|
YAZAR HAKKINDA GENİŞ
BİLGİ VE ESKİ YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
|
Kapitalist Sistem İçinde
Hümanist Etiğin Rolü Üzerine
ALKIM SAYGIN
E-Posta: alkimsaygin@mynet.com
|
|
Daha
önce bu dergide (Mart ve Nisan 2005 sayılarında) yayınlanan Etik
Üzerine ve Akademik Felsefenin Sefaleti
isimli yazılarım hakkında, bir süredir yoğun bir mail yağmuruna
tutuluyorum. Öğrencisinden polisine, bazı sivil toplum örgütleri
yöneticilerinden avukatlara varıncaya kadar, toplumun pek çok
kesiminden mailler alıyorum. Bu maillerin ortak noktası, kapitalist
sistem içinde hümanist etiğin rolü hakkında eleştiriler ve analizler
içermeleri. Bu mailleri yazan tüm dostlara, en içten duygularımla bir
kez daha teşekkür ediyorum..
Ben bu yazıda, sizlerden gelen görüşlerden birkaçını
kamuoyuyla paylaşmak ve bu meseleleri tartışmaya devam etmek
istiyorum. Ama öncelikle bir iki noktada kısa bir hatırlatma yapmakta,
sanırım fayda var:
Efendim, Etik Üzerine isimli yazımda,
zamanımızın moda kavramlarından birinin de etik olduğunu
söylemiş ve etik’in, aslında çoğu defalar yanlış kullanıldığına
dikkat çekmiştim. Hatta bir kısım etikçilerin bile, etik’i
yanlış kullandığına deyinerek, Etik ile etikler arasında bir ayrım
yapılması gerektiğini, bu ayrım yapılmadığı için de insanların, hangi
soruların cevaplarını, hangi alanlar içinde aramaları gerektiği
hakkında çıkmaza düştüklerini savunmuştum. Etik ile etikler arasında
ayrım yapmayan bir kısım etikçilerin de, bir Felsefe disiplini olarak
Etik’i, yani eylemin ne olduğunu ve eylemleri içersinde insanı
anlamaya çalışan bir Felsefe disiplini olarak Etik’i, belirli bir etik
dizgesi haline getirdiklerinden yakınmış, Etik’in, herhangi bir etik
dizgesine (yani etiklerden birine) indirgenemeyeceğine, ya da tek tek
etiklerin toplamının, Etik’i vermeyeceğine temas etmiştim. Ne var ki
bu etikçiler, yani hümanist etikçiler, Etik’i, bir değerlilik tasarımı
haline getirmiş ve ona, birtakım spesifik amaçlarla, belirli bir
misyon yüklemişlerdi. Başka deyişle, Etik’i, belirli türden bir etiğe,
yani etiklerden birine indirgemişlerdi. Bu spesifik amaçlardan en
önemlilerini, mevcut statükonun olumlanması ihtiyacı, otoritenin
yüklediği ödevleri yerine getirme kaygısı, zamanın modasına uymak
gerektiği saplantısı, yapılıp edilenlerin şu ya da bu şekilde haklı
çıkartılmaya çalışılması ve uluslararası çevrelerde itibar görme
ihtiyacı gibi temel kategorilerde ele alarak irdelemiştim. Akademik
Felsefenin Sefaleti isimli yazımda da serimlediğim gibi,
bu amaçlar doğrultusunda hareket eden hümanist etikçiler, belirli köşe
başlarına kendi çabalarıyla değil, oraları kendilerine birilerinin
hediye etmesi neticesinde geliyor ve tam da uluslararası çevrelerin
beklentileri doğrultusunda ortaya attıkları bir insan modelinin
benimsenmesi hakkında, sürekli bir propagandaya kalkışıyor. Hal böyle
olunca da, bugün itibariyle Felsefe yapıldığı zannedilen yerlerde,
aslında gerçek anlamıyla Felsefe yapılmasına mâni olunuyor, görev
yapmakta oldukları akademileri kendi şahsi mülkleri olarak gören
hümanist etikçiler, borularının öttüğü bu akademilerde, tüm işleri,
“ahbap-çavuş” ilişkileri içinde götürüyor, etraflarına iyi örgütlenmiş
bir mürit kadrosu toplayarak, sürekli bir beyin yıkama faaliyeti içine
giriyor ve uluslararası çevrelerde itibar görme amacına dönük
niteliksiz çalışmalarıyla, Felsefe’den beklenen görevleri
karşılayamayan felsefecilerin ve filozofların yetişmesine neden
oluyor.
İşte, burada özetinin özetini sunduğum bu iki yazı,
sizlerden yoğun bir ilgiyle karşılandı ve hümanist etikçilerin,
kapitalist sistem içindeki rolü hakkında yaptığınız eleştiri ve
analizlerinizi bana mail aracılığıyla ileterek, beni yoğun bir mail
yağmuruna tuttunuz. Aşağıda bu maillerden birkaçını kamuoyuyla
paylaşacağım ve bu meseleleri tartışmaya devam edeceğim..
*
Aldığım maillerden birinde Mehmet Bey şunları yazıyor,
okuyorum, iyi dinleyin: “Bir süredir yazılarınızı yakından takip
ediyorum. “Akademik Felsefenin Sefaleti” isimli yazınız, beni
gerçekten de çok etkiledi. Bu yazınızda ortaya koyduklarınız ile
“hümanist etik” hakkındaki çözümlemelerinizi kafamda sentezleyince
şunu düşünmeye başladım. Gerçekten de milli devletin ölümü hakkındaki
söylem, bir süredir devamlı kabul ettirilmeye çalışılıyor. Ama bence
aslında devletin öldüğü falan yok. Devletin milli olması, milli
çıkarlar için hareket etmesi gerektiği düşüncesi öldürülmek isteniyor.
