|
YAZAR HAKKINDA GENİŞ
BİLGİ VE ESKİ YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
|
Hümanist Etik ve İlerleme
Sorunu Üzerine
ALKIM SAYGIN:
E-Posta: alkimsaygin@mynet.com
|
|
Bu derginin son üç
sayısında yayınlanan yazılarıma ilişkin olarak, yani hümanist etik ve
akademik felsefenin sefaleti hakkındaki analizlerime dair, sizlerden
mailler gelmeye devam ediyor. Gösterdiğiniz ilgiden dolayı, sizlere
burada bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum. Mailler arasında olumlu
eleştiriler de var, olumsuz eleştiriler de. Daha çok, geçen sayıda
yayınlanan Kapitalist Sistem İçinde Hümanist
Etiğin Rolü Üzerine isimli yazım hakkında, bazı
olumsuz eleştiriler aldım. Bu eleştirilerin ortak noktası, hümanist
etiğin ortaya koyduklarının, şu yaşlı dünyamızı daha ileriye götürme
amacına hizmet ettiği ve bunların, Felsefe’de müthiş bir ilerleme
sağladığı yönündeydi. Bana karşı böyle bir eleştiri yapan dostlar,
ilerleme kavramı ve Felsefe’de ilerlemenin ne demek
olduğu üzerinde düşünmemi sağladılar. Bunları düşünmeden, bu
eleştirilere bir cevap veremezdim, kuşkusuz. Bunları düşününce de,
ortaya şunlar çıktı:
Efendim, öncelikle
ilerleme kavramı üzerinde düşünmeden ve Felsefe’de
ilerlemenin ne demek olduğunu irdelemeden, hümanist etiğin, hem
dünyamız için, hem de Felsefe için belirli türden bir ilerleme
sağlayıp sağlamadığını tartışmak, şüphesiz ki, havanda su dövmekten
farksız olacak. Nitekim, hümanist etiğin ortaya koyduklarının, şu
yaşlı dünyamızı daha ileriye götürmeyi sağlayıp sağlayamayacağını
tartışmak için, ilerleme kavramını; bunların Felsefe’de
ilerleme sağlayıp sağlamadığını tartışmak için de, Felsefe’de
ilerlemenin ne demek olduğunu irdelemek, kuşkusuz gereklidir.
Bu bakımdan, birincileyin, şu ilerleme kavramına bir bakalım:
Bana sorarsanız:
ilerleme; iki nesne (: olay, olgu, vb.) ya da bir nesneye ait
iki farklı durum arasında kurulan bir ilişkidir; bu ilişki, iki
bakımdan izafidir: bu ilişki, hem bu iki nesne ya da bir nesneye ait
iki farklı duruma ilişkin içkin bir izafiliği, hem de, bu iki
nesne ya da bir nesneye ait iki farklı duruma ilişkin dışsal
bir izafiliği taşır. Şöyle söyleyeyim: bunlardan ilki, bu iki nesne ya
da bir nesneye ait iki farklı durum arasında kurulan ilişkinin, bu
ilişki içinde kalınarak ortaya çıkan bir izafiliği ifade ederken;
ikincisi, belirli türden bir kriteri gerekser. Bu bakımdan, bu
dışsal izafilik, bu ilişkinin, seçilen belirli bir kritere
uygunluklu olup olmamasına bağlı olarak, ilerlemenin, negatif
ya da pozitif olduğunu düşündürür. Belirli türden bir ilişki
olan izafiyet, aslında, bu iki nesneyle ya da bir nesneye ait iki
farklı durumla ilgisinde, negatif ya da pozitif
değildir, belirli bir yük taşımaz; salt, belirli türden bir farka
işaret eder. Öte yandan, bu farkın, negatif mi, yoksa
pozitif mi olduğu, seçilen kritere göre belirlenir..
Ne var ki,
ilerleme ve gelişme, günlük dilden anladığıma göre, sürekli
birbirinin yerine kullanılıyor ve sanırım, pek azımız bundan rahatsız.
Bundan rahatsız olanların bir kısmı da, pozitif ilerleme
ile gelişmeyi bir ve aynı tutuyor. Oysa ki gelişme, bir
nesneyi oluşturan öğelerin, belirli bir bütünsellik içinde, giderek
daha karmaşık bir hal almasıdır. Dolayısıyla gelişme, belirli
bir nesneyle doğrudan ilişkiliyken, dolayısıyla da, şu ya da bu
şekilde, içkin izafiliği, bir şekilde taşırken; pozitif
ilerleme ise, belirli bir nesne hakkında iş görürken kullanılan
belirli bir kriteri de hesaba katmayı gerektirir ki, bu da, pozitif
ilerlemenin, içkin izafiliğin yanında, bir de dışsal izafiliği
taşımasının zorunlu olduğu anlamına gelir.
Günlük dilde ve
birçoklarının zihinlerinde, ilerleme ile gelişme
hakkında, müthiş bir kafa karışıklığı, müthiş bir kavram kargaşası
var. Örneğin bilimin gelişmesinden bahsettiğimizde,
aslında, bilimsel bilgilerin giderek birbirleriyle daha karmaşık bir
ilişkiye geçmesinden bahsediyoruzdur. Öte yandan, bilimlerin
ilerlemesi ifadesi ise, son derece problematik bir ifade gibi
görünüyor. Kültürel ilerleme ifadesi de, yine aynı
şekilde, son derece problematik bir ifadedir; kültürel
ilerleme ifadesi, a) kültürün çağdaşlaştırılması, çağdaş normlarla
uygunluklu hale getirilmesi ve b) kültürün gelecek nesillere
aktarılması, gelecek nesillere devri olmak üzere iki temel anlama
işaret ediyor ki, bunlar, ilerleme kavramıyla zorunlu bir
ilişki içinde görünmüyor. Bu anlamda ilerleme kavramını
kullanmak yerine, birinci anlamı vermek üzere kültürel
çağdaşlaşma; ikinci anlamı vermek üzere de kültürel
aktarma ya da kültür aktarımı kavramlarını
kullanmak, bana daha makul görünüyor. Nitekim, kültürel
çağdaşlaşma da, çağdaşlaşma olgusunun bir görünümü olarak; yani
ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel çağdaşlaşmadan oluşmak üzere,
çağdaşlaşma olgusunun bir görünümü olarak, karşımıza çıkıyor. Öte
yandan, kültürel gelişme kavramı ise, belirli bir
kültürü oluşturan yaşam pratiklerinin (dil pratikleri, kalıplaşmış
davranış biçimleri, vb.), kendi aralarında belirli bir bütünsellikle,
giderek daha fazla karmaşık bir hal alması durumuna göndermede
bulunur. Bu bakımdan, gelişmiş kültürler, içerdikleri yaşam
pratiklerinin birbirleriyle olan ilişkisinde, belirli türden bir
karmaşıklık durumunun yaşandığı kültürlerdir ve kültürel gelişme
talepleri de, aslında, bu yaşam pratiklerinin arasındaki örüntüleri
daha fazla güçlendirmeyi amaçlayan işleri engellememe talepleri olarak
karşımıza çıkar. Ne var ki, kültürel gelişme kavramı,
pek çok zaman, kültürel çağdaşlaşma kavramı yerine
kullanılıyor ki bu, kanımca doğru olmuyor..
Görüldüğü gibi,
ilerleme kavramı ve bu kavramla ilgili olarak karşımıza çıkan
diğer kavramlar hakkında çoğu zaman içine düşülen durum: müthiş bir
kafa karışıklığı ve kavram kargaşası. Öte yandan, Felsefe’de
ilerlemenin ne olduğunu dillendirmek için, işimiz daha da zor:
*
Efendim,
Felsefe’de ilerlemenin olup olmadığı sorunu, oldukça eski bir
sorundur. Öteden beri bu sorun tartışılıyor, ama görünen o ki, henüz
belirli bir çözüme bağlanabilmiş değil. Bu sorun, aslında o denli
önemli ki, şimdiye kadar belirli bir çözüme bağlanamamış olması,
gerçekten de düşündürücü.. Öteden beri bazı filozoflar, salt kendi
görüşlerinin, Felsefe’yi ilerlettiğini; içinde bulunulan çağ
itibariyle, Felsefe’yi, bizzat kendilerinin en ileri noktaya
taşıdıklarını, dolayısıyla, daha önceki filozofların ortaya
koyduklarının bir tarafa bırakılarak, kendi görüşlerinin benimsenmesi
gerektiğini iddia ediyor. Aldığım bazı maillere de bakılırsa kimi
dostlar, hümanist etiği, Felsefe’nin bugün itibariyle en ileri
aşaması olarak görüyor. Üstelik bu dostlardan bir kısmı da, bu
etiğin benimsenmesi durumunda, hem insan olmanın, hem de
nitelikli bir felsefeci olmanın gereklerinin
sağlanabileceğine inanıyor. Bu dostlar, hümanist etiğin, insanlığa
daha iyi bir yaşam sürdürme
olanağı açacağını düşünüyor. Görüldüğü gibi, Felsefe’de ilerleme
sorunu, yalnızca Felsefe’nin bir iç meselesi olarak
kalmıyor.
Öte yandan,
Felsefe’de ilerleme diye bir şeyin olanaksız olduğunu
savunanlar da var, onların argümantasyonu şu: Felsefe’de ilerleme asla
söz konusu edilemez. Bu iddia, Felsefe’nin doğasına terstir.
Felsefe’nin doğası, felsefi bilgi tarafından belirlenir ve bu bilgi
de, yapısı gereği öznel bir bilgidir. Bu öznellik nedeniyle,
Felsefe’de, taş üstüne taş konmaz, farklı zeminlere taşlar yığılır.
Felsefi bilginin özelliği olan kümülatiflik de, buradan gelir.
Örneğin bilimlerde mevcut bulunan nesnellik, bilimadamlarını keyfi
davranmaktan engeller. Bu bakımdan, bilimadamlarının ne yapacakları
bellidir ve onu yerine getirdiklerinde, başka deyişle bilimsel yöntemi
kullandıklarında, bilimlerde ilerleme sağlanır. Felsefe’de böyle
nesnel bir yöntem olmadığı için, ilerleme sağlanılamaz(!?).
Bu argümantasyonun
ortaya çıkardığı bazı sorular var: a) Felsefe’de ilerlemenin
ne olduğu henüz açık ve net bir biçimde ortaya konamamışken, bunun
asla söz konusu edilemeyeceği nasıl söylenir? b) Felsefe’nin
doğası ya da felsefi bilgi, hakikaten de öznellikler
üzerine mi kuruludur? c) Felsefe’de hakikaten de taş üstüne taş konmaz
mı? d) Bilimlerde nesnellik; ondan da önce, nesnellik
nedir? d) Bilimlerin ilerlemesi nedir? e) Bilimsel yöntem, her
uygulandığında hakikaten de bilimsel ilerleme sağlar mı ve bilim
tarihinde kaydedilen yanlışlıkları şu halde nasıl açıklayabiliriz? f)
Felsefe’de nesnel yöntem hakikaten de yok mu ve ondan da önce, nesnel
yöntem nedir ki, Felsefe’de nesnel yöntem nedir? İmdi, bunlar
gerçektende önemli sorular. Öte yandan, görüldüğü gibi, ortada, benim
şu an çözüm aradığım temel sorunla ilgili, çok önemli bir aykırılık
var: birileri Felsefe’de ilerlemenin olduğunu ve Felsefe’yi en ileri
noktaya taşıdıklarını iddia ederken, başka birileri de, Felsefe’de
ilerlemenin olmadığını, olmasının da mümkün olmadığını iddia ediyor..
