar;[19]

 Avrupa Toplulukları,

Ortak Dışişleri ve Güvenlik

Adalet ve İçişlerinde Harmonizasyon (İşbirliği) olarak tanımlanmaktadır.

 Bu sütunları ayrı ayrı incelersek;

 İlk sütun, genel olarak AT‘ye bazı konularda değişik veya yeni hükümler getirmiş ve karar alma mekanizmalarını geliştiren sütun niteliğindedir. Bu sütunda zaten daha önceden kararlaştırılan ve mevcut bulunan Gümrük Birliği ve tek pazar, tarım politikası, yapısal politika ve ticaret politikası konularına ek olarak, yeni ve değişik hükümler getirilen konular ise;[20]

 AB vatandaşlığı,Eğitim ve kültür,Trans-Avrupa şebekeler,Tüketici koruma,Sağlık,Araştırma ve çevre,Sosyal politika, İltica politikası,Dış sınırlar,Göç politikası’dır.

 Bu sütunda yer alan ve en önemli unsur olan ekonomik ve Parasal Birlik oluşturmak konusunda bir takvimin belirlenmesidir. Maastricht Anlaşması bu çerçevede ilk aşama sürecinde yürürlüğe girmiş bir anlaşmadır ve de Ekonomik ve Parasal Birliğe geçiş sürecinin hukuki yapısını çizmiştir. Tek par kullanımı ve bağımsız bir merkez bankası uygulaması en geç 1999 yılında başlatılması kabul edilmiştir. Bu hedefin gerçekleşmesi için de devletlere uymaları gereken ve Maastricht Kriterleri, denen yakınlaşma kriterleri konulmuştur. Bu çerçevede atılan adımlar nihayetinde 01 Ocak 2002 yılından itibaren madeni ve banknotlar halinde Euro’nun kullanılmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. 28 Şubat 2002’de de üye ülkeler (Ekonomik ve Parasal Birliğe katılan üye ülkeler) ulusal paralarını tedavülden kaldırmışlardır.[21].

            İkinci sütun olan Ortak Dışişleri ve Güvenlik sütunu, Sosyalist Bloğun çökmesiyle beraber, ortaya çıkan gereksinmelere yönelik bir Ortak ve Dış güvenlik Politikası’nın geliştirilmesi kararına dayanmaktadır. Batı Avrupa Birliği(BAB) genişletilmiştir. Üçüncü ve on sütun olan Adalet ve İçişleri alanında işbirliği sütunu, bu alanda işbirliği yapılmasına ve bunun aşamalı olarak ortak bir politikaya döndürülmesi gerekliliğine dayanmaktadır. Göç ve iltica konuları, uyuşturucu madde kaçakçılığı ve örgütlü suçlarla mücadelede hükümetlerarası bir işbirliğine gitme kararı bu sütunu oluşturmaktadır. 

             16-17 Haziran 1997 tarihinde, Amsterdam’da üye devletlerin,  devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla, Maastricht Anlaşması’nda var olan üç sütunun daha da güçlendirilmesi ile onu tamamlayıcı ve uygulamada aksaklıklara neden olan maddeleri yeniden değerlendirilmesi için toplanması, Amsterdam Anlaşması’nın imzalanmasına neden olmuştur.

            Anlaşma, AB’ye üye devlerin dışişleri bakanlarının katılıyla 2 Ekim 1997 yılında Amsterdam’da imzalanmış ve bu anlaşma ile beraber; Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri arttırılmış, Avrupa Vatandaşlığı için yeni haklar belirlenmiş, çevre, sağlık, tüketicinin korunması, resmi belgelere ulaşım gibi konularda düzenlemeler yapılmıştır. İnsan haklarına riayet temel şart olarak belirlenmiştir. Adalet ve içişleri konusunda önemli işbirliği hedefleri belirlenmiştir. Kısacası Amsterdam Anlaşması yeni hükümler getirmekten çok, Maastricht Anlaşması’nda mevcut bulunan yapıya bazı değişiklikler getiren bir anlaşma niteliğindedir. AB’yi en son şekillendiren anlaşma olan Nice Anlaşması, AB’nde kurumsal reform şeklinde gerçekleşen, temel AB kurumlarının üye sayıları ile genişleme evresinde katılacak yeni üye sayılarının dağılımını ve kurumların yetkilerini düzenlemiştir. Anlaşmanın temel karakteristik özelliklerine bakarsak;[22] Bakanlar Konseyi’ndeki oy dengesi daha büyük ülke lehine değiştirilmiş, AB’nin o dönemde katılım müzakerelerini yürüttüğü ülkelerin katılımlarından sonra, AB’nin farklı kurumlarındaki sandalye ve oylar hakkında öngörülerde bulunulmuş,  Komisyon’a atanma prosedürü değiştirilmiş,Üye Devletlerin nitelikli çoğunluğu ile kararların kabul edildiği politika alanları genişletilmiştir. Görüleceği gibi Maastricht Anlaşması’ndan Nice Anlaşması’na kadar AB’nin şekillendirildiğini görürüz.