Bunun nedeninin de şu olduğuna inanıyorum. Kapitalist sistemin,
devlete müthiş bir gereksinimi var. Bu sistem içinde uluslararası
petrol şirketleri, bir ülkeye gelip oraya çöreklenince, oralarda
kurdukları fabrikaların alt yapı hizmetleri, ürünlerini
satabilecekleri pazarların inşası, bu pazarların bakımı, bunların
yollarının yapılması, güvenlik gereksinmelerinin karşılanması ve daha
birçok ihtiyaçlarını en iyi yoldan gidermek için devletlere ihtiyaç
duyuyor. Ancak milli devlet, milli çıkarları için hareket eden devlet
değildir onların ihtiyaç duyduğu devlet. Bu bakımdan milli devletin
ölümü değil, milli devletin içindeki milli birlik ve beraberliğin
ölmesidir, onların işine gelen. Bence bu milli birlik ve beraberliğin
yok edilmesi işiyle ilgilenmek üzere hümanist etikçiler kullanılıyor.
Yazınızda da çok doğru bir biçimde analiz ettiğiniz gibi, birilerine
birtakım kürsüler hediye ediliyor ve onlar, “borularının öttüğü
akademilerde”, milli birlik ve beraberlikten kendilerini soyutlamış
insanlar yetiştiriyorlar. Bu kişilerin kendi kişisel egoları ve
hırsları, kapitalist sistem içinde, özellikle de bizim gibi gelişmekte
olan ülkelerde, çok derin sıkıntılara yol açacak. Şu hümanist
etikçiler, Batı emperyalizmine çanak tuttukça, akademiler de birer
nifak yuvası haline geliyor. Bu gibi konuları çok doğru bir biçimde
analiz ederek, bunları bizlerle paylaştığınız için size teşekkürlerimi
sunuyorum. İyi ki varsınız!..”
Bir başka mail de Kezban Hanım’dan, o da şöyle yazıyor,
okuyorum, iyi dinleyin: “Hümanist etik hakkındaki
değerlendirmelerinizi son derece isabetli buluyorum. Kapitalist sistem
içinde bu etikçiler, felsefeyi bir üst yapı kurumu haline getirdiler.
Özellikle de “insan hakları” hakkında ortaya koydukları, insan
haklarının bir üst yapı kurumu olarak kabul edilmesi gerektiği
düşüncesini en açık bir biçimde belgeliyor. Kültürel haklarla ilgili
olarak yaptıkları çalışmalarda, ülkemizin etnik yapısı içinde,
birtakım bölücü çevrelerin ekmeklerine yağ sürüyorlar. Kapitalist
sistem, ülkemizi içeriden yıkmaya çalışırken, onlara en büyük desteği
de bu hümanist etikçiler sağlıyor. Unutmayalım ki, tarihte hiçbir Türk
devleti, dışarıdan yıkılmamış, her biri, düşmanla işbirliği yapanların
katkılarıyla yıkılmıştı. Yaptığınız değerlendirmeler, gerçekten de çok
yerinde. Hümanist etikçilere karşı açtığınız bu savaşım için, sizi
tebrik ediyorum.”
Sevgili Ozan ise şunları yazıyor, okuyorum, iyi
dinleyin: “ “Etik Üzerine” isimli yazınız beni çok etkiledi. Ben (...)
Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde birinci sınıf öğrencisiyim ve bizim
derslerin ekseni “insan hakları ve etik” üzerine kurulu. Bizim bölümde
de birileri köşe başlarını tutmuş ve sürekli olarak Batı
emperyalizminin işine gelen fikirlerin propagandasını yapıyorlar.
Söyledikleri şeyleri eleştirecek olsam, “sen ne anlarsın bu işlerden”
demeye getiriyorlar. “Akademik Felsefenin Sefaleti” isimli yazınızda
da çok doğru bir biçimde analiz ettiğiniz gibi, şu günlerde felsefe
yapıldığı zannedilen yerlerde, gerçek anlamda felsefe yapmaya mâni
olunmakta. Kamuoyunun dikkatini bu konuya çektiğiniz için size kendi
adıma ve arkadaşlarım adına teşekkürlerimi iletiyorum.”
Sevgili Burak’ın maili ise şu şekilde, okuyorum, iyi
dinleyin: “Ben (...) Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde üçüncü sınıf
öğrencisiyim. “Etik Üzerine” isimli yazınızda okuduklarım ile bana
burada öğretilenler birbirini tutmuyor. Aslında ben de sizin gibi
düşünüyorum ve günümüzde bu hümanist etikçilerin insanı, “kutsal
inek”e dönüştürdüklerine inanıyorum. Emperyalist devletlerin,
gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelere, birtakım uluslararası
belgelerle yağdırdıkları ev ödevlerinin gerçek amacını görmeyi
engelleyen şu hümanist etikçiler, beni, felsefeye küfrettirme
noktasına getirdi. Bu etikçiler, bazı yetkilileri göreve çağırırken,
yazınızda da belirttiğiniz gibi, uluslararası çevrelerde itibar görme
amacıyla hareket ediyorlar. Ortada samimiyetsizliği aşan çok ciddi
sorunlar var. “Akademik Felsefenin Sefaleti” isimli yazınızda,
“akademik felsefe”nin tüm sıkıntılarını çok doğru bir biçimde analiz
etmişsiniz, sizi yürekten tebrik ediyor ve çalışmalarınızda başarılar
diliyorum.”