Ancak ne var ki, Felsefe’de ilerlemenin olup olmadığını tartışmaya
veya belirli bir filozofun, belirli bir çalışmasının, Felsefe’de
ilerleme sağlayıp sağlamadığını incelemeye geçmeden önce,
Felsefe’de ilerlemenin ne demek olduğu üzerinde düşünmüş ve
bunu açık bir biçimde ortaya koymuş bir filozofa ben rastlamadım.. Hal
böyle olunca da, durumdan vazife çıkartarak, bu işi üzerime alıp, bu
sorunu çözüme bağlamaya çalışmak istiyorum:
*
Bu sorunu çözüme
bağlamaya çalışırken, önüme şu seçenekler çıkıyor: ya ilerleme
kavramı üzerinden giderek, Felsefe’de ilerlemenin ne
olduğunu dillendireceğim; ya kendi çalışmaları aracılığıyla Felsefe’de
ilerleme sağladığını, Felsefe’yi, içinde bulundukları çağ itibariyle
en ileri konuma salt kendilerinin getirdiklerini iddia eden
filozofların, bunu nasıl söylediklerine bakarak, Felsefe’de
ilerlemenin nasıl bir şey olduğu üzerindeki görüşlerini
ayıklayarak, bunu aydınlatacağım; ya da, Felsefe’de ilerleme diye bir
şeyin olmadığını iddia edenlerin, bunu nasıl söylediklerine bakarak,
Felsefe’de ilerlemenin nasıl bir şey olduğu üzerindeki
düşüncelerini ayıklayarak, bunu aydınlatacağım. Bunlardan ilki,
sanırım oldukça zor bir yol: az önce, ilerleme kavramı üzerinde
düşünürken, bilimsel ilerleme, bilimsel
gelişme, kültürel ilerleme, kültürel
gelişme ve kültürel çağdaşlaşma kavramları arasında
müthiş bir kafa karışıklığı, müthiş bir kavram kargaşası olduğunu
gördük; işte bu nedenle, ilk yol üzerinden gitmek, bana pek makul
görünmüyor. Öte yandan, ikincisi, bana daha makul görünmekle birlikte,
ikinci yol üzerinden gidip de, Felsefe’de ilerlemenin ne
demek olduğu hakkındaki görüşleri açığa çıkartıp, sonra bunların,
ilerleme kavramıyla zorunlu bir bağlantısının olup olmadığına
bakmak, bu yolla da Felsefe’de ilerlemenin ne olduğunu
ortaya koymak, sanırım daha kolay olacak. Üçüncü yol ise: felsefe
tarihini az buçuk bilen bir kişi olarak, bu yol üzerinden gitmenin hiç
uygun olmayacağını düşünüyorum ve bu seçeneği bir tarafa bırakıyorum.
İmdi, ikinci yol üzerinden gitmeye ve ulaşacağım sonuçları, sonra
dönüp ilerleme kavramıyla ilgisinde ele almaya karar verdiğimi
göre, felsefe tarihinde bu yollu görüşler öne süren filozofların bu
görüşlerine, kronolojik bir sırayı takip ederek, şöyle bir bakayım:
*
Bildiğim
kadarıyla, Felsefe’de ilerleme görüşünün ilk ortaya çıkışı, bazı
Ortaçağ Hıristiyan filozoflarının çalışmaları sayesinde oldu. Nitekim,
bunu ortaya koyabilmek için, bu noktada, Mantık Felsefesi
isimli kitabımdan küçük bir alıntı yapmak istiyorum: “Ortaçağ
Hıristiyan felsefesi, Antik Yunan felsefesini, yetkinliğe
ulaşmış bir sistem olarak gördü. Bu filozoflardan
özellikle de Aristoteles, Kilise’ye göre, doğru olan’ı
bulmuştu. Ortaçağ filozofları, Antikçağ’da söylenenleri inceleyerek,
onlarda kimi düzenlemeler yapmayı ve böylelikle, Antik Yunan
felsefesini, kilise dogmalarıyla uyumlu bir hâle getirmeyi kendilerine
görev seçti. Ortaçağ’da teolojik problemlerin çözümlenmesi ve bir
çözüme bağlanması için felsefi-mantıksal argümantasyonlar kullanıldı:
Ortaçağ filozoflarından, aslına bakarsanız teologlarından pek çoğu,
kimi felsefe tarihçisi ve filozofa göre, bu dönemde, Felsefe’ye
herhangi bir yeni açılım getiremeyecek olsalar da, çağdaş felsefenin
temellerini attılar -söz gelişi Augustinus, Descartes’ı öncülledi.
Ortaçağ
felsefesinde tanrı tanıtlamaları, gündemde ağır bir yer işgal eder. Bu
tanıtlamalar, inanmayanlara yönelik değil; daha çok bu konularla
ilgilenenler için geliştirildi, çünkü insan en azından tanrının
varlığını bilebilirdi ve bu nedenle Ortaçağ düşünürleri, bu kimselerle
uğraşmak yerine, salt kendi aralarında bir açımlama çabası içine girdi
ve bu çabalar eşliğinde, ontolojiyle ilgilendi. Ortaçağ’da yapılan
tanrı tanıtlamalarının dayandığı ontolojiye yönelen bu yoğun ilginin
ardında, evrenin yapısını, hakiki bir ontolojik yaklaşımla açıklama
çabası vardı. Ortaçağ düşünürleri, özellikle de Epikürosçuların öne
sürdüğü, evrende bütün olup bitmelerin ancak doğal nedenlerle
şekillendiği, onları yöneten ve\veya etkileyen bir varlığın bulunduğu
düşüncesinin, insanların kuruntusu olduğu ve bunun aşılabilmesi için,
tüm olup bitmelerin, ancak doğal nedenlerle olduğunun tanıtlanması
gerektiği yollu düşünceleri en iyi bir biçimde çürütmek için,
Felsefe’yi, teolojinin hizmetçisi konumuna getirmeye çalıştı ve bu
yolla, Kilise’nin üzerlerine vergi kıldığı borcu, yani akıl ile iman
arasındaki uçurumu kapatma borcunu, ödemeye koyuldu. Bu dönemde
Epikürosçu tezlerde geçen doğal nedenler’in yerine,
Yeni-Platonculuğun kurucusu olan Plotinos’un da etkisiyle tanrı
koyuldu ve hem ona, hem de onun bilgisine ulaşmak için mantık
kullanıldı. Ortaçağ’da özellikle Platon ve Aristoteles öğretisinin,
Kilise tarafından bu kadar el üstünde tutulmasının nedenleri de burada
gizli: Platon’a göre bilgi, değişmeyen ve kendi kendisiyle hep aynı
kalanın (ideanın) bilgisidir ve bu bilgiye de, mantık aracılığıyla
ulaşılır. Ortaçağ’da “değişmeyen ve kendi kendisiyle hep aynı
kalan”dan anlaşılan şey “tanrı” olunca, tanrıya ulaşmak için de
mantığa başvurmak gerektiği düşüncesi gündeme geldi ve tanrı
tanıtlamaları işine kalkışıldı. Bu noktada, Ortaçağ filozoflarının
akıllarına, hemen Aristoteles’in kendilerine iyi bir kılavuz
olabileceği düşüncesi geldi ve neticede, Aristoteles’in mantık
çalışmaları, Ortaçağ filozoflarının hayranlığını topladı.
Aristoteles’e olan bu yoğun ilginin tek nedeni bu da değil:
Aristoteles’in dört neden öğretisi, kilise
dogmalarına uygun bir yoruma imkan veriyordu. Böylelikle Ortaçağ
felsefesi, Epikürosçuların ve onlar gibi düşünenlerin aksine, tanrının
var olduğunu kabul ederek, ona ve onun bilgisine nasıl
ulaşılabileceğini araştırdı. Aristotelesinkine koşutluk taşıyan
çeşitli öğretiler geliştirilerek, tüm tanrı tanıtlamalarına, olgusal
içerik kazandırmaya çalıştı.”
Burada Mantık
Felsefesi isimli kitabımdan sunduğum bu bölüm, Felsefe’de
ilerleme görüşünün, benim bildiğim kadarıyla ilk ortaya çıktığında,
nasıl bir şey ifade ettiğini görmemizi sağlıyor. İmdi, burada
karşımıza çıktığı şekliyle Felsefe’de ilerleme: belirli
bir filozofun ya da filozofların belirli bir görüşünü ya da görüşler
manzumesini, otoritenin “doğru” diye koyduklarına uydurma işi olarak
ilerleme demeye geliyor..
*
Felsefe tarihi
içindeki bu yolculuğumuza devam ederek, bu yolculuğun bir başka
kesitinde, bir başka Felsefe’de ilerleme görüşünü bulup çıkartmaya
çalışalım.. Bu kesit, Rönesans felsefesi: Bu noktada da tekrar
Mantık Felsefesi isimli kitabıma geri dönerek, burada küçük
bir pasajı aynen aktarmak istiyorum: “Rönesans, Avrupa’nın Kilise
baskısından kurtulduğu bir dönem olarak anılır. Kilise, Ortaçağ’da,
Hıristiyan filozofların üzerine, akıl ile iman arasındaki uçurumu
kapatmayı vergi kılmıştı. Rönesans’ta ise filozoflar, akıl ile iman
arasındaki uçurumu göstermeyi, kendi üzerlerine vergi kıldı. Rönesans
filozofları, bilginin aslında ne olduğunu ve bilme süreçlerinin nasıl
işlediğini araştırarak, aklın seküler kullanımı üzerinde
incelemelerde bulundu. Bu dönemde filozofların zihinlerini, gelişen
doğa bilimlerinin de etkisiyle, tanrı yerine doğa meşgul
etmeye başladı.” İmdi, burada karşımıza çıktığı şekliyle Felsefe’de
ilerleme: Felsefe’de ortaya konan bilgilerin üzerini kaplayan
tabuların yıkılmasını sağlama işi olarak ilerleme demeye
geliyor..
*
Felsefe tarihi
içindeki bu yolculuğumuza, Alman İdealist Okulu’ndan Fichte ve
Schelling’le devam edelim: on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Fichte
ve Schelling, Kant’ın öğretisini, kendilerine hareket noktası
yapmıştı. Ancak bu filozoflar, Kant’ın aksine, sistem kurmayı,
kendi üzerlerine vergi kıldı ve yetkin bir felsefe sistemi kurmaya
çalıştılar. Fichte ve Schelling’e göre Kant, bu sistemin temellerini
atmış, ön hazırlıkları yapmıştı, kendilerine de bu sistemi tamamlamak
kalıyordu ki, bunu yaptıkları taktirde, Felsefe’de ilerleme sağlamış
olacaklarını düşünüyorlardı. İmdi, burada karşımıza çıktığı şekliyle
Felsefe’de ilerleme: belirli bir filozofun, belirli bir
görüşünü ya da görüşler manzumesini, mantıksal bakımdan ileri götürme
işi olarak ilerleme demeye geliyor..
*
Felsefe tarihi
içindeki bu yolculuğumuza, Alman İdealist Okulu’ndan Hegel’le birlikte
devam edelim; ancak müsaadenizle, burada, daha önce yayınlanan bir
yazımdan (yani Son Baskı dergisinin Ocak 2005 sayısında
yayınlanan ve Gün Dönümü isimli kitabımda da
bulabileceğiniz, Felsefe’nin Sonu mu Geldi..
isimli yazımdan) alıntı yapmak istiyorum: “Hegel’e göre
Felsefe’nin asıl görevi, hakikatin ne olduğunu serimlemektir. Hegel’in
dilinde hakikat, mutlağın bilgisidir. Mutlak ise, bir
süreçtir, yaşamın kendisidir, yani o, sabit bir şey değildir. Mutlak’a
dışarıdan bakan bir “tanrı” yoktur. Kendisi bir süreç olan mutlak,
ide’nin tin olarak kendi bilincine varması sürecidir. Bu
süreç, ancak bir sistem içinde serimlenebilir ve bu sistemde
kullanılan kavramların birbirleri arasında bir iç zorunluluğu
bulunması gerekir. Böylelikle, bir kavramdan başka hangi kavrama
geçildiği gösterilir ve sistemi oluşturmada kullanılan her bir
kavramın hesabı da verilmiş olur.
