Mayıs 8, 2012

Utku Özbay: Hayır Orbaneja; Bu Bir Horoz Değil!

Gerçekçi bir insanı inanca götüren mucizeler değildir. Ciddi bir anlamda gerçekçi biri eğer inanmıyorsa, mucizenin kendisine de inanmamak için her koşulda kendinde o gücü ve yeteneği bulacaktır; eğer ki mucize tartışılmaz bir şey olarak karşısına dikilirse, bunu kabul etmektense kendi kendine inanmayı reddedecektir. Mucizeyi, kabul etse bile, bugüne kadar bilmediği doğal bir olay gibi görecektir. Gerçekçi insanda, inanç mucizeden değil, mucize inançtan doğuyor. Gerçekçi insan bir kere inanırsa özellikle bu gerçekçiliği yüzünden mucizenin varlığını da kesinlikle kabullenmelidir. Havari Tomas, gözleriyle görmediği sürece inanmayacağını söylemiş, görünce ise: ‘Benim Allah’ım, benim Tanrım!’ demiş. Onu inanca götüren mucize midir? Büyük bir olasılıkla hayır! İnanmış; çünkü inanmak istemiş ve belki de: ‘Gözlerimle görmediğim sürece inanmam.’ dediği sırada bile tininin derinliklerinde artık inanıyordu.
Fyodor Dostoyevski, Karamazov Kardeşler, c.1, sf. 44-45.

Devamini Okuyunuz »

Mayıs 8, 2012

Selman Büyükaşık: Popülerliğin Dibe Vurduğu Roman: İncir Kuşları

Kapak tasarımı, bu mide bulandıran popülerliği doğrusu haber vermiyordu. Üstte acılı, öfkeli bakan bir çift göz… Sağ üstte el yazısıyla yazılmış mektup kesiti. Ortada süslü, artistik, albenili harflerle adı: İncir Kuşları… Altta ortada ünlü Mostar Köprüsü. Sağ ve solunda eski taş (kâgir) binalar. Sağda çatının üstünde gerçeküstü boyutlarda bir incir kuşu ve sayfanın tabanında beyaz zemin üzerinde kül renkli çini desenler. En üstte yazarın adı ve başında sıfatları:

İki kişilik Yalnızlık ve Firuze’nin yazarı

SİNAN AKYÜZ

Bugüne dek tanımıyordum; hiçbir kaybım yokmuş.
Devamini Okuyunuz »

Şubat 19, 2012

Tolga Kırkıl: “Kızıl Hasat” ya da Bir Varoluş Biçimi Olarak ‘Entrika’

Polisiye romanlarıyla ünlü Dashiell Hammett’ın toplam on yıl süren yazı macerasının ilk romanı olan ve 1929 yılında yayımlanan “Kızıl Hasat” (Red Harvest), San Francisco merkezli Continental Dedektif Acentesi’nden isimsiz bir dedektifin Personville şehrinden bir çağrı alması üzerine bu şehre gidişini, orada bir cinayeti aydınlatmasını, şehrin en güçlü adamından suçun kasıp kavurduğu şehri temizlemesi için bir teklif almasını, sonrasında dedektifin kendine özgü yöntemlerle şehri suçtan temizlemesini/arındırmasını anlatır.
Okur, aynı zamanda anlatıcı olan dedektifin cinayeti kısa sayılabilecek bir sürede aydınlatması karşısında şaşıracaktır ama bütün bu cinayeti aydınlatma süreci, şehrin bir çeşit panoramasını çizmek olarak görülebilir. Devamini Okuyunuz »

Ocak 17, 2012

Utku Özbay: Bir Okur Olarak Orhan Pamuk

Orhan Pamuk kendilerine -belki de haksız olarak- şöyle bir şey atfedilmek istenen az sayıda sanatçıdan biridir: Onun gibilerin her adımı, yarattıkları her etki önceden planlanmıştır; ilham denen şey onlarda kısa süreli ve denetim altına alınmış bir kendini bırakma, sanki laboratuar koşullarında açığa çıkan bir kendinden geçmeden başka bir şey değildir. Ama gene de, bana öyle geliyor ki Pamuk, yapıtlarıyla asıl niyet ettiği şeyin büsbütün dışında bir şeye, yani Türk edebiyat eleştirisinin ve edebiyat biliminin çiçeklenmesine de yol açmıştır.” MARK KIRCHNER, Muhasara-ı Kal’e-i Doppio – Orhan Pamuk Üzerine Notlar (*)