Sevgili Nazlı ise şöyle yazıyor, okuyorum, iyi
dinleyin: “Ben (...) Üniversitesi Felsefe Bölümü üçüncü sınıf
öğrencisiyim. “Akademik Felsefenin Sefaleti” isimli yazınızı ilk
okuduğumda, sanki bizim okulda olup bitenleri anlatıyorsunuz diye
düşündüm. Sorun yalnızca bizim okulla sınırlı kalsa, önemli değil,
bununla baş edebilmek mümkün. Ama görebildiğim kadarıyla sorun, genel
bir sistem sorunu ve bu sorunu aşmaya çalışmak konusunda, sizin kadar
iyimser değilim. Belki de değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmek en
iyisi.”
Neriman Hanım şöyle yazıyor, okuyorum, iyi dinleyin:
“Bana sorarsanız hümanist etikçiler, “evrensel normlar”a vurgu
yaptıkça, milli kültürün dejenere olmasına neden olmaktalar. Milli
değerlerden uzaklaşıp, Batılı değerlere dayalı bir yaşam sürdürmemizi
istiyorlar. Bence bu etikçiler, birileri tarafından kullanılıyor. Bu
birileri, geçmişte azınlık okulları açarak emperyalizme hizmet
etmişti. Şimdilerde ise birçok dil kursunda bu birileri, kendi
kültürlerine özenen insanlar yetiştirmek istiyor. Bu dil kurslarına
akıtılan paralarla ya da kendi ülkelerine düzenlenen gezilerle bizim
insanlarımızın ceplerinin boşaltılması, ileride olabileceklerin
yanında çok küçük şeyler. Kendi kültürüne yabancılaştırılanlar,
birileri tarafından kullanılacaktır. Hümanist etikçiler, bunların
belki farkında, belki de farkında değil. Ama yol açmakta oldukları
tehlikelerin farkında olmamız gerekir. Bu tehlikeler konusunda
kamuoyunu uyarmaya çalışmanız nedeniyle sizi tebrik ediyorum.”
Kemal Bey’in maili ise şu şekilde, okuyorum, iyi
dinleyin: “Ben emekli bir polis memuruyum. Şu günlerde polis
teşkilatının içine düştüğü durumdan son derece müteessirim. Bu
hümanist etikçiler polisi, iş yapamaz hâle getirmeye çalışmaktan bir
an olsun bile yılmıyorlar. Çeşitli kanun tasarılarının hazırlanması
sırasında, çeşitli tartışma programlarında, çeşitli dergi ve gazete
yazılarında, verdikleri sözüm ona “insan hakları” dersleri
aracılığıyla polisimizin, elinin kolunun bağlı kalmasına ve suçla
mücadele ederken, sürekli bir kafa karışıklığı yaşamasına neden
oluyorlar. Evladım, bence bunlar, kapitalist sistem içinde devlet
otoritesini zayıflatma ve onun yerine suçu özendirme yoluyla, değişik
coğrafyalarda değişik çatışmalar çıkartarak, silah satışlarını
arttırmak isteyen silah tüccarlarının bir buluşudur. Hümanist
etikçiler, yaptıkları işlerle “insan hakları”na ilişkin olumlu şeyler
başardıklarını zannetseler de, uzun vadede bunlar, “insan hakları”na
ilişkin çok daha felaket bir tablo yaratacak. Bu etikçiler, silah
tüccarlarının ekmeklerine yağ sürüyorlar. .”
*
Daha birçok mail aldım sizlerden, ancak hepsini burada
aktaramayacağım. Tüm bu mailleri temele aldığımda, kapitalist sitem
içinde hümanist etiğin rolünü, şu başlıklar altında derleyip toplamayı
uygun görüyorum: a) milli-devlet içinde milli birlik ve beraberliği
bozmaya çalışarak devleti, kapitalist sistemin uşağı haline getirmek;
b) devleti oluşturan millet içinde yer alan çeşitli azınlıkların
“kültürel haklar”ını bahane ederek, milleti parçalamak; c)
kapitalizmin kendi geleceği ve güvenliği açısından ortaya koyduğu
birtakım söylemleri haklı çıkartmaya çalışmak yoluyla insanları,
bunları kabul etmeye zorlamak; d) insanları değiştiremeyecekleri
şeyleri kabul etmeye zorlayarak, bu şekilde, daha iyi bir yaşam
sürdüreceklerine inandırmak; e) milli kültürü dejenere ederek, bu
yolla önce kültür emperyalizmine, sonra da diğer emperyalizm türlerine
çanak tutmak; f) emperyalizme (ve daha birçok şeye) karşı milletini
korumak durumunda olan devletin kolluk güçlerinin iş yapamaz bir hâle
getirilmesine zemin hazırlamak.