Hegel’in sistemi,
kapalı bir sistemdir. Bu sisteme dışarıdan müdahale eden bir unsur
yoktur. Bu sistemde yer alan tüm öğeler, birer aşama’dır ve
Hegel, bunları kullanarak, hiçbir öğeyi ve ilkeyi dışta bırakmaksızın,
hakikati serimlemeye koyulur. Bu işi yaparken, her tek olayın
nedenlerini ya da sonuçlarını değil; her tek olayın olup bitmesini ve
tam da o şekilde olup bitmesini sağlayan ilkeleri açıklamaya çalışır.
Bu ilkeler, hakikati serimleyen ilkelerdir. Hegel’e göre hakikati
oluşturan her bir parçanın, tek başına bir anlamı yoktur, parça, ancak
bütün içinde anlam kazanır ve böylelikle de sistem, bilimsel
bir hâle gelir. Bir parça bütünden ayrı olarak ele alındığında,
kavranılmış olmaz. Bütünün kendisi, organizmayı andıran kompleks bir
yapıdadır. Bütünden ayrı olarak ele alınan şey, salt bir soyutlamadan
başka bir şey değildir. Böylelikle Felsefe, hakikatin iç gelişiminin
açığa vurulmasını sağlar ki bu da, sistem aracılığıyla, nesnelerin
düşüncede görülmesi anlamına gelir. Felsefe, varlığın kendi kendini
düşünmesidir ve Mutlak’ın ne olduğunu kavramaya ve ortaya koymaya
çalışır. Dolayısıyla Felsefe ile bilim koparılamaz bir ilgi içindedir:
Hegel’in dilinde Felsefe, bir bilim hâline gelir ve kendini bütün
bilimlerin üzerinde bulur. Bu bilim de, kavramları kapalı bir
şekilde zorunluluk ilişkileri içinde açıklama demeye gelir. Kavramlar
arasındaki içsel zorunluluk, sistem kurmaya olanak tanır ve sistem,
kavramlar arası bağlantıları ortaya koyarak, olan bitenin dayandığı
ilkeleri açıklar (Hegel, Mantık Bilimi; 17. önerme).
Felsefe’nin bu açıklamayı yapması, varolan’ı kavramasıyla
mümkündür ve Hegel’in dilinde varolan, akıl’dır. Bunun
kavranılmasının ardından Mutlak’ın bilgisi ortaya konabilir ve Hegel,
yalnızca kendi sisteminde Mutlak’ın bilgisinin ortaya konabileceğine
inanır. Bu yolla artık hakikat’i ortaya koyduğunu, Felsefe’yi
içinde bulunduğunu düşündüğü çöküş durumundan kurtardığını ve
felsefesiyle kendinden önceki filozofları aştığını iddia eder.
Böylelikle Hegel,
kendi sistemiyle, her türlü gelişimin yasasını ortaya koyduğunu iddia
etmiş, bundan sonraki çalışmalarda artık ortaya yeni bir yasanın
konmayacak olduğunu belirterek, kendisinden sonraki dönemlerde ancak
bu yasalar arasındaki ilişkilerin kullanılmasıyla, onlara bir dizi
önemsiz eklenti yapılabileceğini ve onlar arasındaki ilişkilerin,
ancak daha detaylı bir biçimde serimlemesinin
gerçekleştirilebileceğini savunmuştu.”
Öte yandan, şu
birkaç hususu daha belirtmekte fayda görüyorum: Hegel’e göre tin,
kendine koyduğu amacı, tarih içinde adım adım gerçekleştirirken,
kendisi hakkındaki bilgileri de, Felsefe aracılığıyla dile döker. Bu
bakımdan Hegel için Felsefe, “çağın düşüncede özetlenmesi”dir ve gerek
tarih içinde, gerekse felsefe tarihi içinde, tinin bu amacına hizmet
edecek türden dialektik bir ilerleme vardır. Bu ilerleme, tez –
anti-tez – sentez ilişkisi içinde gerçekleşir. Bu bakımdan örneğin,
Herakleitos’un felsefesi, tez; Parmenides’in felsefesi anti-tez;
Platon’un felsefesi ise, sentezdir. Öte yandan, Platon’un felsefesi,
tez; Aristoteles’in felsefesi, anti-tez; Ortaçağ felsefesi de
sentezdir ve bu, Hegel’in iddiasına göre, böyle sürüp gelmiş ve onun
felsefesi aracılığıyla mutlak sentez gerçekleşmiş, böylelikle de tin,
kendisi hakkındaki mutlak bilgiye, bu mutlak sentez aracılığıyla sahip
olmuştur. İmdi, burada karşımıza çıktığı şekliyle Felsefe’de
ilerleme: mutlak bilgiye ulaşma çabasının geçekleşmesi olarak
ilerleme demeye geliyor. Öte yandan, mutlak bilgiye ulaşma
çabasının gerçekleşmesi olarak ilerleme görüşünü, yirminci yüzyılda,
Bergson ve Husserl’de de görüyoruz:
*
Bergson’a göre
Felsefe’nin asıl görevi, gerçekliğin ne olduğunu ortaya koymaktır. Bu
ortaya koyma işi, bilgisel bir iştir. Bir bilgisel işin
sağlanabilmesinin, iki yolu vardır: çözümleme yapmak ve duygudaşlık
kurmak. Bunlardan çözümleme, nesnelerin, bulunulan konumdan hareketle
kavranılmaya çalışılmasını sağlar. Bulunulan yer göreli olduğundan,
çözümleme aracılığıyla gerçekleştirilen bilme etkinliği, ancak göreli
bilgiler sağlar. Çözümleme yapılırken, nesnelerin etrafında dolaşılır
ve onlar, belirli kavramlarla açıklanmaya çalışılır. Çözümlemelerde
nesnenin kendisine bakmak yerine, onun işleviyle ilgilenilir ki
bunlar, kavramlar aracılığıyla dile getirilir. Ne var ki kavramlar,
belirli türden bir soyutlama olduklarından dolayı, aslında nesnelere
ait, gerçekten de onlara özgü şeyleri ortaya koymaya yetmez. Alışılmış
düşünme yönteminde, kavramlardan hareketle nesnelere gidilir ki bu da,
nesnelerin asli unsurlarını bilmeyi sağlamaz. Bu durum, çözümlemede
kullanılan araçların yapısından kaynaklanır. Bu araçlar, simgelerdir.
Simgeler, yapıları gereği, hakkında oldukları nesnelere ilişkin, tüm
nesnelere ilişkin, ortak olan şeyleri verir. Çözümlemelerde, üzerinde
çalıştığımız nesne ile önceden zaten bildiğimize inandığımız diğer
nesneler arasında, benzerlikler kurarız. Bu bakımdan, çözümleme işinin
hiçbir zaman sonu gelmez, o, mutlak olana götürmez.
Bergson’a göre
nesneye içeriden baktığımızda, artık belirli bir konuma göreli olan
bilgilere değil; o nesne hakkında mutlak bilgilere ulaşırız. Olanaklı
olduğu durumlarda, nesnelerle zihinsel duygudaşlık kurarız. Bu yolla,
nesneye belirli türden bir içsellik yükleriz. Örneğin, belirli bir
roman kahramanı hakkında söylenenler ile bizim o roman kahramanıyla
duygudaşlık kurmamız neticesinde ortaya çıkacak olanlar, birbiriyle
bir ve aynı değildir. Duygudaşlık kurmamız neticesinde, o roman
kahramanı hakkında bilebileceklerimiz, mutlaktır ve bu bize, bir
defada verilmiştir. Duygudaşlık kurma neticesinde sahip olunanların
“kendine özgülük”ü, belirli bir otantikliği vardır. Bu bakımdan,
kendinde olanı ve kendi tekliğinde olanı vermeye yeterli olmayan
simgeler aracılığıyla, bu otantiklik dışarıya vurulamaz, dile
dökülemez. Ne var ki, bu otantikliğin dile dökülememesi de olanaksız
değildir. Fakat bunun için, başka bir yol gerekir: çözümlemelerde
kullanılan tüm kavramlar bir tarafa bırakılmalı, duygudaşlık kurduktan
sonra edinilenleri dile getirmeye yarayacak, çok daha farklı kavramlar
geliştirilmeli. Bu kavramlar, artık basit bir soyutlamaya dayalı
olmayacak türden kavramlar olmalı. Hakkında olduğu her tek için
otantikliğini korumalı ve içselliği bozmamalı.
Bergson, zihnin
kendi kendisiyle duygudaşlık kurmasına, sezgi der. Zihnin bu
işlemi yerine getirmesiyle, sırasıyla, şu üç şeye ulaşılır: algılar,
anılar ve alışkanlıklar. Ancak daha da derinlere doğru inilecek
olursa, yani sezgiyi daha da yoğunlaştırılacak olursa, “kesintisiz bir
akış” içinde olagelmeye devam eden ben’in kavranılması mümkün
olacaktır. Bu ben, yani olagelmeye devam eden ben,
zamandaki akışında kendi kişiliğimizdir. Başka hiçbir şeyle
duygudaşlık kurmak mümkün olmasa bile, bu ben’le duygudaşlık
kurmak mümkündür. Bu duygudaşlık kurma işi sırasında, duygudaşlık
kurma hakkında yukarıda söylenenlerin hepsi geçerlidir. Olagelmeye
devam eden kendi kişiliğimizde şunu görürüz ki bu kişilik, değişik ruh
durumlarından oluşur. Bu ruh durumlarından hiçbiri, bir diğerinin
aynısı değildir. Her birinin belirli bir otantikliği vardır. Bu
otantiklik, farklı ben’lerin kendileri için de geçerlidir. Bu
değişik ruh halleri, bellekte toplanır, bellekten geri çağrılması da,
kavramlar aracılığıyla gerçekleşmez; bu sırada zihin, duygudaşlık
kurar. Zihnin kurduğu duygudaşlık, süre’nin kavranılmasını
sağlar. Süre, belleğin geçmişi, şimdide taşıyarak
sürdürmesidir. Eğer geçmiş, şimdide yaşamayı sürdürmemiş olsaydı,
ben’e ilişkin kesintisiz bir akıştan değil, anlık oluş ve yok
oluşlardan bahsediyor olurduk. Dolayısıyla süre, ben’de
içsel olarak kavradığımız kesintisiz akışın olanaklı koşuludur.
Bu ben’in
bu şekilde kavranılması, gerçekliğin kavranılmasını da sağlayacaktır.
Filozofun görevi, gerçekliğin ne olduğunu ortaya koymak olduğundan, bu
işi yerine getirirken, öncelikli olarak yapması gereken şey, bu ortaya
koyma işinin, çözümlemeyle değil; duygudaşlıkla sağlanabileceğini
kavramak olacaktır. Ne var ki bunun sağlanması da, hiç kolay değildir,
çünkü zihin, alışılmış düşünme biçiminin yapısı nedeniyle, çözümleme
yapmaya karşı eğilimlidir. Zihin durdurma eğilimindedir ve
ancak durdurma gerçekleştiği taktirde, nesnelere ilişkin duyum
ve tasarımlara ulaşabilir. Bu bakımdan, zihnin duygudaşlık kurmaya pek
yanaşmayan; karşısına çıkan şeyler hakkında otantikliği görmeye
çalışmak yerine, onlardaki ortaklıkları görmeye çalışan bir yapısı
vardır. Bu ortaklıklar, nesnelerin etrafında birtakım halkalar
oluşturur. Bu halkalar, hem nitelik hem de nicelik bakımından, pek
çoktur. Bu halkalardan her biri, aslında, nesneye her defasında hep
belirli bir konumdan bakılmakta olduğunu gösterir. Bu konumlardan her
biri de, Felsefe’de belirli bir dizge olarak karşımıza çıkar.
Bu felsefi dizgelerden hiçbirisi, mutlak bilgiye ulaşmayı sağlayamaz,
onlardan her biri, ancak görelidir. Bu dizgelerden her biri, nesneleri
çözümlemeyle, o nesnelerin kendisinden oluştuğu belirli birtakım
parçaları bulduklarını iddia eder. Nesneyi bir defada verilmiş bir şey
olarak kabul etmez, onu, olanaklı en küçük parçalara ayrıştırır.