Devamini Okuyunuz »

Aralık 3, 2011

Utku Özbay: İlkgençliğin Paltosundan Çıkmak

Yaşayan bir ölünün -bir bakıma ölünün- ağzından anlatılan “Üçüncü Teslimiyet” öyküsüyle başlıyor Gabriel García Márquez‘in “Mavi Köpeğin Gözleri” isimli öykü kitabı. On dokuz yaşına göre derin, sarsıcı, düşündürücü, sürükleyici ve sorgulattırıcı bir öykü “Üçüncü Teslimiyet“. Márquez, böylece, en derinden sarsarak sarıyor okuyucuyu kitabın daha en başından 1947′de yazdığı bu öyküyle:
O sırada —öldüğünde yedi yaşındaydı— annesi ona yeşile boyalı ahşaptan küçük bir tabut, bir çocuk tabutu yaptırmak için sipariş vermişti. Ancak doktor, tabutun daha büyük, içine normal bir yetişkinin sığabileceği boyutta yapılmasını buyurmuş, zira küçük bir tabutun büyümeyi engelleyip çocuğu çarpık bir ölü veya anormal bir canlı haline getirebileceğini söylemişti. Ayrıca büyümesi engellendiği takdirde hastalığındaki iyileşme de fark edilemez hale gelecekti. Bu uyarıyı kulağına küpe eden annesi ona içine bir yetişkinin sığabileceği kadar büyük bir tabut yaptırmış ve sonradan gerektikçe ayarlama yapabilmek için ayak kısmına üç tane minder koymuştu.” (sf. 14) Devamini Okuyunuz »

Aralık 2, 2011

Selman Büyükaşık: Duymazdan Gelinmeyecek Bir Çığlık: “Misket”

İnci Gürbüzatik‘in “Misket“i… Ön kapakta eski siyah beyaz fotoğrafların, zamanla solan siyahını anımsatan haki renkte eski evlerden üç farklı görüntü. Üstte, o evlerin içinde bulunan elektrik sigorta tablosu. Solda bir tahta merdiven yarısı… Sağda, bir kapı önünde ahşap basamakların en üsttekine oturmuş, sol bacağını kırıp ayağını ikinci basamağa koymuş, sağ bacağını ise bir alt basamağa uzatmış beyaz etekleri gün ışığında parlayan beyaz giysili sarışın bir kadın. Çıplak kollarını önünde kavuşturmuş, düz açık saçları arasından önüne bakıyor. Göremezsem de bakışlarında derin bir hüzün olduğu o çok güzel yüzünden okunuyor. Hemen arka kapak yazısını çeviriyorum. Kitaptan bir alıntı: “Ben buralara gelirken böyle ıssız düşlememiştim. Gördüklerimle gerçeklikten saptım. Etrafımdaki sessizlik ölüm sessizliği, yalnızlıktı…Devamini Okuyunuz »

Kasım 14, 2011

Tolga Kırkıl: Orhan Pamuk’un “Sessiz Ev”i

Orhan Pamuk’un 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü alan ikinci romanı “Sessiz Ev”, 1980 Temmuzunda, 12 Eylül askeri darbesinden hemen önce, ikisi erkek biri kız üç kardeşin, babaannelerinin Cennethisar’daki evlerinde geçirdikleri bir haftayı anlatır.
Romanın gerçek zamanı bu bir haftadır ama biz bu bir hafta boyunca, beş ayrı kahramanın ağzından anlatılan bölümler aracılığıyla, bir ailenin üç kuşaklık hikâyesine tanık oluruz. Evin uşağı Recep ve romandaki belki de en etkileyici karakter olan Fatma Hanım (babaanne) bizi ailenin geçmişine ve sırlarına götürürken, en küçük torun Metin ve Recep’in yeğeni Hasan’ın hayalleri ile geleceğe gideriz. En büyük torun olan tarihçi Faruk Darvınoğlu ise her şeyi olduğu gibi görmenin mümkün olup olmadığı bir yöntemi araştırırken, bizi zamanın dışına, hayatı olduğu gibi görebilmek için hayatımızı, beyinlerimizi değiştirmemiz gereken bir alanın sorgulamasına davet eder. Devamini Okuyunuz »