*
Efendim, nice kavramlar vardır ki, onların arkasına
saklanılarak nice kötülükler, şirin gösterilmeye çalışılmamış olsun. “Özgürlük
şunu gerektiriyor”, “demokrasi bunu gerektiriyor”, “laiklik
şunu gerektiriyor”, “çağdaşlık bunu gerektiriyor” vs.. diyerek
türümüzün, hem kendi üyelerine, hem de doğaya yapmadığı zulüm,
vermediği zarar kalmadı. Böyle bir durum karşısında, şöyle bir yol
ayrımıyla kalakalıyoruz: ya bu tür kavramların içinin boş olduğunu,
her isteyenin, istediği biçimde bunları kullanabileceğini kabul
edeceğiz, ya da bunların, nesnel bir biçimde ve spesifik bir amaç
gözetmeksizin ne olduklarını dillendirmeye çalışıp, bunları anlamsız
hâle getirenlere karşı savaşım vereceğiz. Ben ikincisinden yanayım. Bu
tür kavramların, aslında anlamları vardır ve bu anlamlar bir kez
bulunup ortaya konacak olursa, bunlara dayanılarak yapıldığı iddiası
taşıyan, fakat gerçekte, birtakım zulümleri ve zararları şirin
gösterme amacına hizmet etmekten başka bir şey olmayan tüm işlere ve
bu işleri sürdürenlere mâni olma olanağına sahip olacağız. Ne var ki,
yirminci yüzyılın ikinci yarısından buyana moda olan, post-modernizmin
plüralist yaklaşımının estirdiği fırtına, böyle bir olanağın
görülmesine mâni olmakta. Bunu göremeyenler de, ilk yol üzerinde
yürüyüp, tam da birilerinin ekmeklerine yağ sürüyorlar, küplerini
doldurmalarına dolaylı yoldan destek vermiş oluyorlar. Post-modernizme
göre, bir kavramı içeriklendirme çalışmalarından hiç biri, bir
diğerinden doğru değildir, bu çalışmalar, değer bakımından bir ve
aynıdır. Ne var ki bu iddia, safsatadan başka bir şey değildir. Ancak
asıl sıkıntı, bu safsatanın kendisinden değil, buna inanılarak, bu tür
kavramların, şirinleştirme amaçlı kullanımlarına engel
olunamayacağının düşünülmesinden kaynaklanıyor. Zamanımızın nice
aydını, bu gerçeği kavrayamıyor.
Tartıştığımız konuya geri dönelim: yakın bir dönemden
buyana, insan hakları kavramı hakkında, gerçekten de
dehşet verici bir durum var. İnsan hakları kavramına ilişkin çeşitli
içeriklendirme çalışmaları yapılıyor ve bu çalışmalar, önceki
yazılarımda tartıştığım ve yukarıda da kabaca deyindiğim birtakım
spesifik amaçlar doğrultusunda şekillendiriliyor. Diğer içeriklendirme
çalışmaları (şimdilik) bir tarafa, ben bu yazıda, sizlerden gelen
mailler doğrultusunda, kapitalist sistem içinde hümanist etiğin rolünü
tartışacak olmam nedeniyle, hümanist etiğin, insan hakları
kavramına ilişkin yaptığı içeriklendirme çalışmasını analiz etmek ve
bu analiz ışığında, kapitalist sistem içindeki rolünü irdelemek, bu
irdeleme çerçevesinde de, yukarıda altı başlıkta toparladığım bu rolü,
tartışmak istiyorum:
*
Efendim, hümanist etiğe göre insan hakları,
öncelikle belirli türden bir düşüncedir; bazı insanların, insanlık
tarihine getirdiği bir düşünce. Bu düşünceye göre insanlar, salt insan
olduklarından dolayı, belirli türden olanaklara, yani insansal
olanaklara sahiptir. Bu olanaklar nedeniyle, belirli türden bir
muameleyi hak ederler ve kendileri de, bu türden muamelelerde
bulunmalıdırlar. Bu muameleler, insansal olanakların, kişilerce
gerçekleştirilmelerini sağlayan muamelelerdir.
Bu düşünceye iki itirazım var: birinci itirazım: insan
türünün her bir üyesi, bu insansal olanaklara sahip değildir. Burada
sahip olmama durumu, şu ya da bu insansal olanağa sahip olmama durumu
olarak anlaşılmamalı, hiçbir insansal olanağa sahip olmama olarak
anlaşılmalı. Bu tür kişilere en iyi örnek olarak, sanırım, psikopatlar
gösterilebilir. Ama hümanist etikçilere bakarsak, psikopatlar da insan
türünün bir üyesi olduğu için, onların da birtakım insansal olanaklara
sahip olduklarını görmemiz gerekir. Ne var ki, onlara bazı fırsatlar
verildiğinde neler yapabileceklerini gördüğümüzde, şu hümanist
etikçilerin nasıl yanıldıklarını da görmemiz gecikmez. Söz gelişi,
hümanist etikçilere göre Hitler de insansal olanaklara sahip, bu
bakımdan da “insan hakları”nın öznesi olan bir kişidir. Ama onun
türümüze yaptığı zulüm, bu kişinin, hiçbir insansal olanağa sahip
olmadığını görmemizi gerektiriyor. Şu hümanist etikçiler, bu
gerçekleri görmeyi engelliyor.
Hümanist etik, bu insansal olanaklara örnek olarak söz
gelişi, sanatta, bilimde, felsefede ve bunun gibi insan
etkinliklerinde, bunlardan birinde, birkaçında, ya da hepsinde, yeni
bir değer yaratmayı gösteriyor. Eğer bu tür olanaklara, birine,
birkaçına ya da hepsine birden, türümüzün her bir üyesi sahip olmuş ve
bunları gerçekleştirmiş olsaydı, dünya hiç bugünkü gibi bir yer olur
muydu? Düşünsenize: insan türünün her bir üyesi sanatçı, bilim adamı,
filozof veya bunlardan birkaçı ya da hepsi birden olmuş ve yeni
değerler yaratmış.. Ne müthiş bir dünya olurdu. Ama bu bir ütopyadır.