Nesneyi de, bu parçaların toplamı olarak kabul eder. Ne var ki bu
parçalardan hiçbiri, nesne hakkında içsel olan’ı vermeye
yeterli değildir. İçsel olan, nesnelerde şu ya da bu şekilde belirli
bir parça olarak bulunmaz. İçsel olanın sağlanması için, duygudaşlık
kurmak gereklidir. Örneğin, bir kentin şu ya da bu noktadan çok sayıda
fotoğrafını çekmek mümkündür. Ancak bu fotoğrafların yanyana
getirilmesiyle, o kenti görmek başkadır; o kentin sokaklarında
dolaşarak o kenti görmek başkadır. Aynı durum, içine girmenin olanaklı
olduğu her nesne için geçerlidir, belirli bir nesne hakkında, o nesne
için içsel olanı görmek için yapılması gereken şey, o nesnenin içine
girmek; yani onunla duygudaşlık kurmaktır.
Bergson’a göre
gerçekliğin bu şekilde kavranılmasıyla birlikte, artık mutlak bilgiye
de ulaşılmış olacaktır. Ulaşılan bu mutlak bilgi, Felsefe’de çeşitli
okullardan birini ya da diğerini haklı çıkartmaya çalışmaya hizmet
etmeyecek, gerçekten de, kendi kendisiyle olan ve bu yüzden de salt
kendi kendisi için olana ilişkin, dolayımsız kavrayışı sağlayacaktır.
Bu kavrayış neticesinde de, felsefi polemiklerden uzak durulmuş
olacaktır. Felsefe’de öteden beri mevcut okulların her biri, şimdiye
kadar göreli bilgiler ortaya koymuş, bu nedenle de, gerçekliğin
kavranılmasını zorlaştırmıştır; ortaya koydukları bilgilerde
kullandıkları kavramların yapısı gereği, gerçeklik, hep saklı
kalmıştır. Felsefe’de mutlak bilgiye ulaşmak için, işte bu tür
kavramları kullanma işine bir son verilmelidir. Üstelik, günlük dilde
kullanılan kavramlar da, yine bir tarafa bırakılmayı hak etmektedir.
Gerçekliğin olagelen ben’imizde dolayımsız olarak kavranışı,
bize başka türden kavramlar geliştirme olanağı sağlar ki, bunun
gerçekleştirilmesiyle ortaya konacak olan kavramlar, olanaklı olduğu
ölçüde en geniş otantikliği yansıtacak türden kavramlardır. İşte bu
kavramların ortaya konmasını, bu biçimde ortaya konmasını sağlamak
gerekir ki bu da, belirli bir süreç içinde gerçekleşir. Bu süreç,
aslında Felsefe’deki ilerleme sürecidir. Bu bakımdan, Bergson’a
göre simgelerden sıyrılma iddiasında olan bilim olarak Metafizik,
Felsefe’deki ilerleme sürecinin hem başlatıcısı hem de uygulayıcısı
olarak iç görür. Bu ilerleme sürecinde, gerçekliğin aslında ne
olduğunun kavranılmasına ve bu kavranılan şeyin de, başkalarına
aktarılmasına adım adım yaklaşılmış olur.
*
Bu yolculuğa,
Husserl’le birlikte devam edelim; ancak müsaadenizle, ben tekrar,
Mantık Felsefesi isimli kitabımdan alıntı yapmak istiyorum:
“Bir önceki yüzyılda Alman İdealistlerinin öğretileri çerçevesinde
yerinde sayan Felsefe’nin, doğa bilimleri karşısında güç
yitirmesi, onu, doğa bilimlerinin yöntemleriyle iş gören bir alan
haline getirme çabalarını tetikler.. Bu çabalara karşı büyük bir
savaşım veren Husserl, Felsefe’nin kesin bilim olarak ancak nasıl
olanaklı olduğunu serimlemeye çalışır; bunu da iki yolla yapar: doğa
bilimlerinin elini, yani yöntemi olan doğal tavır’ı
Felsefe’den çekmesini sağlamaya çalışmak ve Felsefe’yi, bütün dünya
görüşlerinin tekelinden kurtarmak için çaba sarfetmek. Bunları
yaparken, Husserl de, temel disiplin arama
yarışına katılır ve bu disiplini, bilinç fenomenolojisi’nde
bulur. İmdi, böyle bir ereğin içinde eridiği Mantık
Araştırmaları, Husserl’in mantık tezlerinin olduğu kadar
fenomenoloji hakkındaki tezlerinin de bir özetiydi.
Husserl’e göre
Felsefe, ta en başından beri, kesin bilim olma iddiasındadır, ancak
bunu bir türlü sağlayabilmiş değildir. Bu iddianın yerine
getirilebilmesi için, Felsefe’de kullanılan yöntemi, bilimsel
bir hâle sokmak gerektiği düşüncesi, Felsefe’yi, doğa bilimlerin
güdümü altına sokmuştur. Ancak bu durum sonrasında Felsefe, kesin
bilim haline gelmiş olmadı. (...) İçinde bulunulan zaman itibariyle
Felsefe’de ilerleme’nin sağlanabilmesi için, doğalcı
sayıltı karşısında, artık yeni bir devrime ihtiyaç duyulmaktadır.
Felsefe’nin asli görevinin nelik araştırmaları yapmak olduğunun
görülmesi ve hatta bu araştırmaların ne şekilde yapılabileceğinin
kavranılması için, doğalcı sayıltı, sıkı bir eleştiri
süzgecinden geçirilmelidir:
Doğalcı sayıltıya
göre, her şeyde bir doğa’dan bahsetmemizi haklı çıkartacak
birçok gerekçe mevcuttur. Doğa, uzam ve zaman içinde bulunan
şeylerin doğasıdır. En temelde de, fizik doğa
bulunur. Fizik doğa içinde bulunan her şey uzam ve zaman
içinde yer alır. Fiziksel doğanın yanı sıra, bir de psikofiziksel
doğa vardır. Bu doğa, bilinçten oluşur ve bu bakımdan,
bilincin de bir doğası vardır. Ben dediğimiz şey, salt
empirik ben’dir ve bilinç de, bu empirik ben’in
bilincidir. Ne var ki Husserl’e göre doğalcı sayıltı, ben’in,
salt empirik kısmıyla ilgilenmekte ve bu bakımdan da, saf
ben’e ilişkin gerçekleri kavrayamamaktadır. Saf ben’e
ilişkin gerçeklerin kavranılmasının önemi, ihtiyaç duyduğumuz ve salt
kendisi aracılığıyla Felsefe’yi kesin bilim haline getirecek olan
nelik bilgilerinin öneminden gelir. Felsefe tarihinde, bu
nelik bilgilerine ulaşmak mümkün olmamıştır ki bunun nedeni de, saf
ben’in yapısı hakkında bilinenlerin eksik olmasıdır.
Dolayısıyla Husserl’e göre saf ben hakkındaki
çalışmalar, Felsefe’yi, kesin bilim haline getireceği
gibi, zaten ta başından beri taşımış olduğu iddiayı da
gerçekleştirecektir. Ne var ki, zamanın doğalcı sayıltısı, saf
ben’e ilişkin gerçekleri kavramanın ve ortaya koymanın olanaklı
koşullarını ortadan kaldırmaktadır. Husserl ise, saf ben’e
ilişkin şöyle bir araştırma yürütür ve burada serimlenenleri şu
şekilde gerçekleştirmeye çalışır:
Husserl’e göre
doğalcı sayıltı, bilinci doğallaştırdığı için, ondaki ideleri, mutlak
idealleri ve normları da doğallaştırır. Mantık ilkelerini de birer
doğa yasası olarak ele alır. Bilincin doğallaştırılması,
beraberinde, bunların da doğallaştırılması anlamına gelir ki bu da,
onların deneysel olgulara indirgenmesine neden
olmaktadır. Deneysel olgular, görelidir. Bu bakımdan doğalcı sayıltı,
Felsefe’yi, tamamen göreli bir etkinlik olmaktan hiçbir zaman
kurtaramayacaktır. Aranan mutlaklığın sağlanılabilmesi için, bilincin
doğallaştırılmasına, yani bilince ve bilinç ürünleri olan idelere,
ideallere, normlara belirli bir doğanın atfedilmesine son
verilmelidir.
Doğalcı sayıltı,
doğabilimsel yöntemler kullanarak, Felsefe’de ilerleme
sağlanılabileceği iddiasındadır, ancak Husserl’e göre bu yöntemle
bırakınız Felsefe’de ilerlemenin sağlanılmasını, gerçekte felsefe
adına birşeyler yapılabilmesinin hiçbir yolu bulunmamaktadır.
Doğabilimsel yöntem, yapısı gereği, naif bir yöntemdir. Bu
yöntem aracılığıyla nesneler, şimdi ve burada
olan nesneler olarak görülür ve nesnelerin, bilinç dışında,
bilince verili olmasalar bile, var oldukları kabul edilir. Oysa ki
biz, ancak bilince verili olan şeyler hakkında konuşabiliriz ve
bunların varlık’ları hakkında konuşabilmemizi sağlayacak, haklı
hiçbir gerekçemiz bulunmaz, şeylerin ancak verilmişlik’leri söz
konusu edilir ki işte bu verilmişlik de, doğabilimsel
yöntemlerle kavranılamaz, bu verilmişlikler, empirik ben’e
değil; saf ben’e verilidir. Bu bakımdan saf
ben’in yapısını ortaya koymak, bilincin ve bilince verilenlerin
yapısını da ortaya koymak anlamına gelir. Bunun anlamı da, bilincin
neliğini ortaya koymaktır ki, doğabilimsel sayıltı, bu nelik bilgisini
ortaya koyamaz. Üstelik, bilincin neliği hakkında bir bilgiye sahip
olmadan, nelik araştırmalarına kalkışılamaz.
Husserl’e göre
bilinci araştıran bilinç fenomenolojisi, aslında, tüm olanaklı bilme
fonksiyonlarını araştırır. Bu da aslında, bilince verilenlerin
verilmişlik tarzlarının peşine düşmek ve bu verilmişliklerden her
birinin, aslında kendine özgü bir nelik içerdiğini açığa çıkartmak
demeye gelir. Bu açığa çıkartma işi, ancak fenomenolojik yöntemle
sağlanır. Bu bakımdan nelik araştırmaları, Skolastiklerin ya da onlar
gibi düşünenlerin iddia ettiği gibi, dilsel çözümlemeler yapma işi
değildir. Nelik araştırmaları, şu ya da bu dilin sınırları içinde
yapılacak türden araştırmalar değil; salt bilincin sınırları içinde,
daha doğrusu, saf ben’in sınırları içinde yapılacak
türden araştırmalardır, çünkü nelikler, şeylerin kendilerinde değil;
saf ben’de bulunur ki bunları bulup çıkartmak, salt
fenomenolojinin görevidir. Bu bakımdan fenomenoloji, her şeyden önce,
aslında bilincin bilimidir; ama aynı zamanda da, nelik bilgilerine
ulaşmanın yoludur. Fenomenolojinin asıl konusu, saf ben’in
yapısı, mahiyeti ve muhtevasıdır. Fenomenolojide bilinç, artık
deneysel psikolojide yapıldığı gibi incelenmez, bilincin yapısına,
mahiyetine ve muhtevasına naif değil; fenomenolojik bir
tavırla yönelinir ve bilince, belirli türden bir doğa
atfedilmez. Deneysel psikoloji, aslında, empirik ben’i
masaya yatırır; ama onun bu incelemesi, her şeyden önce, saf
ben’e ilişkin birtakım bilgileri gerekser. Bu yöntemle ulaşılacak
bilgiler, yani hakiki anlamıyla bilinç biliminin ortaya koyacağı
bilgiler olmaksızın, deneysel psikolojinin ortaya koyacağı bilgiler,
herhangi bir dayanaktan yoksun kalacaktır. Deneysel psikoloji,
kullandığı naif yöntem itibariyle, kendi kavramları
hakkında belirli türden bir irdelemenin yapıldığı ya da yapılabileceği
bir alan değildir, çünkü, bu irdelemelerin yapılabilmesini olanaklı
kılan nelikler, empirik yollarla asla kavranılamaz. Bu bakımdan,
deneysel psikoloji, fanatikleri kabul etsin ya da etmesin, sırtını
bilincin bilimine, yani fenomenolojiye dayamak durumundadır. Hatta
deneysel psikolojinin bir bilim olması bile, bilimde kullanılan
kavramların taşıması gerekli bulunan açıklıktan ve bu açıklığı
getirecek olanın fenomenoloji olmasından dolayı, yine fenomenolojiye
bağlıdır. Bu açıklık, aslında, nelik bilgilerinin açıklığından gelir,
nelik bilgilerini ortaya koyan yönelme, ne kadar safsa,
ulaşılan bilgi de, yine o kadar saf, başka deyişle aslına
uygun olacaktır.
