YAZAR HAKKINDA GENİŞ BİLGİ VE ESKİ YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Etik Üzerine

Alkım SAYGIN 


Zamanımızın moda kavramlarından biri de etik. Değişik alanlarda değişik kullanıcılar etik’i ağızlarına sakız yapmış durumda. Etik’le ilgili haklı haksız bir sürü şey söyleniyor. Hal böyle olunca da insanların kafası karışıyor, hangi soruların cevaplarını hangi alanlar içerisinde aramaları gerektiği konusunda çıkmaza düşüyorlar. Tüm bu kafa karışıklıklarını çözümlemek ve gidermek de durumdan vazife çıkartan benim gibi kişilere düşüyor: 

*

Belirli bir kavram ya da belirli bir terim hakkında konuşmak için, o kavram ya da terimin hangi bağlamda ne gibi bir amaçla kullanıldığına bakmak kaçınılmazdır. Aksi taktirde herhangi bir kavramın ya da terimin anlam’ını anlamanın olanaklı bir yolu kalmayacaktır. Kavramların ya da terimlerin anlamlarını belirleme güçlüğü hemen her alanda karşımıza çıkarken, Felsefe kavramlarının ya da terimlerinin anlamlarını belirleme güçlüğü, bu işlere kalkışanlarda büyük bir yılgınlık hissi uyandırıyor. Çeşitli kullanıcılar Felsefe’de çeşitli kavramlara ya da terimlere oldukça değişik ve hatta bezen birbirine tamamen zıt içerikler yükleyebiliyor. Bu durumda kavramların ya da terimlerin anlamlarının hiçbir biçimde belirlenemeyeceği kabul edilmiş oluyor. Ne var ki bu kavramlar ya da terimler hakkında ortaya çıkan sorunları çözümlemek ve bir çözüme bağlamak için girişilen çalışmalarda ortaya konulanların da sağlam bir biçimde temellendirilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde bu kavramlar ya da terimler hakkındaki mevcut sıkıntıların bırakınız çözümlenerek belirli bir çözüme bağlanmasını, bu mevcut sıkıntılara hem nitelik hem de nicelik bakımından yenileri eklenmiş olacaktır. Bu durumda yanıtlanması gereken ilk soru şudur: Felsefe’de kullanılan kavramlar ya da terimler hakkındaki sıkıntıları çözümlemek ve belirli bir çözüme bağlamak için girişilen çalışmalarda temellendirme sorunu nasıl aşılabilir?

Benim bu soruya verdiğim cevap şu: bana sorarsanız bu sorunu aşmayı sağlayacak birinci şart şu: Felsefe’de kullanılan kavramların ya da terimlerin birincileyin, olanaklı olduğu ölçüde ilk kullanımlarına, yani kullanım amaçlarına geri gidilmeli. Bu ilk kullanımlar saptanırken kavramların ya da terimlerin etimolojilerine şöyle bir göz atmakta yarar vardır. Ancak bu yetmez. İkincileyin bu sıkıntılara yol açan kavramları ya da terimleri ilk kullananların onları hangi bağlamda hangi amaçla içeriklendirdiğine bakılmalı. Bu iki unsur, bu tür sıkıntıları aşmanın mihenk taşı olsa gerek. Bu iki unsur sağlandıktan sonra işte bu kavram ya da terimlerin kullanımlarını tarihsel olarak incelemek ve değişik kullanıcıların bunlara yüklediği içerikleri, daha önce yerine getirilen o iki unsurla karşılaştırmak gerek. Bütün bunlar sağlandıktan sonra, işte ancak bunlar sağlandıktan sonra Felsefe’de kullanılan kavramların ya da terimlerin neliklerine bakma olanağı da açılacaktır. Nelik bilgisine ulaşıldığında, bu bilgilerin yapısı gereği onların değişmez, kalıcı ve hakkında ait olduğu nesne için mutlak olduğu da görülmüş olacaktır. Bu nelik bilgileri, daha sonra da tanım şekline dönüştürülmelidir. Aynı şey, yani tanımlar ile nelik bilgileri arasındaki özdeşlik ilişkisi, salt Felsefe kavram ve terimleri için değil, bütün kavram ve terimler için de geçerlidir aslında. Bu yapılacak olursa, bir şeyin tanımı ile neliği artık özdeşleşmiş olacaktır.