İnsan türünün her bir üyesi, insansal olanaklara sahip değildir. Eğer
türümüzün üyeleri, bu olanaklara sahip olduklarından dolayı “hakların
öznesi” olacaklarsa, bu, aslında insan haklarının “evrensel” (yani
türün her bir üyesi için geçerli) olmadığının ispatından başka nedir
ki..
Ancak bana şöyle bir karşı çıkış yapılabilir: insansal
olanakları tüm insanlar gerçekleştirmeyebilir, bunları, belirli
insanlar gerçekleştirecek olsa da, insansal olanaklar, türümüzün
olanakları olduğundan dolayı, türümüzün her üyesi aslında bunlara
sahiptir ama, gerçekleştirebilmiş değildir. Bu karşı çıkış, boş bir
lakırdıdır. Eğer bu olanaklar, türümüzün her üyesi tarafından
gerçekleştirilemiyorsa, bunların gerçekten de türümüzün her bir
üyesinde var olduğu sonucunu nasıl ediniyoruz? Oysa ki bu olanakların,
türümüzün her bir üyesinde olmadığını doğrulamamız için, yalnızca
Hitler’in yapıp ettiklerine bakmamız (bile) yeterli. Fakat olduğunu
iddia etmek, hem de bunu, hümanizm gibi değer yüklü bir
sözcüğün sahip olduğu elektrikle temellendirmeye çalışmak,
anlamsızdır. Dolayısıyla bu karşı çıkış, aslında boş bir lakırdıdır.
Bu lakırdıya inananlar, insanın değişmeden kalan bir yapısının da
olduğunu göremiyorlar, insanı, sürekli kendini yenileyen bir canlı
gibi ele alıyorlar ki, bu sorunu, daha sonra yayınlamayı düşündüğüm
insan doğası üzerine hazırlamakta olduğum bir çalışmamda
çok daha etraflıca çözümleyerek, bu boş lakırdılara niçin pirim
verilmemesi gerektiğini, daha geniş bir biçimde temellendirerek
anlatacağım..
İkinci itirazım: bu insansal olanaklara sahip
olanların, bu olanakları gerçekleştirebilmeleri de herşeyden önce,
antropolojik yeterlilik dediğim belirli türden bir
yeterliliğe sahip olmayı gerektirir, bu olanakları gerçekleştiren
kişilerin, antropolojik yeterlilik taşıdığını görmemiz
gerekir. Şöyle düşünelim: doğuştan sağır, kör, dilsiz, felçli ve
hiçbir biçimde düzelme imkanına sahip olmayan bir insan olsun. Biz de
hümanist etikçiler gibi, bir an için olsun, bu insanın da türümüzün
üyesi olmasından dolayı, insansal olanaklara sahip olduğunu düşünelim.
Ne var ki bu insan, bu olanakları gerçekleştirmek için gerekli bulunan
hiçbir antropolojik yeterliliğe sahip değildir. Ancak, bu noktada,
şöyle bir yanlış anlama ortaya çıkmasın diye, şunu belirteyim: benim
antropolojik yeterlilik derken kastettiğim şey, belirli
bir insansal olanağın gerçekleştirilmesini olanaklı kılan
yeterliliktir, her bir insansal olanağın gerçekleştirilmesi için
gerekli bulunan antropolojik yeterlilik de farklıdır. Bu bakımdan,
örneğin vücudunun belirli bir bölümünde belirli bir sorun yaşayan bir
engelli, eğer ilgili insansal olanağı gerçekleştirme bakımından bir
sıkıntıya sahip değilse, o olanağı gerçekleştirebilmesi için gerekli
antropolojik yeterliliğe sahiptir. Ancak şurası kesindir ki, doğuştan
sağır, kör, dilsiz, felçli ve hiçbir biçimde düzelme imkanına sahip
olmayan bir insan, herhangi bir insansal olanağın yerine getirilmesi
için gerekli bulunan, herhangi bir antropolojik yeterliliğe kesinlikle
sahip değildir. Aslında, bana sorarsanız, bu kişinin insansal
olanaklara sahip olup olmadığı hakkında konuşamayız (ilk itirazımı
hatırlayınız), fakat diyelim ki, bu kişinin de insansal olanakları
var.. Peki bu durumda, bu kişinin, “hakların öznesi” olarak görmesi
gereken muamele konusunda bir sıkıntıyla karşılaşıldığında, söz
gelişi, bu kişiye bir işkence yapıldığında, bu muameleye engel olmak
isteyen bir hümanist etikçi, ne gibi bir karşı çıkışta bulunabilir???
Başka durumlarda, yani örneğin bu antropolojik yeterliliği taşıyan ve
insansal olanaklardan birine ya da birkaçına sahip olduğuna inanılan
bir kişinin işkenceyle karşılaşması durumunda, şunu der: o kişinin
birtakım insansal olanakları vardır ve bunları gerçekleştirebilmesi
için, işkenceden uzak tutulması gerekir. Peki ama, insansal olanakları
gerçekleştirme olanaklarına, örneğin antropolojik yeterliliğe sahip
olmayan bir kişi hakkında ne söylenebilir? Bu kişi sanat mı yapabilir,
bilim mi yapabilir, felsefe mi yapabilir, ya da başka bir şey mi? Şu
durumda, bu kişiye işkence yapmak yanış değildir gibi bir sonuç mu
çıkartacağız??? İşte, gördüğünüz gibi, hümanist etiğin bunlara verecek
bir cevabı yoktur.