Husserl’e göre tüm
nelik bilgileri, doğrudan görmeyle sağlanır ve bu
görülen şey de, herkes için bir ve aynıdır, mutlak bilgilerdir
bunlar. Bu bilgiler, kendi yapıları gereği, kendiliğinden anlaşılır
bir yapı taşır. Nelik araştırmaları, aslında saf bilinç
çözümlemeleridir ki saf bilincin yapısının herkeste bir ve aynı
olmasından dolayı, bu nelik bilgilerinin de, belirli türden bir
mutlaklığı vardır. Bu bakımdan saf bilinç, şu ya da bu kişinin bilinci
değil; genel olarak saf bilinçtir ki, mutlaklığın kaynağı da
burasıdır. Buna karşılık, empirik ben’in muhtevasında,
deneysel olgular bulunur ki bu olguların yapısı gereği, onlar için
herhangi bir mutlaklığın aranması boştur. Dolayısıyla neliği görmeyle
sağlanılacak mutlaklık, deneysel genellemeye dayalı bir
algı-anı-alışkanlık ilişkisi içersinde ortaya çıkan bir mutlaklık
değildir. Burada tümdengelim, tümevarım, hesaplama
gibi işlere kesinlikle kalkışılmaz. İmdi, olgu sorunlarına ilişkin bir
mutlaklık’ın asla söz konusu edilemeyeceği, öteden beri
bilinmektedir, ama burada bahsedilen mutlaklık, idea
ilişkilerinin mutlaklık’ı da değildir. Nelik bilgilerinin bu
mutlaklığını ıralayan unsur, taşımış oldukları içsellik’ten
gelir. İdea ilişkileri ise, aslında hep belirli türden bir aşkınlık
taşımaktadır. Aynı şekilde idea ilişkilerine dayanılarak çıkartılanlar
için de, yine aşkınlık söz konusudur.
Husserl, bilincin yapısını, mahiyetini ve muhtevasını ortaya koyan,
nelik bilgilerine ulaştıran, bu bakımdan da Felsefe’yi kesin bilim
olarak kuracak olan fenomenojik yöntemi Fenomenoloji Üzerine
Beş Ders’te üç ana basamak altında serimler:
Birinci
basamak: birincileyin bilginin olanaklığına ilişkin bir
irdeleme yürütmemiz gerekir. Bilginin olanaklılığına ilişkin sorunlar,
henüz belirli bir çözüme bağlanmadan, bilgi ile hakkında olduğu
nesne arasındaki ilişkiler, bilgilerin mutlaklığa sahip olup
olmadıkları, hangi bilgilerin, hangi nedenden dolayı nasıl bir
mutlaklığa sahip olup olmadığı vb. sorular ve sorunlar üzerinde bir
tartışma yapmanın anlamsız olacağı görülmelidir. Bu bakımdan, bu
araştırmaya başlayabilmek için, öyle sağlam bir bilgi
gerekir ki, bizi mutlaklık hakkında sağlam bir
bilgiye götürebilsin. Bu bilgi, şu ya da bu şeye ilişkin
empirik bir bilgi olamaz, bunun nedeni ortadadır.
Aradığımız gibi bir bilgiye ulaşmak için, Descastes’ın ortaya
koydukları, iyi bir başlangıç noktası olabilir: cogitationun bilgisi
hakkında en ufak bir şüphe duymak, asla mümkün değildir. Onun işte bu
özelliği, taşımış olduğu içkinlikten gelir. Ancak buradaki
içkinlik, reel içkinlik değildir. Mutlaklığa ulaşmak
için de, ancak bu içkinlikten hareket edilebilir. Bu bakımdan,
aşkın koyum bir tarafa bırakılmalıdır. Aşkın koyumu bir
tarafa bırakmak için, fenomenolojik bir indirgeme
yapmak gerekir. Bu indirgemede aşkın olan, askıya alınır.
Başka deyişle, nesnenin varoluşu ve
geçerliliği aşkın olarak kabul edilmemeli, yani doğalcı sayıltının
yaptığının tam aksine, nesnelerin bilinç dışında varoldukları savı
askıya alınmalıdır. Husserl’e göre, biz, nesnelerin bizim
dışımızda var olup olmadıkları hakkında konuşamayız, ancak onların
verilmişlikleridir söz konusu olan ve bu verilmişlikler de, aslında,
içkin verilmişliktir. Birinci basamakta işte bunlar
kavranılmalı ve gerçekleştirilmelidir.
İkinci
basamak: Descartes’ın cogitatiosu da, yine, fenomenolojik
indirgemeden geçirilmelidir, çünkü, cogitatioda da, bazı
empirik unsurlar bulunmaktadır. Bu indirgemenin sağlanmasıyla
artık, deneysel psikolojinin alanından tamamen çıkılmış olacaktır. Bu
yolla ben’in dışında bulunan bir şey hakkında değil;
verilmişliğin kendisi hakkında konuşmanın olanağı da ortaya
çıkacaktır. Bu olanağın gerçekleşmesiyle birlikte de, saf
fenomenler alanıyla karşılaşırız. Bu alanı anlamamızı
sağlayan temel unsur, ideleştiren soyutlamadır.
İdeleştiren soyutlama, nelik bilgilerini ortaya koymanın
tek yoludur. Fenomenolojik yöntemin ikinci basamağında, bunlar
kavranılmalı ve gerçekleştirilmelidir.
Üçüncü
basamak: saf fenomenler alanında, görünüş ile görünen
şey, karşı karşıya getirilir. Bu ikisi, fenomen sözcüğü
altında birleştirilir ve fenomenler, aslında, şeylerin bilinç
içinde yeniden kurulması sonucu ortaya çıkar. Bilincin bu işlemi, dış
dünyayı bilmemizi ve aşkın koyum hakkında
konuşabilmemizi sağlar. İmdi, nesneye yönelmenin ve tüm
verilmişliklerin yapısı ve mahiyeti ortaya çıkmış olur. Fenomenolojik
yöntemin üçüncü basamağında da işte bunlar kavranılmalı ve
gerçekleştirilmelidir.”
*
Böylelikle,
felsefe tarihi içinde yaptığımız bu yolculuğun, yavaş yavaş sonuna
geliyoruz. Bu noktada bir de, Bilimsel Felsefe Okulu’ndan Ayer ile
Reichenbach’ın bu konudaki görüşlerine şöyle bir bakalım; ancak yine
müsaadenizle, Mantık Felsefesi isimli kitabımdan alıntı
yapacağım: “Wittgenstein’ın önde gelen müritlerinden biri olan
Ayer, mantıksal olguculuğu, Dil, Doğruluk ve
Mantık’la İngiltere’ye taşır. Ayer de tıpkı Wittgenstein gibi,
felsefe’yi, mantıksal çözümleme yapma işi olarak görür, ancak ona
özel bir görev yükler: Ayer’in dilinde felsefe yapmak,
bilimin içine karışmış olan bilim dışı öğeleri dışarıya atmak ve
bilimler içindeki tutarsızlıkları ortadan kaldırmaktır ki, buna daha
sonraları, bilimsel felsefe diyeceklerdi. Ayer’in
çalışmaları, bu bilimsel felsefe’ye giden yolda, önemli
bir adım atar ve bunu da, birincileyin, filozofların geleneksel
tartışmalarının verimsiz ve gereksiz olduğunu; ikincileyin de bu
tartışmalara son vermenin ancak nasıl olanaklı olduğunu göstererek(!?)
yapar. Bu çalışmaları, Ayer’i, felsefe’nin, mantığın bir
parçası olduğu vargısına ulaştırır; Ayer’e göre bu verimsiz ve
gereksiz geleneksel tartışmalara bir son vermenin en sağlam yolu da,
felsefi araştırmaların özünü, yani mantıksal çözümleme yöntemini
ortaya koymaktan geçer.
Böylelikle Ayer,
felsefi önermelerin olgusal değil; ancak dilsel önermeler olduğunu,
yani tanımları ya da tanımların biçimsel sonuçlarını serimlediğini
iddia eder ve mantığın, felsefenin bir aracı değil; felsefenin
mantığın bir bölümü olduğu sonucuna ulaşır. İşte bu bölüm, Ayer’in
gözünde o kadar önemlidir ki, bunun ihmal edilmesi durumunda, tıpkı
metafizikçiler gibi, dilbilgisi kurallarına aldanılacağını ve bir dizi
yanlış uslamlamaya gidileceğini düşünür, başka deyişle metafizikçiler
de aslında, anlamsız şeyler yazmayı kasıtlı olarak seçmemiş, ancak bu
öneme dikkat etmedikleri için, bir dizi uslamlama yanlışı yapmıştır.
Oysa ki bu tür yanlışlardan sakınılacak olursa, felsefenin amacının
metafizik dedüktif bir dizge kurmak olmadığı da, gün yüzüne
çıkacaktır. Ayer’e göre felsefe, yani
mantıksal çözümleme yöntemi, felsefi sorunları
çözümleyip hangilerinin gerçek bir sorun, hangilerinin de
sözde sorun olduğunu göstermede, onsuz olunmaz bir öneme
sahiptir. (...)
Karısına verdiği
popüler olma sözünü yerine getirmek için yazdığı Bilimsel
Felsefenin Doğuşu’nda Reichenbach da, Kant mantığına
bir dizi eleştiri yöneltti, sentetik a priorinin
çöküşü söylemi onun bu eleştirilerinin merkezinde yer aldığı
söylemiydi. Bu noktada, Reichenbach’ın ve bilimsel felsefe
taraftarlarının nasıl bir tartışma sürdüregelmekte olduğunu anlamak,
için kısa bir hatırlatmada bulunmak, sanırım, yararlı olur: Kant’a
göre duyu bilgisinin kimi öğeleri deneyden gelmez, bunlar uzam
ve zamana ilişkin olanlarıdır, Kant bunlara saf görü
der. Bu görüler, bilince doğrudan sunulmuştur, herkes için bir ve
ortaktır ve mutlak bir zorunluluğa sahiptir. Kant’a göre geometri,
uzam gibi bir saf görü formunu konu edinir. Geometri de, ancak bu
nedenden ötürü, kesin bilim olma özelliği taşır. Kant’a
göre bir bilim olarak geometri ile Euklides geometrisi arasında
dolayımsız bir ilişki vardır, Kant başka geometri dizgelerinin
olanağına asla imkan tanımaz, çünkü bu dizgenin dayanağı olan uzam
görü formu, başka bir geometri dizgesinin olanağına asla imkan tanımaz
diye düşünür. Bu bakımdan, Euklides geometrisinin dayandığı
postulatları, insan zihninin yapısının doğal bir gereği olarak ele
alır ve onları, birer değişmez doğru olarak kabul eder.
Aynı şekilde, zaman görü formu için yaptığı çözümlemelerde de, Newton
fiziğinden farklı bir fiziğe de olanak tanımaz, çünkü onun dayandığı
postulatları da, insan zihninin yapısının doğal bir gereği olarak ele
alır ve onların da birer değişmez doğru olduğuna inanır.