Ne var ki felsefe tarihinde nelik bilgilerine ulaşılıp da bu bilgilerin belirli bir tanıma dönüştürülerek tedavüle girdiğine çok fazla tanıklık edemiyoruz. Öteden beri çeşitli çağlarda çeşitli objeler hakkında nelik araştırmaları hep yapılagelmiştir. Bu araştırmalarda ortaya konan bilgiler de büyük oranda birbirini devirir. Hatta aynı çağın içerisinde bile ortaya konan nelik bilgilerinin birbiriyle çeliştiğine tanıklık edebiliriz. Bunun birçok nedeni var. Ancak en temel olanları şu şekilde: a) yönteme ilişkin sıkıntılar: filozoflar nelik bilgilerine ulaşmakta farklı ve kimi zaman da öznel yollar seçebiliyorlar, b) amaca ilişkin sıkıntılar: nelik bilgilerine ulaşma çabası kendi başına istenen bir şey olarak değil, daha sonradan başka özel birtakım amaçlara hizmet etme kaygısı güdebiliyor ki bunları da genel olarak i) mevcut statükonun olumlanması ihtiyacı, ii) otoritenin yüklediği ödevlerin yerine getirilmesi kaygısı, iii) zamanın modasına uymak gerektiği saplantısı, iv) yapılıp edilenlerin şu ya da bu şekilde haklı çıkartılmaya çalışılması, v) uluslar arası çevrelerde itibar görme ihtiyacı, vi) kimi filozoflara sırt yaslanması ezberciliği gibi temel kategorilerde toplayabiliriz.

Yönteme ilişkin sıkıntıları aşmaya çalışmak için benim niçin böyle bir yol önerdiğime gelince: Felsefe’de kullanılan bu tür kavramlar ya da terimlerin anlamlarını ortaya ilk koyanların kafalarında belirli tasarımlar vardı ve bu kavramlar ya da terimler de öncelikle o tasarımlara verilen adlardı. Bu bakımdan o ilk kullanıcıların kafaları, henüz bunlar hakkında yukarıda betimlenen türden herhangi bir sorunun mevcut bulunmadığını varsayarsak, karışık değildi. Bu ilk kullanıcılar da bu adları, belirli ayrımları yaparak vermişti. Ancak sonradan bu kavramlara ya da terimlere değişik içerikler yüklenince kafalar karışıyor, herhangi bir ayrım yapmak da güçleşiyor. Bu, şu demeye gelmez: bir kavramın ya da terimin ilk içeriklendirme biçimi doğrudur ve tek tek kişiler kendi akıllarını kullanarak bu sıkıntı yaratan kavramların ya da terimlerin anlamlarını anlamaya çalışmamalı, onları ilk kullananların kafalarıyla düşünmeli. Bu tür bir çıkarım tam anlamıyla sofistik bir çıkarımdır. Öncelikle şunu belirteyim ki doğruluk ya da yanlışlık, kavramlar ya da terimler için değil, yalnızca bilgiler ve onları dile getiren önermeler için söz konusudur ki bu da bir kavrama ya da terime yüklenen ilk içeriğin doğru ya da yanlış olmasının zaten söz konusu olamayacağı anlamına gelir. İçinde kavramların ya da terimlerin geçtiği bilgilerin ya da önermelerin doğruluğu ya da yanlışlığı araştırılırken, bu kavram ya da terimlerin neye tekabül ettiğine ve tekabül ettiği nesneyi göstermede ne karar elverişli olup olmadığına bakılır/bakılmalıdır. Bunların sağlanması demek, ilgili kavramların ya da terimlerin anlamlarına ulaşmış olmak demeye gelir. Bunlar sağlanıyorsa, ilgili kavram ya da terimin anlamına sahibizdir yok eğer sağlanamıyorsa bu kavram ya da terim anlamsızdır. Bir de kavramların ya da terimlerin anlamsızlaştırılması meselesi vardır ki bu da bir kavram ya da terime şu ya da bu şekilde öznel ve yanlış yollardan yaklaşılmasından ve onlara yukarıda ana hatlarını serimlediğim amaçlarla oldukça değişik içeriklerin yüklenilmesinden kaynaklanıyor. Kavram ya da terimlerin anlamlarının anlamsızlaştırılması sorununu çözümleyip belirli bir çözüme bağlamanın sanırım en sağlam yolu da bu anlamsızlaştırma işi henüz gerçekleşmemişken durumun ne olduğuna bakmaktan geçiyor. Yoksa tabi ki yine tek tek kişiler kendi akıllarını kullanmış oluyor.