 1.7. AB’nin Genişleme Süreci

             AB’nin genişleme sürecine bakarsak, beş ana devre ile karşılaşırız. Bunlardan üçü Birlik adını almadan önceki döneme rastlarken, ikisi Birlik adını aldıktan sonraki döneme rastlamaktadır.

             İlk dönemi analiz eder isek, 1973 yılında AT’nin kurulmasına şiddetle karşı çıkmış olan İngiltere’nin de içinde bulunduğu üç ülkenin katılımıyla karşılaşırız. Diğer iki ülke ise Danimarka ve İrlanda’dır. Ardından 1981’de Yunanistan, 1986’da İspanya ve Portekiz, 1995’te Avusturya, Finlandiya ve İsveç ve en son genişleme dönemi olan beşinci dönemde yani 2003 yılında Çek Cumhuriyeti, Kıbrıs, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya ile AB’de üye sayısı 25’e çıkmıştır.

 

 

ÜLKE ADI

 

KATILMA TARİHİ

 

 

İngiltere, Danimarka,İrlanda

 

1973

 

Yunanistan

 

1981

 

İspanya, Portekiz

 

1986

 

Avusturya,Finlandiya,İsveç

 

1995

 

ÇekCumhuriyeti,Kıbrıs,Estonya,Macaristan,Letonya,Litvanya,Malta,Polonya,Slovakya,Slovenya

 

 

2003

Çizelge....

             Halen Türkiye, Romanya ve Bulgaristan üye olmak için bekleyen ülkelerdir.


 

[1] Bernard Cassen, “AB Genişleme Projesi: Daha Az Avrupalı”, Çev: Tülay Claude Güvenç, (Çevirimiçi) http://www.kozmopolit.com/nisan03/Diziler/bcassentr.html , 01.12.2004

 

[2] Daha detaylı bilgi için bknz. http://www.turkab.net

[3]Mustafa Fişne; “Avrupa Birliği’nin Doğuşu ve Gelişimi” , Avrupa Birliği Ortak Politikalar ve Türkiye, Ed. Dr. Muhsin Kar, Dr. Harun Arıkan, 1.bs,İstanbul,Beta Basım,Ekim 2003 ,s.58

[4] Abdülkadir Mercül; ‘’Ekonomik Parasal Birlik Sürecinde Gelişmeler Ve Türkiye’’, Tüm Yönleriyle Türkiye-AB İlişkileri, Ed.  1.Basım,İstanbul, Elif Kitabevi, Kasım 2002, s.218

[5]‘’Ulusların Bütünleşmesine Fonkisyonel Yaklaşım’’   http://www.turkab.net (20.02.2005)

 

[6] Hikmet Akgül,’’AB’ye İstiklal Marşı ile Girmek’’,Türkiye Klinikleri Dergisi,Sayı:99, s.22. 11.11.2002

[7] Cüneyt Yedigün;’’Milli egemenlik ve Supranasyonalizm İkilemi’’,Tüm Yönleriyle Türkiye AB İlişkileri,Elif Kitabevi, Kasım 2002, s.375

[8] “Ulusların..”, a.e.

 

[9] Havva Tunç; ‘’Uluslararası Ticaret, Para ve Finans’’,1.bs, İstanbul, Alfa Basım, Kasım 2004, s.169-170

[10] Tunç , a.g.e. , s.171

[11] Fişne , a.g.e. ,s.60

[12] Tunç, a.g.e. s.172-173

[13] Bu engeller ; farklı ulusal standartlar ile mali engeller olan üye ülkeler arasındaki katma değer vergisi ve özel tüketim vergisi gibi dolaylı vergilerden oluşmaktadır.

[14] Fişne, a.g.e., s.62

[15] Rıdvan Karluk, ‘’Avrupa Birliği ve Türkiye’’ İ.M.K.B Yayınları, s.65-66, İstanbul 1996

[16] M. Jopp, ‘’The Stragetic Implications of European Integration’’. The International Institude for Studies,  s-6., Londra 1994

[17] Jopp, ag.e., s-7

 [18] Fişne, a.g.e. s-62

[20] www.deltur.cec.u.int/ABCcommunity.rtf.

[21] Mercül; ‘’Ekonomik...”, a.g.e.

[22] The European Commision,” A Guide for European Citizens, Office for Official Publications of the Euroepan Communities”, Luxemburg,2001