Ne var ki
Reichenbach’a göre, aslında, Platon’dan Kant’a uzanan rasyonalist
felsefe, tüm bilgilerimizin, geometrinin sağladığı modele uygun
oluşturulması üzerinde ısrarla durdu. Rasyonalist filozof, argümanını,
iki bin yıl süresince söz götürmez doğru sayılan geometrinin, belli
bir yorumu üzerine kurmuştur: Bu yorum, geometriyi hem salt aklın bir
ürünü, hem de fiziksel dünyayı betimleyici saymadır. Oysa ki, on
sekizinci yüzyıldan sonra bilimler artan bir ivmeyle ilerlemiş ve
mutlak sayılan doğruların, aslında hiç de öyle
olmadıklarını ortaya çıkartmıştır. Kant’ın tartışmasız bir biçimde
doğru diye kabul ettiklerinin de, salt Euklides geometrisi ve
Newton fiziği için geçerli olduğu artık anlaşılmıştır, astronomik
boyutlarda ve atom-altı düzlemde onun çözümlemelerinden hiçbiri
geçerli değildir. Bu da, sentetik a priori olduğu düşünülen doğa
yasalarının, aslında, a priori bir tarafının bulunmadığı, onların da
empirik temellere dayandığı anlamına gelir: söz gelişi Euklidesçi
olmayan geometri dizgelerinde, bir üçgenin iç açılarının toplamı 180
derece etmez ve bu yalnızca, birtakım empirik gözlemler aracılığıyla
ortaya konabilir. Astronomik boyutlarda da, uzayın geometrisinin,
ancak Euklidesçi olmayan geometrilerle açıklanabileceğini savunan
Reichenbach, buradaki a posteriori olma durumunu da, şu şekilde
örneklendirir: eğer üç sabit yıldızı ya da üç değişik galaksiyi köşe
alan bir üçgenin iç açılarını ölçebilseydik, açısal toplamının 180
dereceden fazla olduğunu açıkça görebiliriz. (...)
Böylelikle
Reichenbach, sentetik a priorinin çöküşü’yle, bilimlerin
alanından bu önermeleri çıkartmaya çalışır, geriye kalan önermelerin
de, Aristoteles mantığında olduğunun aksine, sembolik notasyon
aracılığıyla mantık işlemlerine tabi tutulması gerektiğini savunur, bu
yolla, birtakım karmaşık dile getirişlerin, mantık bakımından
çözümlemesi, hata payı en aza indirgenerek gerçekleştirilir ve
böylelikle, bilimsel sorunların, hem dile getirilmesi, hem de belirli
bir çözüme bağlanması, olanaklı olduğu ölçüde en büyük başarıyla
sağlanır.” İmdi, buralarda karşımıza çıktığı şekliyle Felsefe’de
ilerleme: Felsefe’de ortaya konan bilgileri, çağın bilimsel
bilgileriyle uygunluklu bir hale getirme işi olarak ilerleme
demeye geliyor..
*
Bu uzun ve
zahmetli yolculuğun ardından sizlerin de gördüğü gibi, ilerleme
kavramı üzerinden gitmeyip de, felsefe tarihi içinde, kendi
çalışmaları aracılığıyla, Felsefe’de ilerleme sağladıklarını iddia
eden filozofların görüşleri üzerinden giderek, Felsefe’de
ilerlemenin ne demek olduğunu açığa çıkartmaya çalıştığımızda,
işte bunlarla karşılaştık. Böylelikle, filozoflar bu çalışmalarını
ortaya koyarken, bu çalışmalar içindeki bazı görüşlerin
doğruluğu/yanlışlığı bir tarafa; kendileri açık ve net bir biçimde
ifade etmemiş olsalar da, satır aralarından çıkartarak, bu
Felsefe’de ilerleme hakkında dile getirdikleri görüşleri,
şu şekilde öbeklendirebiliriz: a) belirli bir filozofun ya da
filozofların belirli bir görüşünü ya da görüşler manzumesini,
otoritenin “doğru” diye koyduklarına uydurma işi olarak ilerleme;
b) Felsefe’de ortaya konan bilgilerin üzerini kaplayan
tabuların yıkılmasını sağlama işi olarak ilerleme; c)
belirli bir filozofun, belirli bir görüşünü ya da görüşler
manzumesini, mantıksal bakımdan ileri götürme işi olarak ilerleme;
d) mutlak bilgiye ulaşma çabasının geçekleşmesi olarak
ilerleme; e) Felsefe’de ortaya konan bilgileri, çağın bilimsel
bilgileriyle uygunluklu bir hale getirme işi olarak
ilerleme.
İmdi, bu noktada,
daha önce söylediğim bir işe; yani, Felsefe’de ilerleme
hakkında elde ettiğimiz görüşlerin, ilerleme kavramıyla zorunlu
bir ilişki içinde olup olmadığına bakma işine, sıra geliyor: daha önce
ilerlemenin ne olduğu hakkında demiştim ki, ilerleme:
iki nesne (: olay, olgu, vb.) ya da bir nesneye ait iki farklı durum
arasında kurulan bir ilişkidir; bu ilişki, iki bakımdan izafidir: bu
ilişki, hem bu iki nesne ya da bir nesneye ait iki farklı duruma
ilişkin içkin bir izafiliği, hem de, bu iki nesne ya da bir
nesneye ait iki farklı duruma ilişkin dışsal bir izafiliği
taşır. Az önce, Felsefe’de ilerleme hakkındaki görüşlerini aktardığım
filozofların, bu konu hakkındaki görüşlerine bakılırsa, aslında, satır
aralarında kalmış olsa da, bulup çıkarttığımız bu görüşler,
ilerleme kavramıyla bir biçimde ilgili; öte yandan, bu görüşler
arasındaki farkın kaynağı, benim görebildiğim kadarıyla, kendilerine
seçtikleri kriterin farklılığından geliyor. Nitekim, ilerlemedeki
dışsal izafilik unsurunun temelinde de, daha önce de söylediğim gibi,
bu kriter farklılığı olgusu yatıyor: örneklendirmem gerekirse: az önce
de gördüğümüz gibi, Ortaçağ filozoflarının, Felsefe’de ilerleme
hakkında kendilerine seçtiği kriter ile Rönesans’ta kullanılan kriter,
birbirinden farklıydı; üstelik, aynı zamanda da, birbirlerine zıttı.
İşte bu yollu farklılıklar, aynı zamanda da, Felsefe’de
ilerlemenin de, dışsal izafiliğe sahip olmasını belirliyor. Bu
kriter meselesi ile izafiyet unsuru arasındaki ilişkiyi, yalnızca
Felsefe’de ilerleme hakkında söylenenlerde görmüyoruz; buna, hazır söz
açılmışken, şöyle bir örnek vereyim, ondan sonra, Felsefe’de ilerleme
hakkında konuşmaya devam ederim:
Efendim, 1970’lere
kadar, toplumların ilerlemesi kavramından anlaşılan şey;
toplumların, belirli türden birtakım ekonomik kriterleri sağlayıp
sağlamadığına göreliydi; bu ekonomik kriterler, bu toplumlar hakkında
dışsal izafiliği belirleyen birtakım kriterlerdi. Başka deyişle, bu
kriterleri sağlayan; örneğin kişi başına düşen milli geliri, bilmem
kaç bin dolar olan toplumların, ileri toplumlar olduğu
söyleniyordu. Ne var ki, bu ekonomik kriterlerin sağlanmasına ve
korunmasına ilişkin çalışmaların, insanları ve doğayı daha fazla
tahakküm altına alması sebebiyle, bu yollu bir ilerlemenin, yani
ekonomik kriterlere bağlı olarak gerçekleştirilmesi ve korunması
istenen bir ilerlemenin, aslında hiç de iyi olmadığı düşüncesi doğdu
ve buna bağlı olarak da, toplumların ilerlemesi hakkında, farklı bir
kriter arayışına geçildi. Sonuç olarak, 1970’lerde, kültürel
etkinliklere katılım yollu bir başka kriter benimsediler ve
artık bir toplumun, ileri bir toplum olup
olmadığının belirlenmesi sırasında, bu toplumu oluşturan bireylerin,
kültürel etkinliklere ne sıklıkla katıldığına bakılarak, bu toplumun,
ileri bir toplum olup olmadığı belirlenmeye
çalışıldı; bu konudaki dışsal izafiliğin, kendisine bakılarak nasıl
bir yük taşıdığını belirleyen kriter, artık değişmişti. Görüldüğü
gibi, burada karşımıza çıkan ilerlemenin içerdiği izafiyet
unsuru, yani dışsal izafilik, seçilen kriterlerin farklılığında
temelini bulan bir izafiyet olgusudur; yoksa, örneğin ekonomik
kriterleri kullanacaksak şayet, bunlara ilişkin sınırların, şu kadar
bin dolar mı, yoksa bu kadar bin dolar mı olduğuna ilişkin; ya da
kültürel etkinliklere katılım kriterini kullanacaksak şayet, bu
etkinliklere şu kadar sıklıkla mı, yoksa bu kadar sıklıkla mı
katılacak olunduğuna ilişkin bir izafiyet değildir bu.
Felsefe’de
ilerleme hakkındaki dışsal izafiliğe gelince: şöyle söyleyeyim: ilk
görüş, “otoritenin “doğru” diye ortaya koydukları”nı; ikinci görüş,
“tabuların yıkılmasını sağlayacak çalışmalar”ı; üçüncü görüş,
“mantıksallık ilişkileri kurma”yı; dördüncü görüş, “mutlak bilgiye
ulaşma çabası”nı; ve beşinci görüş de, “çağın bilimsel bilgileri”ni,
kendisine belirli türden bir kriter olarak almakta.. Öte yandan,
Felsefe’de şu ya da bu şekilde, belirli türden bir ilerleme
sağladığını iddia eden filozofların bu iddiası ile, başka görüşlerin
değil de, salt kendilerinin ortaya koyduğu görüşlerin benimsenmesi
gerektiği iddiaları arasında, ben, hiçbir zorunlu bağlantı
göremiyorum. Söz gelişi, Hegel’in çalışmaları, bu çalışmalar içindeki
görüşlerin doğruluğu/yanlışlığı bir tarafa, Felsefe’de ilerlemenin,
belirli bir bağlamda gerçekleşmiş olduğunu göstermesine karşın; bu
görüşlerin, Felsefe’de şu ya da bu şekilde bir ilerleme sağladığı
iddiası, bunların zorunlu olarak benimsenmesi gerektiğini
temellendirmez. Keza bu durum, kanımca, diğer filozoflarınki için de
geçerlidir. Ne var ki, kendi çalışmaları aracılığıyla Felsefe’de
ilerleme sağladığını iddia eden filozofların, salt bu iddia sebebiyle,
bu çalışmaları aracılığıyla ortaya koydukları görüşlerin benimsenmesi
gerektiği hakkındaki “dayatmaları”, bana kalırsa, ilerleme
kavramının, emosyonel bir kullanıma maruz bırakılmasına sebep oluyor.