Bu  bakımdan Felsefe kavramlarının ya da terimlerinin neredeyse tamamının Eski Yunanca ya da  Latince olmasına ve bunlar hakkındaki sıkıntıları çözme ve belirli bir çözüme bağlama çalışmalarına etimolojik ve tarihsel bir perspektiften ışık tutma faaliyetlerine sanırım hemen hiç şaşırmamak gerekir. Bu sonradan sıkıntı yaratan Felsefe kavramlarını ya da terimlerini ilk kullananlar da Grekler olmuştu. Ortaçağ’da yapılan çevirilerle bu kavramlar ya da terimler Latinceye çevrildi. Dönemin şartları itibariyle Latince Bilim ve Felsefe dili hâline gelince üretilen yeni kavram ya da terimlerin de adlarının Latinceden seçilmesine başlandı. Zamanla bu kavramlara ya da terimlere değişik bağlamlarda değişik içerikler yüklenmeye başlanınca, bu kavramlara ya da terimlere tarihsel bir yük bindi. Hal böyle olunca da bugün itibariyle pek çok Felsefe kavramı ya da terimi hakkında müthiş bir kafa karışıklığı var. Aslında kavramlar ya da terimler hakkındaki kafa karışıklığı yalnızca Felsefe’de değil, her alanda var. Buna karşılık sanırım bu alanlardan hiçbirinde durum, Felsefedekinden daha vahim değil.

Amaca ilişkin sıkıntılara baktığımızda Felsefe adına utanç verici bir tabloyla karşılaşıyoruz: filozofun işi aslında teorik olarak, nelik bilgisini ortaya koymakla biter. Ancak her çağda insanlığın filozoflardan birtakım beklentileri olmuştur ve aslında olması da tamamen doğaldır. Bu bakımdan filozofun, ortaya koyduğu nelik bilgisinden hareketle birtakım spesifik sonuçlara ulaşarak bu beklentileri karşılaması talep edilir. İşte ne oluyorsa bu talep edilenler hakkında oluyor. Bu talep edilenler eğer filozofun zihnini belirli bir ipotek altına almışsa, Felsefe’den beklenen görevlerin karşılanabilmesinin tüm olanaklı koşulları da ortadan kalkmış oluyor. Bu yolla filozof bu “özel amaçlar” doğrultusunda yürütegeldiği nelik araştırmalarında birtakım değişikliklere, düzeltmelere, oynamalara vb.. gidebiliyor. Buna bir iki örnek vermek gerekirse: Aristoteles’in şu görüşlerine şöyle bir bakalım: Aristoteles bütün yapıp ettiklerimizin sorumluluğunun bizlere ait olduğunu düşünür ve onları bizim tercih ettiğimizi savunur; yapılması elimizde olan şeyleri yapmak kadar, onları yapmamak da yine bizim elimizdedir. Eğer bu böyle olmasaydı bu durumda insan özgürlüğünden bahsetmek de mümkün olmazdı. Ancak Aristoteles “insan özgürlüğü” derken, yalnızca köle olmayan erkeklerin “özgürlük”lerini kasteder. Aristoteles’in Politika’da ortaya koyduklarına bakılırsa kölelerin hiçbir biçimde “özgürlük”ü bulunmaz, çünkü köleler “insan” değildir. Kadınlar ise kocalarına bağımlıdır ki bu da onların “özgürlük”ünü ortadan kaldırır. Aristoteles’in bu görüşleri, döneminin Grek toplumsal yaşamıyla tam bir uygunluk içersindedir. Üstelik kendisi de bir aristokrat olup tüm işlerini kölelerine yaptırdığı için “eylem”e ve “insan”a ilişkin bu yerleşik anlayışın dışına çıkamamıştır. Aristoteles’in bu çalışması “mevcut statükonun olumlanması” amacını güttüğü gibi, aynı şekilde de “yapılıp edilenlerin şu ya da bu şekilde haklı çıkartılmaya çalışılması” amacına da hizmet etmektedir.