Hümanist etiğin, insan hakları kavramına ilişkin bu
içeriklendirme denemesi, yani insan hakları kavramını, insansal
olanaklarla ilgisinde ele alması, görüldüğü gibi birçok paradoks
yaratıyor. Ne var ki hümanist etikçilerin, kendi içeriklendirme
denemelerinin mutlak hakikat olduğu dayatması, beni
çıldırtıyor.. Bu içeriklendirme denemesinin, kapitalist sistemde ne
gibi bir rolü olduğuna baktığımızda ise, şunları görüyoruz:
Hümanist etikçilere göre insan hakları, salt insan
olmaktan dolayı sahip olunan haklardır ve bu hakların, evrenselliği
vardır; bu evrensellik, bu hakların, türümüzün her bir üyesi
için geçerli olan birtakım istemler dile getirmesinden gelir. Bu
haklar evrensel olduklarından dolayı, tüm devletlerin de bu hakları
koruması, geliştirmesi ve gerçekleştirmesi gerekmektedir. Ne var ki,
bana sorarsanız bu haklardan ufak bir bölümü hariç (yani, yaşama
hakkı, kişi dokunulmazlığı hakkı vb. gibi, ufak bir bölümü hariç),
geri kalanların hiç biri için evrensellik yoktur. Bunu daha iyi
serimleyebilmem için, hümanist etiğin yaptığı haklar
sınıflandırmasına biraz daha yakından bakmamız gerekecek:
Hümanist etik, hakları, taşıyıcılarına bakarak iki
guruba ayırır: kişi hakları ve grup hakları. Bunlardan kişi haklarına,
insan hakları der ve bunları, niteliklerine bakarak,
temel haklar ve yurttaşlık hakları olmak üzere iki gruba ayırır. Temel
hakları da, korunma yollarına göre, doğrudan korunan haklar ve dolaylı
yoldan korunan haklar olmak üzere iki gruba ayırır. Doğrudan korunan
haklar, örneğin, yaşama hakkı, kişi dokunulmazlığı hakkı gibi
haklardır. Dolaylı yoldan korunan haklar ise, bu hakların
gerçekleşmesini sağlayan ön koşullara ilişkin talepleri dile getirir.
Örneğin eğitim hakkı, çalışma hakkı, sağlık hakkı gibi haklar, bu
grupta yer alır. Yurttaşlık hakları ise, bir devletin yurttaşı
olmaktan dolayı sahip olunan haklardır. Örneğin, ekonomik haklar,
sosyal haklar ve siyasal haklar, bu grupta yer alır. Hümanist etiğe
göre temel haklar, herkese aynı biçimde davranmayı talep eder.
Yurttaşlık hakları ise, bir devlet içinde tüm yurttaşları eşit gören
haklardır. Ne var ki bu haklar, aynı zamanda da, dolaylı yoldan
korunan hakların çerçevesini çizer. Ancak bu durumda, farklı
devletlerin, bu haklara çizecek oldukları sınırların farklı olması
nedeniyle, dolaylı yoldan korunan hakların sınırlarının da farklı
çizilecek olması durumu, aslında temel hakların, herkese aynı biçimde
davranmayı talep etmesi durumuyla çelişkili bir durum yaratır, yani
temel hakların bir kısmının, aslında hümanist etiğin öngördüğünün
aksine, sınırlarının nesnel olarak belirlenemeyeceği ortaya çıkmış
olur. Bu da, hümanist etiğin, insan hakları kavramına ilişkin olarak
yaptığı içeriklendirme çalışmasının, bir başka paradoksudur. Ancak, bu
paradoksun biraz daha temeline indiğimizde gördüklerimiz, çok daha
enteresan:
Hümanist etikçiler diyor ki, yurttaşlık haklarının
sınırlarını devletler çizer. Bu haklar da, dolaylı yoldan korunan
hakların sınırlarını belirler. Peki o zaman, neden birtakım
uluslararası belgeler aracılığıyla, bu yurttaşlık haklarına ilişkin
“evrensel” olma iddiası taşıyan belirlemeler yapılıyor? Söz gelişi,
Yurttaşlık Hakları Sözleşmesi ve daha birçoklarıyla,
bu her bir devletin, içinde bulunduğu tarihsel ve ekonomik koşulları
dikkate alarak, kendisinin belirlemesi gereken sınırları, neden bu
sözleşmeleri ya da bildirgeleri kaleme alanlar belirliyor??? Hümanist
etik, bunların “evrensellik”ini kurtarmaya çalışıyor, ama gerçekte
yapılmak istenen şey şu: bu sözleşmeyi ve daha birçok uluslararası
belgeleri hazırlayanlar, bu tür belirlemeler yapmak suretiyle, farklı
devletlerin kendi iç içlerine müdahale etmek ve birtakım kurnazlıklar
yapmak suretiyle, kendi küplerini, en iyi ve kolay yoldan doldurmak
istiyor, bunun için çalışıyor ve bunu çok da iyi bir biçimde
başarıyor. Bunları yaparken de, hümanist etikçileri birer maşa olarak
kullanıyor.