Şöyle söyleyeyim: özellikle de siyaset alanında, ileri toplumlar(!?)
hakkında ortaya konanların belirli bir illüzyon yaratmasına bağlı
olarak, toplumların ilerlemesinin(!?) arzu edilir bir şey olduğu, ya
da arzu edilmesi gereken bir şey olduğu dayatması var. Oysa ki, demin
de söylediğim gibi, daha önce kendilerine ilerleme kriteri olarak
birtakım ekonomik kriterleri alan toplumlar, bu yollu
bir ilerlemenin, matah bir şey olmadığını, çok açık bir biçimde, hem
de kendi ağızlarından ortaya koydular. Hani ilerleme, arzu edilir ya
da arzu edilmesi gereken bir şeydi??? Ne oldu şimdi!!! Bugünlerde de,
ilerleme kriteri olarak, kültürel etkinliklere
katılım yollu bir kriteri kullanıyorlar; ancak bu yollu bir
kriterin de, üçüncü dünya ülkelerindeki ilerleme faaliyetlerini(!?)
incelemede kullanışlı olmadığı, kuşkusuz aşikardır.. Nitekim, bu
etkinliklere katılım için, herşeyden önce, bireylerin, belirli türden
bir ekonomik yeterliliğe sahip olması ve bu tür etkinliklerin
gerçekleşmesini sağlayacak birtakım düzenlemelerin yapılması için de,
bu ülkelerin de belirli türden bir ekonomik yeterliliğe sahip olması
gerekmektedir. Öte yandan, ilerleme kavramını, emosyonel bir biçimde
kullanmaktan, başta pek çok siyasetçinin olmak üzere, pek çoğumuzun
vaz geçmesi, pek de mümkün görünmüyor.. İşte buna benzer bir durum,
öyle sanıyorum ki, az önce Felsefe’de ilerleme hakkındaki görüşlerini
aktardığım filozoflar (ve onların çevrelerine yaydığı hipnozun
etkisinden kurtulamayanlar) arasında da yaygın..
*
Böylelikle,
hümanist etiğin, gerek dünyamız açısından, gerekse Felsefe açısından
belirli türden bir ilerleme sağlayıp sağlamadığına ve bana mail
gönderen bazı dostların, en başta aktardığım iddialarının ne kadar
geçerli olup olmadığına bakma vakti geldi:
Birincileyin,
hümanist etiğin amentüsünü çıkartmak, hem hümanist etik hakkında bir
şey bilmeyenler, hem de benim az sonra ortaya koyacaklarımı, kendi
zihinlerinde sınamak isteyecekler için, sanırım gerekli ve faydalı
olacaktır: ben bu amentüyü, dört başlık altında çıkartacağım: a) değer
görüşü, b) insan görüşü, c) insan başarıları görüşü, d) insan hakları
görüşü.
Efendim, a)
hümanist etiğe göre değer, öncelikle, bir şeyin değeridir. Bir
şeyin, benzerleri arasındaki özel yeridir. Örneğin bir müzik
parçasının değeri, o parçanın ait olduğu türdeki diğer parçalar
arasında, kendine özgü yeridir. Bu yer, nesnel bir biçimde
bulunabilir, aktarılabilir ve değişmez; bir şeyin değeri, kişiden
kişiye göreli değildir. b) Buna bağlı olarak, insanın değeri, insanın,
diğer canlılar arasındaki özel yeridir. Ona bu özel yeri sağlayan da,
insansal olanaklarıdır. c) Bu olanaklar hakkındaki bilgiyi, insan
başarıları sağlar; yani örneğin, bilim, sanat vb. insan başarıları.
Nitekim, insan başarılarının görevi, bu bilgiyi sunmaktır; bu bilgiler
ve bunların ele alınış biçimi, evrenseldir. d) İnsan hakları ise, tüm
insanların, salt insan olmaktan dolayı sahip oldukları olanakları
korumayı talep eder ve bu bakımdan, onların da belirli türden bir
evrenselliği vardır.
Efendim, bu
görüşlerin, dünyamız için belirli türden bir ilerleme sağlayıp
sağlamadığını analiz etmek için, öncelikle, kriter sorunuyla karşı
karşıya geliyoruz: kendimize nasıl bir kriter alacağız? Bana mail
gönderen bazı dostların iddialarına bakarsak, bu kriterimiz,
insanlığa daha iyi bir yaşam
sürdürme olanağı açma kriteri olacak. Ne var
ki, şu daha iyi bir yaşam ifadesinin
kendisinin bile, nesnel bir biçimde temellendirilmesini sağlayacak bir
kritere ihtiyacımız var; başka deyişle, aslında, bu dostların bu yollu
bir kriterle iş görmeleri, kanımca, başlı başına büyük bir yanlış.
Gördüğünüz üzere, daha hümanist etiğin ortaya koyduklarını analiz
etmeye başlamadan bile, bu ortaya koyduklarının, bana mail gönderen
bazı dostların iddia ettiğinin aksine, şu yaşlı dünyamızı ileriye
götürme amacına hizmet edip etmediği, tartışmalı bir hale geldi;
nitekim, kendilerine seçtikleri kriterin kendisi zaten başlı başına
bir sorun..
Şu halde, ne
yapabiliriz??? Aslında bana sorarsanız, bu noktada karşımıza çıkan en
temel sorun, bir şeyin, dünyamız için ilerleme sağlayıp sağlamadığını
belirlerken, hakikaten de belirli bir kritere sahip olup
olamayacağımız sorunudur. Nitekim, dünyanın ilerlemesi
ifadesinin kendisi zaten başlı başına bir sorunken, bu ilerlemeyi
sağladığı düşünülen bir kriter arayışına girmenin de, çok büyük bir
anlamı kalmıyor. Peki şu halde ne yapabiliriz??? Ben derim ki,
hümanist etiğin ortaya koyduklarını sıkı bir analiz edelim ve bunların
pratikte nasıl bir durumla karşı karşıya getirdiğine; yani şu yaşlı
dünyamız için ne anlam ifade ettiğine bakalım:
Analizime
başlıyorum: a) efendim, değer hakkında hümanist etiğin verdiği
tanımın doğru olup olmadığı bir tarafa, diyelim ki bu tanım doğru;
ancak bu tanım, kendi içinde çelişkili sonuçlar yaratıyor. Bu
çelişkileri ortaya koyabilmek için, bu değer görüşünü daha yakından
analiz edeyim:
Efendim, bu görüş,
kendi içinde, üç tane postulat taşıyor: 1) kişilerden bağımsızlık
postulatı, 2) benzerlik postulatı, 3) değişmezlik postulatı. Ne var
ki, bir şeyin değerini belirleyecek olan, ancak ve ancak kişilerdir:
çünkü bir şeyin, benzerleri arasındaki özel yerine bakacak olan, ancak
kişilerdir. Kişilerin çeşitli bakış açıları ve fizyolojik ve
biyopsişik yapıları, bu belirleme işini gerçekleştirirken, onlara çoğu
zaman müdahale eder. Bir şeyin, benzerleri arasındaki özel yerine
bakılırken, bu şey ile başka hangi şeylerin benzer olduğuna; yani, bu
şeyin, hangi türün içinde yer aldığına karar vermek gerekir ki, bu da
çoğu zaman, bakış açısına göreli bir iş yapmak demeye gelir. Söz
gelişi: belirli bir müzik parçası düşünelim. Bu parçanın da, arabesk
müzik türüne mi, yoksa halk müziği türüne mi girdiğini
belirleyemiyorsak şayet, bu durumda, bu parçanın değerini nasıl
belirleyebiliriz??? Bu benzerler kümesini kim
belirliyor? Tabi ki, kişiler. Şu halde, neyin, neyle ve nasıl
benzediğine nesnel bir biçimde karar veremiyorsak şayet,
ulaştığımız değer belirlemesinin nesnel olduğu hükmüne nasıl
varırız!!! Üstelik, değerin değişmezliği hakkındaki postulat bize, bu
özel yerin değişmeyeceğini söylüyor; diyelim ki, şu benzerlik
hakkındaki sıkıntıyı aşmanın bir yolunu bulduk (ki bu, kimi durumlarda
mümkündür; yani ben, ilkel bir rölativizmden tabi ki yana değilim;
ancak, bunun her zaman mümkün olmadığını düşünüyorum; oysa ki hümanist
etik, bunun her zaman mümkün olacağını iddia ediyor) ve bir şeyi,
benzerleriyle karşılaştırarak, bu özel yerini saptadık. Şu halde,
bu özel yerin, zamandan ve mekandan bağımsız, yani değişmez olduğu
hükmüne nasıl varırız!!! Bu benzerler kümesine, ileride yeni bir
eleman katıldığında, bu özel yerin de değişecek olması gerekir. Şu
durumda, demek ki, hem bu benzerler kümesinin belirlenmesinde, hem de
bu kümenin her bir elemanının birbirleriyle olan ilişkilerinin
saptanmasında, çoğu zaman öznellik söz konusudur. İşte bütün
bunlar, bu değer görüşünün çelişkileridir.
Analizime devam
edeyim: b) efendim, hümanist etiğin insan görüşü, insanın, hayvanlarla
ortak olan birtakım yönlerinin olduğu gibi (yeme, içme, üreme vb.),
bir de, birtakım insansal yönlere, yalnızca insan türünün sahip olduğu
özelliklere ve olanaklara (bilim yapma, sanatsal yaratma vb. özellik
ve olanaklara) sahip olduğu görüşüne dayanıyor. Oysa ki, bu insansal
olanaklara, yalnızca belirli türden insanlar sahiptir. Eş deyişle,
insan türünün her bir üyesi, bu insansal olanaklara sahip değildir.
Hümanist etik, işte bu belirli türden insanların sahip olduğu
özelliklere ve olanaklara bakarak, bunların, tüm insan türü için
geçerli olduğu sayıltısı içine giriyor. Bu sayıltı, felsefe tarihi
içinde, kökensel bakımdan yeni değildir. Ancak bu sayıltı karşısında,
bu aldatmacaya kanmayan tek kişi de ben değilim. Nitekim, “insanın
değerini”(!?), insanın diğer insanlar arasındaki özel yerine
bakarak(!?) belirlemeye çalışan filozoflar da var: söz gelişi
Nietzsche. Bana sorarsanız; bu özel yer konusunda çok
önemli sorunlar var ve bu yol üzerinden gitmek, oldukça problemli (ilk
itirazımı hatırlayınız..). Ama bir bakış açısı olarak bu; yani diğer
canlıları hesaba katmak yerine, diğer insanları hesaba katan bu bakış
açısı, önemli bir bakış açısıdır ve hümanist etiğin insan görüşünün
sakatlığını açık bir biçimde görmeyi sağlar; nitekim, Nietzsche’nin
meşhur ettiği bu bakış açısına göre, morfolojik bakımdan insan olan
her canlı, insan olma vasfına sahip değildir.
Nietzsche’ye göre tüm insanlar, morfolojik bakımdan insan olsalar da,
yalnızca belirli bir canlı grubu, insan’dır. Nietzsche’ye göre
bu insan; sürü insanı ile üst insan
arasında bir yerdedir. Başka deyişle, Nietzsche, “insanın
değerini”(!?), insanın diğer canlılar arasındaki özel yerine
bakarak(!?) ele almaz; insan’ın, diğer insanlar arasındaki özel
yerine bakarak ele alır. Öte yandan, bu bakış açısını da tam olarak
doğru bulmamakla birlikte, şu noktalarda ben de Nietzsche’ye
katılıyorum: a) “insanın değerini”(!?) belirlerken, insanın, diğer
canlılar arasındaki özel yerine bakmanın bir anlamı yoktur; b)
morfolojik bakımdan insan olma özelliği taşıyan her canlıya insan
demek, yanlıştır. Dolayısıyla, Nietzsche’nin ve benim görüşüme göre
insansal olanaklar, yalnızca, insan olma vasfına sahip
olanların sahip olduğu olanaklardır ki, bu da, bu olanakların,
evrensel olmadığı; yani türün her bir üyesi için geçerli olmadığı
anlamına gelir. Öte yandan, ben insan olmayı da,
Nietzsche’nin ele aldığı gibi ele almadığımı da belirtmek isterim;
ancak bunu şuan tartışmak yerine, üzerinde çalışmakta olduğum, geçen
yazımda müjdesini verdiğim ve kısa bir süre içinde de tamamlamayı
düşündüğüm, insan doğası hakkındaki bir incelememde,
etraflıca tartışmayı tercih ediyorum..
Analizime devam
edeyim: c) efendim, hümanist etiğe göre insan başarıları, insansal
olanaklar hakkında bilgi sunarmış; bu başarıların görevi buymuş. Bu
görüşü, tek tek tüm insan başarılarını inceleyerek çok daha etraflıca
tartışmak gerek; ancak burada ben bir inisiyatif kullanarak, bu
tartışmayı, salt sanat ve sanat eserleri üzerinden sürdürmek
istiyorum; nitekim, hümanist etiğin, sanata ve sanat eserlerine
verdiği önem, çok daha yüksek ve bunun eleştirisi, bu görüşü analiz
etmede çok daha yol aldırabilir bir nitelikte..