Amaca ilişkin sıkıntılara bir başka örnek de şu: zamanımızda “insan hakları” kavramının içeriklendirme biçimleri ve bu içeriklere bakılarak yapılıp edilenlerin ortaya çıkarttığı tablo gerçekten de dehşet verici. Zamanımızın moda kavramlarından biri de “insan hakları”. Gazetelerden televizyonlara, radyolardan dergilere ve hatta günlük konuşmalarımıza bile bir “insan hakları” lafı dolanıp durmuş durumda. “İnsan hakları” kavramı o kadar önemli bir kavram ki kimileri yapmış oldukları zulümleri bu kavram aracılığıyla şirin gösterebildiği gibi, bu zulümlere karşı çıkma çalışmaları da yine bu kavrama dayanılarak temellendirilmeye çalışılıyor. Uluslar arası toplantılarda kimi devletlerin insan haklarını ihlâl ettiğinin altı çiziliyor, bu devletler insan haklarını uygulaması için birtakım yaptırımlara maruz bırakılıyor. Kimi çevreler de “insan hakları”nın neliğini araştırmakla Felsefe’yi görevlendiriyor ki bu doğrudur, ancak bu işe kalkışan pek çok çevrenin kullandığı yöntem ve gözettikleri amaç konusunda büyük sorunlar vardır. Doğaldır ki bu çalışmalar ancak Felsefe’yle yapılabilir. Ne var ki bu çalışmalara büyük bir oranda “uluslar arası çevrelerde itibar görme ihtiyacı” damgasını vuruyor. Bu ihtiyaçla hareket etmeyip ortaya gerçekten de ilgili nesne hakkında değişmez, kalıcı ve mutlak bilgiler, nelik bilgileri koyan bazı kimseler de “zamanımızın modası gereği” geri kafalı, yobaz ve bağnaz kimseler olarak fişleniyor. Hal böyle olunca da işte bugünkü tablo ortaya çıkıyor..

Ben bu yazıda etik hakkındaki sıkıntıları serimleyip bunları burada betimlediğim yöntemi kullanarak çözümleyip etik hakkında yapılan çalışmaların amaçlarına ilişkin olarak yukarıda serimlediğim yanlışların içerisinde olanlarla belirli bir hesaplaşma içine gireceğim:

*

Efendim, biraz eskilere gidelim: ta Antikçağ’a.. O dönemlerde Grekler Felsefe’yi üç ana disipline ayırıyordu: Doğa Felsefesi, Mantık ve Etik. Bunlardan Doğa Felsefesi, bugünkü anlamıyla Doğa Bilimlerini de içine alan oldukça geniş bir alandı. Bu alanın ortaya koyduğu veriler Mantık aracılığıyla işleniyordu. Ancak Mantık alanının içine bugünkü anlamıyla bir tür Ontoloji, Bilgi Kuramı ve Dil Felsefesi de girmekteydi. Bu alanların toplamından oluşan Mantık, Doğa Felsefesi ile Etik arasında bir geçiş sağlıyordu. Etik alanında ise bugünkü anlamıyla bir tür İnsan Felsefesi, Toplum Felsefesi, Siyaset Felsefesi ve Devlet Felsefesi yer alıyordu. Bu üç ana disiplinin yanı sıra bir de Sanat Felsefesi vardı.

Bu üç ana disiplinden biri olan Etik’in adı ethos’tan gelir. Eski Yunancada ethos, “törebilim” demeye gelir. Töre ise âdet, gelenek, görenek, ahlâk gibi anlamlara sahiptir. Ethos’un içerisinde geçen “bilim” ifadesi bizleri yanıltmasın. O dönemlerde Felsefe ile Bilim arasında henüz bir ayrımlaşma yoktu ve her ikisine de bir tür “bilme etkinliği” olarak yaklaşılıyordu. Bu bakımdan Etik en genel anlamıyla, insanların birlikte yaşmalarını belirleyen şeylerin neler olduğunu araştıran bir bilme etkinliğiydi. Bu birlikte yaşamı inceleme işi beraberinde dolayımsız olarak eylem’in de ne olduğunu araştırmak anlamına gelmekteydi. Birlikte yaşamayı belirleyen şeyler kendilerini her defasında belirli bir eylem içerisinde ortaya koyuyordu ki zaten bu nedenle Etik’in temel sorusu da “Eylem nedir?” sorusu oluyordu. Ancak eylemler hep belirli bir insanın eylemleriydi. Bu da öncelikle insanın ne olduğunu araştırmayı gerektiriyordu. Bu bakımdan Etik’in bir başka sorusu da “İnsan nedir?” sorusu oluyordu.