Efendim, biz bu filmi daha önce Tanzimat’ta da
görmüştük, bu film bize hiç yabancı değil. Azınlıkların haklarını
bahane ederek, yağdırmadıkları talepler kalmadı. II. Abdülhamid de, bu
taleplerle baş edebilmenin en iyi yolu olarak, Meşrutiyet’i ilan
etmeyi buldu, ama bu talepler yine bitmek bilmedi. O dönemlerde,
Meclis-i Mebusan’dan öyle yasa teklifleri onay görüyordu ki, bu
meclisin, kimin meclisi olduğu, hangi millet için çalışıp, hangi
milletin çıkarlarını korumaya hizmet ettiği belli olmuyordu. Bize
öğretilen resmi tarihte, II. Abdülhamid’in, “demokrasi”ye karşı pek de
iyi niyetli olmadığı yazıyor, ama bunun nedenleri yazmıyor. Bu
nedenleri, bu bağlam içinde düşünürsek, sanırım bunları anlamakta
herhangi bir zorlukla karşılaşmayız. Ancak benim asıl anlayamadığım,
hümanist etikçilerin, yaptıkları çalışmalarla, “tarih tekerrürden
ibarettir” görüşünü inatla haklı çıkartmaya çalışmaları ve bunu bu
denli ustalıkla başarırken, henüz toplumun nitelikli çoğunluğundan
yoğun bir karşı çıkışla karşılaşmamış olmalarıdır..
Tanzimat’tan bugüne gelelim: son yarım yüzyıldır bir
Avrupa Birliği sevdasıdır, almış başını gidiyor. AB’ye katılım süreci
içinde ne dedilerse yaptık. Hümanist etikçiler diyor ki, AB’nin
çıkartmamızı istediği yasalar, biz AB’ye katılsak da katılmasak da,
bizim çağdaş bir devlet olmamız için çıkartmamız
gereken yasalardır. Bu konuyu uzun uzadıya tartışmak lazım, ancak bu
noktada şu kadarını söyleyebilirim ki, hümanist etikçiler,
çağdaşlaşma etiketi altında yürüttükleri çalışmalarla bizim ulusal
çıkarlarımızdan ödün verilmesine neden olmaktalar ve Felsefe’yi de bir
üst yapı kurumu haline getirerek, bu işlere alet etmekteler. Türkiye
ve AB ilişkileri ile bu ilişkilerde hümanist etiğin rolünü tartışmayı,
bir başka yazıya bırakalım, bu meseleyi birkaç cümlede tüketmek,
sanırım mümkün değil..
Bugün hakkında konuşmaya devam edelim: hümanist etiğin
bu evrensellik lakırdıları, aslında, ABD ve Batı
emperyalizminin yaptıkları işleri meşru göstermesine çanak tutmuş
oluyor, hümanist etikçiler, bunu yapsınlar diye birtakım köşe
başlarına yerleştiriliyor ve “işgal ettikleri” akademilerde, bu
lakırdıların propagandasını yapıyor. Sözde ABD, Irak’a özgürlük ve
demokrasi getirecekti. Oysa ki bugün Irak’ta ne özgürlük var, ne de
demokrasi. Üstelik, Irak Devleti diye bir devlet bile yok. Daha
Evrensel Bildirge’nin, yani İnsan Hakları
Evrensel Bildirgesi’nin imzalanmasının hemen ardından
Fransızların Cezayir’de yaptıklarını da asla unutmamak lazım.. Hani bu
Bildirge, insan haklarını korumak için kaleme alınmıştı!!! Şu
durumda ya Cezayir’de yaşayanlar insan değildi, ya da, Sevgili
Burak’ın tabiriyle konuşursak, “ortada samimiyetsizliği aşan çok ciddi
sorunlar var”. Bugün itibariyle türümüzün, yirminci yüzyıldaki en
büyük başarılarından biri olarak kabul edilen Evrensel
Bildirge ve daha sonra hazırlanan birtakım sözleşmeler ve
antlaşmalar, yukarıda serimlediğim bu “şirin gösterme” işinde aslan
payını üstlendi, üstlenmeye devam ediyor. O tarihten bu yana, hem iç
politikada, hem de dış politikada emperyalist devletlerin, yaptıkları
işleri “şirin gösterme”de hiçbir sıkıntı yaşamamasına, eğer türümüzün
en büyük başarısı olarak bakılacaksa, ben bu başarının, gerçekte
kimlerin başarısı olduğunun görülmeyişine yanarım ki ne yanarım.. Ne
var ki, şu hümanist etikçiler, bunların görülmesini engelliyor.. Bütün
bunlar yetmiyormuş gibi, hümanist etikçiler, bir de ulusal
politikaların, insan hakları temeline dayanması gerektiği yollu bir
iddiayla gündeme geliyor ve bu yaptıkları işler aracılığıyla
Felsefe’yi, emperyalizmin hizmetçisi konumuna getiriyor. Mehmet Bey,
Kezban Hanım, Neriman Hanım ve Kemal Bey, bu konuda yaptıkları
analizlerle bizlere ışık tutuyor.. Ben ise, bu değerli analizlere ek
olarak, şunları ortaya koymak istiyorum:
Efendim, daha insan hakları kavramı, henüz birtakım
paradokslar taşırken, ulusal politikaların amacı, nasıl olur da insan
haklarını korumak, geliştirmek ve gerçekleştirmek olur??? Ne var ki,
bu serzeniş, “her türlü hak ihlali yapmak meşrudur” hükmünde
anlaşılmamalı; neyin, neden dolayı ve nasıl bir hak olduğu henüz açık
bir biçimde ortaya konabilmiş değilken, ulusal politikaların
oturtulması gerektiği düşünülen temelin, ne denli sakat olduğunun
görülmesini sağlamalıdır. Ama bu da yetmez. Bir de bunun arkasında
yapılmak istenenler analiz edilmelidir: her millet, kendi ulusal
çıkarlarını gözetmek amacıyla iş görsün diye, milletvekillerine yetki
verir ve onlar da, bu yetkileri doğrultusunda pozitif hukuku
belirler/belirlemelidirler. Ne var ki, özellikle de bizim gibi
gelişmekte olan ülkelerde pozitif hukukun neye göre belirlendiğine
baktığımızda, şu insan hakları ve evrensellik lakırdıları arkasına
gizlenen emperyalizmi ve emperyalist amaçları görüyoruz. Benim
düşünceme göre ulusal politikaların amacı, milli çıkarları korumak,
geliştirmek ve gerçekleştirmektir. Aslında sadece bizde değil,
hemen tüm gelişmekte olan ülkelerde, şu hümanist etikçilerden bol bol
var. Onların üstlendiği, ya da onlara yüklenen misyon da,
bizimkilerinkiyle aynı. Dolayısıyla tüm hümanist etikçiler, sadece
bizde değil, tüm gelişmekte olan ülkelerde oldukça pirim yapıyor ve
onlara inanılmaz imkanlar yağdırılıyor. Bunları gördükçe, bir
felsefeci olmaktan ve onlarla aynı mesleği paylaşmaktan dolayı,
gerçekten de çok büyük bir hicap duyuyorum..