Ekim 28, 2011

Utku Özbay: Énard’ın Michelangelo’su

Üç balya samur ve zerdeva kürkü, yüz on iki balya panno, yani çuha yün, dokuz top Bergamo sateni, bir o kadar simli Floransa kadifesi, beş varil güherçile, iki sandık ayna ve küçük bir mücevher sandığı: 13 Mayıs 1506’da Michelangelo Buonarroti’nin arkasından İstanbul Limanı’na boşaltılan yükler işte bunlar. Firkateyn iskeleye bağlanır bağlanmaz, heykeltıraş karaya atladı. Zorlu geçen altı günlük bir deniz yolculuğundan sonra biraz sallanıyor. Kendisini bekleyen Rum tercümanın adını bilmiyoruz, Manuel diyelim ona: Buna karşılık, tercümanla beraber gelen tüccarın adı biliniyor, İstanbul’a yerleşeli beş yıl olan Floransalı Giovanni di Francesco Maringhi. Mallar ona ait. Nazik bir adam, Davud heykelinin yaratıcısı ve Floransa Cumhuriyeti’nin kahramanıyla buluşacağı için mutlu.
Bu paragraf Mathias Énard’ın Türkçede yayımlanan ilk kitabı “Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara“dan alındı. 2010 Goncourt des Lycéens Ödülü’nü alan bu eser, 1972 doğumlu yazarın en çok satan kitabı. Doğu Dilleri ve Enstitüsü’nde Arapça ve Farsça eğitimi gören yazar Barcelona’da yaşıyor ve Barcelona Üniversitesi’nde Arapça dersleri veriyor. Devamini Okuyunuz »

Eylül 19, 2011

Utku Özbay: Bilinçaltının Derinliklerine Yapılan Kazı: “Rüya Günlüğü”

Sıra dışı romanlar yazmak veya sıra dışı bir film çekmek için sıra dışı karakterler veya mekânlar kullanmak çok sıradan bir yaklaşım” diyor Hakan Bıçakcı, Picus Dergisi’nin “Korku Edebiyatı” Dosyası (Ocak 2006) [1] için söyleştiği Selen Birsam‘a. Bıçakcı, 2002 yılında yayımlanan ilk kitabı “Romantik Korku” ile çokça söylenen edebiyatımızda eşine pek rastlanmayan” fantastik edebiyatın ögelerini ustalıkla kullanıyor; dahası, “korku” ve “psikolojik gerilim” türünde eserler kaleme alan Bıçakcı, bunu yaparken hayalet, cin, peri, dev, vampir, iblis gibi doğaüstü ögeleri kullanmayı reddediyor
Bu doğaüstü metaforlar Bıçakcı’nın eserlerinde yerini yalnızlaşma, kalabalıklar içinde yok olma; yüz binlerce apartmanın, milyonlarca insanın içinde kimlik ve varoluş bunalımı yaşayan, kendisini ve varoluşunu sorgulayan, bilinçaltı ile bilincin altüst olduğu, rüyanın gerçek yaşam ile birbirine girdiği bireye; eşyaların hareketlendiği, gerçeğin kırıldığı, zamanınsa yok olduğu kahraman bilinci ve metaforlara bırakıyor. Devamini Okuyunuz »

Eylül 18, 2011

Ekrem Aslan: Kahramanların Yalnızlığı ve Jean Jacques Rousseau

dDuygusal anlamda kırılganlık geçirdiğim yaz günlerinden birinde bir derginin üzerindeki bir soru dikkatimi çekmişti:
İnsanoğlunun yalnızlık hali çile mi, lütuf mu?
Bu soru adeta kendi iç dünyamda büyük bir yankı uyandırmış ve beni bu sorunun gerekçesinin ve dergide ne amaçla yer aldığını araştırtır hale getirmişti.
Soru, ünlü Fransız düşünür ve yazar Jean Jacques Rousseau’nun “Yalnız Gezerin Düşleri” (*) adlı eserine atıfta bulunuyordu.
Hiç vakit kaybeden kitabı araştırmaya koyuldum ve bulduğum ilk anda heyecanla okumaya başladım.
Okudukça kahramanın yalnızlığında kendi yalnızlığımı buldum. Devamini Okuyunuz »

Page 1 of 212»