Böylelikle etik’in anlamı da ortaya çıkmış oluyor: Felsefe’nin “Eylem nedir?” sorusunu soran ve insanı eylemleri içersinde kavramaya çalışan ana disiplinlerinden biri. Ancak zaman içerisinde etik’e yüklenen değişik içerikleri ve Etik’ten beklenen farklı görevleri tarihsel bir perspektiften hareketle bu anlamla karşılaştırarak irdelediğimizde ve bugün gelinen nokta itibariyle buna ilişkin mevcut sıkıntıları serimleyip çözümleyerek belirli bir çözüme bağlamaya çalıştığımızda karşımıza şunlar çıkıyor:

Birincileyin belirtmek gerekir ki kimi etikçiler Etik’in asli görevinin “Ne yapmalıyım?” sorusuna yanıt vermek olduğunu savunur ki onlar, bu soru ancak Etik’in yanıtlaması gereken bir sorudur sayıltısı içerisindedir. Ne var ki ben onların, bu sorunun Etik alanı içine sonradan sokulduğunu ve bu iş olurken de gerçekte nelerin meydana geldiğini bilmedikleri kanaatindeyim. “Ne yapmalıyım?” sorusu salt Etik’e ait bir soru değildir. Bir Felsefe disiplini olarak Etik’in ömrü yalnızca yirmi küsür asır kadar eskiye gider. Ancak bu sorunun yaşı çok daha büyüktür. Dolayısıyla Etik’in doğuşu, bu sorunun doğuşuyla başlamaz. Felsefe öncesi dönemde de Yedi Bilge adıyla ün salmış kişiler, bugün pratik bilgelik adı verilen şeyle, kendilerine birşeyler danışanlara ellerinden geldiği oranda yardımcı olmaya çalışıyordu. Üstelik henüz tedavülde etik lafı yoktu. Etik, sofistlerle birlikte tedavüle girdi. Aristoteles sonrası dönemde de ona değişik içerikler yüklendi.

Genel olarak söylendiğinde Greklerin “Eylem nedir?” sorusuna verdikleri yanıtlarda ve eylemleri içerisinde kavramaya koyuldukları “insan”a ilişkin yürüttükleri çalışmalarda kendisinden hareket ettikleri temel kavram akıl’dı. Bu akıl, kimi zaman Logos, kimi zaman da Nous şeklinde karşımıza çıktı. Grekler “akıl”ı yere göğe sığdıramadılar. Ne var ki Ortaçağ’da “akıl” hakkında değişik bir görüş ortaya çıktı: “akıl her ne kadar doğru bilgiler verse de bunları gerçekleştirmede etkin olamayabilir: akıl kimi durumlarda arzu ve istekleri bastırmada önemli bir fonksiyon üstlense de gerekeni yapmak konusunda bazen başka şeylere de ihtiyaç duyulur”. Bu görüşün sahiplerinden biri olan Augustinus’a göre Etik’te yapılacak ilk iş, insanın kökenini araştırmaktır. “Ne yapmalıyım?” sorusuna da ancak bu şekilde cevap verilebilir. İnsanın kökeni hakkında bizi aydınlatan kaynak da Hıristiyanlıktır. Bu bakımdan, eylemleri içersinde incelenecek olan insanın kökenini kavramak için tanrının inayetine ihtiyaç vardır. Bu inayet eşliğinde şunu görürüz ki insan eylemlerine yön veren istemeler, tanrının istemesine uygun olmak durumundadır. Tanrı, insanı, kendisine itaat etsin diye yaratmıştır, bu onun temel istemidir. İnsan istemeleri de bu temel istemeyle uygunluk gösterdiği oranda insanlar mutluluğa erişebilecektir. İnsan eylemleri tanrının bu temel istemine hizmet etmelidir.