*
Efendim, hümanizm, Avrupa’da dinsel bağnazlığa
karşı geliştirilmiş bir akımdı. Temele insanın konduğu ve insansal
olana değer verilmesi gerektiğinin savunulduğu bir akımdı bu.
İnsanların insansal olanaklarını gerçekleştirmesini engelleyici her
türlü dinsel inanç bir tarafa bırakılmalı, bu olanaklarını
gerçekleştirebilmeleri için gerekli özgürlük ortamı yaratılmalıydı. Bu
ortam yaratıldığı taktirde insan, kendine çok daha yaşanılabilir bir
dünya inşa edebilirdi, böyle bir işe gücü yeterdi. Rönesans’ta
hümanizm ortaya çıktığında, insan türü hakkında gerçekten de son
derece iyimser ve pek naif bir anlayışa, bir duruşa sahipti. Bugünkü
hümanist etikçiler, insanı, sevgili Burak’ın da söylediği gibi,
kutsal inek haline getirdiler; insanın tapınılacak bir meta
olmasını sağladılar ki, bunu niçin ve nasıl yaptıklarını, önceki
yazılarımda uzun uzadıya tartıştım, ama, gördüğüm kadarıyla bunlar
yetmemiş: bu yazımın başında aktardığım maillerden farklı olarak,
aldığım başka bazı maillerde pek olumlu şeyler yazmıyordu. Bunlar,
benim, en iyi ifadeyle, hayal gücümün biraz fazla zengin olduğu yollu
iddialar taşıyordu. Bu mailleri gönderen dostlar, bu acı gerçekleri
görmek istemediklerinden dolayı böyle yazmış olsalar gerek, en azından
ben buna inanıyorum. Oysa bu acı gerçekleri herkesin görmesi, bunu
sağlamak için de birilerinin “kral çıplak” demesi gerekiyor. Günümüzde
insan hakları konusunda söylenen her olumlu söz, ki
bunların büyük bir bölümü yalnızca boş lakırdılardan ibarettir, son
derece büyük bir reyting topluyor. Hal böyle olunca da, birilerinin
çıkıp da “kral çıplak” demesi, yeterli olmuyor.
Ne var ki, umutsuzluğa da düşmemek lazım. Söz gelişi,
belli ki sevgili Nazlı’nın umudu yok. Bence umutsuzluk, en çok
kapitalist sistemin aktörlerinin işine yarar. Ancak şu noktada o da
haklı: bu sorun, genel olarak bir sistem sorunudur. Fakat şunu da
unutmayalım: Kurtuluş Savaşı yıllarında ülkemizin maruz kaldığı
şartlar, bugünkü şartlardan bin beterdi. Biz bu savaşı o zaman nasıl
kazandıysak, bugün de kazanma olanağına, emperyalistlere gününü
gösterme olanağına sahibiz. O zamanlar da içte, düşmanla işbirliği
yapan vatan hainleri vardı, sonları İstiklâl Mahkemeleri oldu.
Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal’in, Anadolu Ajansı
aracılığıyla yaptığı faaliyetler malum: düşman tehlikesi karşısında
memleketi uyanışa geçirmek ve dolayısıyla da savaşa hazırlamak. Bugün
maalesef pek çok basın yayın kuruluşu, kapitalist sistemin çıkarlarına
çomak sokacak türden yayınlara destek vermiyor. Bazı köşe başlarına
hainler yerleştiriyor, kimi hakemli dergilerin yayın kurullarına
hümanist etikçiler getiriliyor, en genel anlamıyla medyamız, geçmişte
Anadolu Ajansı’nın üstlendiği misyonu henüz üstlenmiyor.. Bu duruma
bir son vermeye çalışmak, sanırım hepimizin üzerine vergidir.
Değerli dostlar, ben değişik yazılarımda bu konuları,
sizlerden gelen mailler doğrultusunda, değişik boyutlardan işlemeye
devam edeceğim. Tüm amacım: hümanist etiğin ipliğini pazara çıkartmak
ve bir üst yapı kurumu haline getirdiği Felsefe’yi, sömürülmekten
kurtarmaya çalışmak, bunları yaparken de, ortak projeler geliştirerek,
kapitalist sisteme karşı mücadele etmek. Bunları ne kadar
başarabilirim, bilmiyorum, bunu zaman gösterecek. Ama en azından,
safımı belli etmenin haklı gururunu ve mutluluğunu yaşamak bile güzel.
Bu gururu ve mutluluğu, hep birlikte yaşamak dileğiyle...
alkimsaygin@mynet.com
|