Böylelikle Augustinus’la birlikte Etik ile Hıristiyanlık iki yapışık alan hâline gelmiş oldu. Etik alanında Grekli filozoflar insanın kökenine ilişkin hiç bir araştırma yapmıyor, bunları mitoslara bırakıyordu. Etik alanında yalnızca eylem’e ve eylemleri içersinde insan’a ilişkin bir inceleme yürütüyorlardı. İnsanı eylemleri içersinde incelemek başkadır, insanın kökeni hakkında bir araştırmaya kalkışıp bu kökenden hareketle onun eylemlerini incelemek başkadır: insanın kökeni hakkında çeşitli açıklamalarda bulunan oldukça değişik alanlar ve bilgi-inanç kümeleri vardır: örneğin mitolojiler, dinler, dünya görüşleri, değerlilik tasarımları, ideolojiler.. Antikçağ’da Grekler yalnızca mitolojilerden ve Yahudilikten haberdardı. Ancak insanın kökenine ilişkin tüm açıklamaları bu alanlara bırakmaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Oysa ki Ortaçağ’a geçişle birlikte tarihsel süreçte bu gibi sapmalar ortaya çıkacaktı. Hal böyle olunca da insanın kökenine ilişkin araştırmalar yapma ve eylemleri bu kökenden hareketle inceleme işi Felsefe’nin bir disiplini olarak Etik’in üzerine vazifeymiş gibi görüldü. Zaten öteden beri yanıt aranagelen fakat aslında salt Etik’in sorusu olmayan “Ne yapmalıyım?” sorusuna yanıt verme işi de bu şekilde bir dönüşümden geçti. İşin kötü tarafı, bu yanlış bugün bile, içeriği biraz değişmiş olsa bile, yine sürmektedir. Kimileri sanıyor ki Etik’in yanıtlaması gereken temel soru olan “Ne yapmalıyım?” sorusuna cevap verecek olan Etik (!), belirli bir dine, dünya görüşüne, değerlilik tasarımına ya da ideolojiye dayanmak zorundadır (!).. Bunu savunanlar, bu tarihsel yanlışın günümüzde de devam ettiricileri arasına girmekte olduklarını ivedilikle görmelidir.

Bilindiği gibi on beş ve on altıncı yüzyıllar bilimlerde ve teknolojide oldukça büyük ilerleme ve gelişmelerin kaydedildiği; coğrafi keşiflerin yapıldığı; sanatta, edebiyatta ve daha pek çok alanda büyük değişimlerin yaşandığı yüzyıllardı. Rönesans’ta kaydedilen bilimsel ve teknik ilerlemeler ve gelişmeler sonrasında İncil’de yazılanlardan kuşku duyulması neticesinde Batıda “Ne yapmalıyım?” sorusuna yanıt vermekte olan Hıristiyanlık, yerini dünya görüşlerine terk etmeye yüz tuttu. Bugün bile tedavülde bulunan birçok dünya görüşünün temelleri, aslında Ortaçağ’da atılmıştır. Bunların ilk izlerine Antikçağ filozoflarında da rastlıyor olsak da bunları işleyenler de büyük oranda Rönesans filozofları oldu. Hıristiyanlık karşısında on altıncı yüzyılda hümanizm, on yedinci yüzyılda da mekanizm büyük bir zafer kazandı. On altıncı yüzyılda Etik’in hümanist bir dünya görüşüne dayandırıldığını ve Felsefe’nin belirli bir din yerine geçirildiğini görüyoruz. Böylelikle Antikçağ’da birbirlerinin işlerine müdahale etmeyen fakat Ortaçağ’da yapışık bir hâle getirilen Din ile Felsefe, artık Rönesans’tan itibaren birbirlerine düşman iki alan hâline getirildi, Ortaçağ’da dine verilen prim bu kez de dünya görüşlerine kaydırılarak bu dünya görüşleriyle “beslenen” Felsefe adeta belirli bir din şekline dönüştürüldü: tanrısının “insan” olduğu bir dindi bu. On yedinci yüzyılda da mekanizm, belirli bir din yerine getirilmek istenen bu Felsefe’nin “beslendiği” kaynak oldu. Ortaçağ’da insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini gösteren kaynak Din’di, on altıncı yüzyıldan itibaren ise artık bu kaynağın, bu dönüşümü geçiren Felsefe olduğu sayıltısı genel kabul görmeye başladı. 

On sekizinci yüzyıla gelindiğinde Felsefe’yi “beslediği” iddia edilen bu dünya görüşlerinin hem nitelik hem de nicelik bakımından geliştirilerek oldukça ilerletildiğini görüyoruz. Hıristiyanlık karşısında on sekizinci yüzyılda natüralizm zafer ilan ederken, on dokuzuncu yüzyılda da materyalizm zafer ilan etti. Hal böyle olunca da on dokuzuncu yüzyılda, yukarıda betimlediğim Ortaçağ anlayışı, Etik’le uğraşanlarda “Ne yapmalıyım?” sorusuna materyalizmden hareketle cevap arama faaliyetlerini başlattı. 

Yukarıda da belirttiğim gibi Antikçağ’da yapılan ve Etik’in asli görevi olarak görülmesi gereken “eylemin neliğini ortaya koyma işi” ve “eylemleri içersinde insanı kavrama çabası”, daha Ortaçağ’da “insanın kökenini inceleme”ye dönüşmüştü. İşte bu köken arayışları Etik’in de Hıristiyanlığa dayanması gerektiği sonucunu doğurmuş, Hıristiyanlığın Rönesans’ta aldığı darbeler neticesinde insanlık tarihindeki konumu, dünya görüşlerine devredilmişti. Bu dönüşümlerden her biri aslında farklı etik anlayışlarının ya da başka bir deyişle, etik dizgelerinin nasıl ve niçin ortaya çıktığını göstermenin ötesinde bugünlerde herkesin ağzına yapışan etik’in anlamından ne denli uzaklaşıldığını, -Heidegger’in deyişiyle- neden ve nasıl üstünün örtüldüğünü çok açık bir biçimde gösteriyor. Etik’in anlamından uzaklaşılmasına yirminci yüzyılda da devam edildi:

Yirminci yüzyıl, insanlık tarihi açısından büyük felaketlerin yüzyılı oldu. İki dünya savaşı, ideolojik dalaşmalar ve soğuk savaş, ekonomik bunalımlar, vahşi kapitalizmin sosyal ve siyasal sömürüsü bu felaketlerden birkaçı. Bu felaketler düşün yaşamını da doğrudan etkiledi: yirminci yüzyılda bu tür olup bitenlere sebep olan çevreler tüm dünya kaynaklarından en fazla payı almak için birbiriyle ölesiye didişirken, aynı zamanda insan dünyasında değerlerin yeniden değerlendirilmesine giden yolu açmıştı. İki dünya savaşının etkisiyle Hıristiyanlığın artık olaylara ve olgulara yön vermede ne kadar başarısız kaldığı iyicene tescillenmiş oldu. İki dünya savaşının arasındaki zaman dilimi içerisinde hümanist dünya görüşü oldukça yıpratıldı. Soğuk savaş döneminde de ideolojiler çok fazla ön plana çıkartıldı. Bunların Etik’e yansıması da şuydu: artık Etik’ten beklenilenler, belirli bir etik dizgesi kurmak ve insanlığın karşı karşıya kaldığı bu sorunlu ortamı aşmayı sağlayacak en ideal yolu geliştirmek oldu. Bu yolla artık Etik, bir Felsefe disiplini olmaktan çıkarak/çıkartılarak çeşitli etik dizgelerinin geliştirildiği bir alan hâline geldi/getirildi. Bu etik dizgelerine örnek olarak: marksist etik, liberal etik ve burjuva etiği gösterilebilir.

Ne var ki SSCB’nin yıkılışıyla birlikte komünist söylem ve onun dayandığı ideoloji ile dünya görüşü ağır bir darbe alınca, kapitalistlerin ortaya koydukları etik dizgelerinin olanaklı tek yol olmadığını gösterme çalışmaları da ağır bir yara aldı. İşte bu yarayı iyileştirmek için, daha önce Rönesans’ta gündeme gelmiş bulunan hümanist etik yeniden gündeme getirildi. Zamanımızın hümanist etiğini geliştirenler bu etiğin ortaya koyduklarını haklı çıkartmak için felsefe tarihi içerisinde çeşitli türden arkeolojik kazılar yaptılar ve kendi düşüncelerini haklı çıkartacak olduğunu düşündükleri filozofların arkasına yapışarak tam da uluslar arası kamuoyunun istek ve beklentileri doğrultusunda hümanist etiğe yeni bir şekil verdiler.

Bugün itibariyle hümanist etik, etik’i belirli bir değerlilik tasarımı hâline getirmiş durumda. Bu değerlilik tasarımını iyi anlayabilmek için öncelikle değerlilik tasarımlarının ne olduğuna bakmak lazım: değerlilik tasarımları nelerin değerli, nelerin değersiz olduğuna ilişkin tasarımlardır: bu tasarımlar “şunlar değerli bunlar değersiz” diyerek “insanın değeri”ni (tür olarak, kişi olarak ve birey olarak “insan”ın değerini) ve “yapılması gerekenlerin ne olduğu”nu belirlediğini iddia eder. Bu iddialar insanın evrendeki diğer canlılar arasındaki kendine özgü yerine ve amaçlarına (yapılması gerekenlerin ne olduğuna) ilişkin tasarımlardır. Zamanımızın hümanist etiğine göre tüm insanların insansal olanaklarını geliştirmelerini ve gerçekleştirmelerini sağlayacak türden her eylem değerli, bunların tersine neden olacak her eylem ise değersizdir. Bugünkü hümanist etik, “Eylem nedir?” sorusunu sorup insanı eylemleri içerisinde kavramaya çalışmaz. Bu bakımdan aslında etik’in anlamından ne kadar uzaklaşılmış olduğunu bugün itibariyle en açık bir biçimde ortaya koyar. Önceden kabul ettiği değerli eylem tanımının niçin benimsenmesi gerektiğini, tam da uluslar arası çevrelerin beklentileri doğrultusunda açıklamaya çalışır.

Zamanımızda akademilerde bu hümanist etik üzerine çok laf ediliyor. Bu lafların sahipleri Etik’i, hümanist etiğe indirgiyor. Bunu yapanların hocaları da borularının öttüğü akademilerde tam da uluslar arası çevrelerin istediği ve beklediği insan modelinin yetiştirilmesine hizmet ediyor. Bu kimselerin yaratmış olduğu sıkıntılar, aslında genel olarak “akademik felsefe”nin temel sorunlarıdır ki bunlara burada girmeyeceğim.

*

Zamanımızda aslında bir Felsefe disiplini olan Etik’in sağlıklı çalışmalar yapabilmesi için öncelikle Etik ile etikler arasında ayrım yapılmalı. Tek tek etik dizgelerinin toplamı Etik’in kendisini vermediği gibi, Etik de belirli bir etik dizgesine indirgenemez. Ne var ki maalesef zamanımızda da böyle yapılmak isteniyor ve Etik’e hümanist etiğin yüklediği değerlilik tasarımı onu belirli bir din, belirli bir dünya görüşü ya da belirli bir ideoloji hâline getirilmiş oluyor. Oysa ki bir Felsefe disiplini olarak Etik’in bunlara indirgenmesi onu ancak kendisinin araştırması gereken “Eylem nedir?” sorusunu sorup “insan”ı eylemleri içerisinde kavramaya çalışma işinden uzaklaştırıyor. Bana sorarsanız bugün Etik’in en önemli sorunlarından biri de bir kısım etikçilerdir. Zamanımızın hümanist etik dizgesinin tüm geliştiricilerinin ve “ateşli” savunucularının yanlışlarını düzeltmek ve açtıkları kafa karışıklıklarını ortadan kaldırmak da gerçek anlamda Etik’le, yani hakikaten de bir Felsefe disiplini olarak Etik’le uğraşanların üzerine kalıyor. Bugün “Eylem nedir?” sorusu, hümanist etikçilerin tüm ket vurucu çalışmalarına rağmen büyük oranda yanıtlanmış gibi görünüyor. Ancak insanı eylemleri içerisinde kavrama işi hakkında fazla mesafe katedilmiş gibi görünmüyor. Zamanımızın kimi etikçileri, çeşitli etik dizgeleri geliştirdikçe aslında Felsefe’nin alanından çıkıp dinlerin, dünya görüşlerinin, ideolojilerin vb.. alanına giriyor. Ne var ki bu işlere kalkışmayacak bir Felsefe disiplini olarak Etik’in gerçekleştirmesi gereken “insanı eylemleri içersinde kavrama çabası”nı yerine getirme işi de yirmi birinci yüzyılda hakiki etikçilerin gerçekleştirmesi gereken temel hedef gibi görünüyor.