Öncelikle, sanatın
ne olduğundan başlayayım: efendim, sanat, Arapçadaki san
kökünden gelir ve yaratma demeye gelir. Bu bakımdan sanat da,
belirli türden bir yaratma etkinliğidir. Ancak, farklı türden yaratma
etkinlikleri vardır; bunlardan bir kısmı zanaatın, bir kısmı da,
sanatın kapsamına girer ve sanat, eşi ve benzeri olmayan bir
ürün (sanat eseri) yaratma etkinliğidir; bu etkinliğin
gerçekleşmesinde belirleyici olan temel unsur, estetik
beğenidir.
Öte yandan,
hümanist etiğe göre sanat, insan olanaklarını (hem insanın diğer
canlılarla ortak olan olanaklarını, hem de insansal olanakları)
gösterir; söz gelişi, insanların şöyle şöyle de yapabildiklerini,
düşünebildiklerini .. yani en genel anlamıyla, şöyle şöyle de
yaşayabildiklerini gösterir. Ne var ki, her bir sanat eserinde bu
insan olanaklarını gösterme diye bir işe rastlamak mümkün değildir ki
bu, sanatın temel işlevinin, insan olanaklarını göstermek olmamasından
gelir. Örneğin enstrümantal bir müzik parçası dinlediğimizde, hiçbir
insan olanağıyla karşılaşmayız. Ya da pop-art denilen türde üretilen
eserlerde, hiçbir insan olanağı görmeyiz. Ne var ki, hümanist etiğe
göre sanat eserleri, insan olanaklarını göstermekle sorumludur ki bu,
sanat eserleri hakkında gerçekçi bir yaklaşım değildir. Eğer sanat
eserlerinin ve dolayısıyla da sanatın temel işlevi bu insan
olanaklarını göstermek olsaydı, bunu yapmak için sanatçıya gerek
olmazdı. Nitekim, örneğin gazeteler, bu insan olanaklarını gösterme
işini zaten yerine getirmekte. Öte yandan, hümanist etikçilerin sanat
eserlerinden anladığı şey de, büyük oranda, edebiyat eserleriyle
sınırlıdır. Bunun böyle olması da, aslında, kendileri açısından çok
doğaldır; çünkü insan olanaklarını en ideal biçimde gösteren sanat
eserleri, kuşkusuz, edebiyat eserleridir. Bu bakımdan, bir hümanist
etikçiyle, nerede, ne zaman bir sanat felsefesi tartışmasına girecek
olursanız, konunun onlar tarafından sürekli olarak edebiyat felsefesi
tartışmasına dönüştürülecek olmasına, sanırım hiç şaşırmazsınız.
Nitekim, hümanist etiğin sanat felsefesi görüşü, sanatın içindeki
“estetik beğeni” unsurunu yok etmeye, sanat eserlerini de,
(kendilerinin anladığı biçimiyle) bir tür “etik kitabı” haline
getirmeye sebep oluyor. Ben demiyorum ki sanat eserlerinin, insan
olanaklarını göstermek gibi bir işlevi yoktur. Ancak hümanist etiğin
konuya yaklaşımı, son derece sakattır; sanatçının, sanat eseri yaratma
sürecine müdahale etmeye götürür; çünkü bu yollu bir belirleme
yapması, aynı zamanda da sanatçıya, belirli türden bir “akıl verme”ye,
ona bir şeyler “buyurma”ya sürükler ki, hümanist etikçilerin
yaptıkları da budur.
Öte yandan, sanat
eserlerinin değerlendirilmesi de, hümanist etiğe göre, bu eserlerde
aktarılan insan olanakları aracılığıyla, şu yaşlı dünyamıza ne
katılıp, ne katılmadığına bakmaktır. Sanat eserlerinin temel işlevi,
insan olanaklarını aktarmak olmadığı gibi; sanki temel işlevi
buymuşçasına, bunların değerlendirilmesini, bu yollu bir içerikle ele
alan hümanist etik, bunların değerlendirilmesi sonucunda ortaya
konanların da nesnel ve evrensel olacağı iddiasındadır ki bu iddia,
hem değersel bakımdan, hem de estetik deneyimin doğası gereği, yanlış
bir iddiadır. Ne var ki hümanist etik, aslında, salt kendi
değerlendirmelerinin nesnel ve evrensel olabileceği yollu bir
dayatmanın içindedir. Bunu yaparken de, öteki’ne uygulanan ve bizzat
kendisinin uyguladığı şiddeti meşrulaştırmış olur ve kendi dogmaları
hakkındaki sorunları, bu şiddetin estirdiği kum fırtınasının arkasına
gizlemek ister..
Analizime devam
edeyim: d) efendim, hümanist etiğin insan hakları görüşünü, daha önce
bu dergide yayınlanan Kapitalist Sistem İçinde
Hümanist Etiğin Rolü Üzerine isimli yazımda
analiz etmiştim; müsaadenizle, bu noktada, bu yazımdan küçük bir
alıntı yapayım:
“Hümanist
etikçilere göre insan hakları, salt insan olmaktan dolayı sahip olunan
haklardır ve bu hakların, evrenselliği vardır; bu evrensellik,
bu hakların, türümüzün her bir üyesi için geçerli olan birtakım
istemler dile getirmesinden gelir. Bu haklar evrensel olduklarından
dolayı, tüm devletlerin de bu hakları koruması, geliştirmesi ve
gerçekleştirmesi gerekmektedir. Ne var ki, bana sorarsanız bu
haklardan ufak bir bölümü hariç (yani, yaşama hakkı, kişi
dokunulmazlığı hakkı vb. gibi, ufak bir bölümü hariç), geri kalanların
hiç biri için evrensellik yoktur. Bunu daha iyi serimleyebilmem
için, hümanist etiğin yaptığı haklar sınıflandırmasına
biraz daha yakından bakmamız gerekecek:
Hümanist etik,
hakları, taşıyıcılarına bakarak iki guruba ayırır: kişi hakları ve
grup hakları. Bunlardan kişi haklarına, insan hakları
der ve bunları, niteliklerine bakarak, temel haklar ve yurttaşlık
hakları olmak üzere iki gruba ayırır. Temel hakları da, korunma
yollarına göre, doğrudan korunan haklar ve dolaylı yoldan korunan
haklar olmak üzere iki gruba ayırır. Doğrudan korunan haklar, örneğin,
yaşama hakkı, kişi dokunulmazlığı hakkı gibi haklardır. Dolaylı yoldan
korunan haklar ise, bu hakların gerçekleşmesini sağlayan ön koşullara
ilişkin talepleri dile getirir. Örneğin eğitim hakkı, çalışma hakkı,
sağlık hakkı gibi haklar, bu grupta yer alır. Yurttaşlık hakları ise,
bir devletin yurttaşı olmaktan dolayı sahip olunan haklardır. Örneğin,
ekonomik haklar, sosyal haklar ve siyasal haklar, bu grupta yer alır.
Hümanist etiğe göre temel haklar, herkese aynı biçimde davranmayı
talep eder. Yurttaşlık hakları ise, bir devlet içinde tüm yurttaşları
eşit gören haklardır. Ne var ki bu haklar, aynı zamanda da, dolaylı
yoldan korunan hakların çerçevesini çizer. Ancak bu durumda, farklı
devletlerin, bu haklara çizecek oldukları sınırların farklı olması
nedeniyle, dolaylı yoldan korunan hakların sınırlarının da farklı
çizilecek olması durumu, aslında temel hakların, herkese aynı biçimde
davranmayı talep etmesi durumuyla çelişkili bir durum yaratır, yani
temel hakların bir kısmının, aslında hümanist etiğin öngördüğünün
aksine, sınırlarının nesnel olarak belirlenemeyeceği ortaya çıkmış
olur. Bu da, hümanist etiğin, insan hakları kavramına ilişkin olarak
yaptığı içeriklendirme çalışmasının, bir başka paradoksudur. Ancak, bu
paradoksun biraz daha temeline indiğimizde gördüklerimiz, çok daha
enteresan:
Hümanist etikçiler
diyor ki, yurttaşlık haklarının sınırlarını devletler çizer. Bu haklar
da, dolaylı yoldan korunan hakların sınırlarını belirler. Peki o
zaman, neden birtakım uluslararası belgeler aracılığıyla, bu
yurttaşlık haklarına ilişkin “evrensel” olma iddiası taşıyan
belirlemeler yapılıyor? Söz gelişi, Yurttaşlık Hakları
Sözleşmesi ve daha birçoklarıyla, bu her bir devletin, içinde
bulunduğu tarihsel ve ekonomik koşulları dikkate alarak, kendisinin
belirlemesi gereken sınırları, neden bu sözleşmeleri ya da
bildirgeleri kaleme alanlar belirliyor??? Hümanist etik, bunların
“evrensellik”ini kurtarmaya çalışıyor, ama gerçekte yapılmak istenen
şey şu: bu sözleşmeyi ve daha birçok uluslararası belgeleri
hazırlayanlar, bu tür belirlemeler yapmak suretiyle, farklı
devletlerin kendi iç içlerine müdahale etmek ve birtakım kurnazlıklar
yapmak suretiyle, kendi küplerini, en iyi ve kolay yoldan doldurmak
istiyor, bunun için çalışıyor ve bunu çok da iyi bir biçimde
başarıyor. Bunları yaparken de, hümanist etikçileri birer maşa olarak
kullanıyor.”
Böylelikle,
hümanist etiğin ortaya koyduklarını sıkı bir analiz ederek, bunların
pratikte nasıl bir durumla karşı karşıya getirdiğine; yani şu yaşlı
dünyamız için ne anlam ifade ettiğine bakmış olduk. İmdi, tüm bu
analizlerimde söylediklerimin ardından, hümanist etiğin ortaya
koyduklarının, şu yaşlı dünyamızda nelere yol açtığını, en genel
biçimiyle ve hümanist etiğin amentüsüyle uygunluklu bir biçimde
belirtmem gerekirse: hümanist etik, a) evrensel bir değer belirlenimi
yapmanın mümkün; b) insansal olanakların evrensel; c) bu olanaklar
hakkındaki bilgiler ve bunların ele alınış biçimin de evrensel; d)
insansal olanakları koruma istemini dile getiren talepler olmak
bakımından, insan haklarının da yine evrensel olduğunu kabul ettirmeye
çalışıyor. Bunu yaparken de, yine bu dergide yayınlanan Etik
Üzerine isimli yazımda da belirttiğim gibi, bir Felsefe disiplini
olarak Etik’i, belirli bir etik dizgesine indirgiyor; bu etik dizgesi
aracılığıyla Etik’i, belirli bir değerlilik tasarımı haline
dönüştürüyor; bunu yapmakla birlikte, aslında Felsefe’nin alanından
çıkıp, dinlerin, ideolojilerin vb. alanına giriyor. Bu etikçilerinin
borularının öttüğü akademiler de, yine bu dergide yayınlanan
Akademik Felsefenin Sefaleti isimli yazımda da
belirttiğim gibi, bu görüşlerin propagandasının yapıldığı yerler
haline gelerek, bu akademilerde, gerçek anlamda Felsefe yapılmasına
mani olunuyor. Nitekim bu etikçiler, kapitalist sistemde birilerinin
maşası olarak kullanılıyor ve gerek akademilerde, gerekse uluslararası
camiada bulundukları konumlara, bu birileri sayesinde geliyor ve
sürekli olarak, onların ihtiyaç duyduğu fikirleri, görüşleri ve
düşünceleri benimseyen kişilerin yetiştirilmesi amacına dönük
niteliksiz çalışmaları aracılığıyla, büyük bir beyin yıkama faaliyeti
içine giriyor. Hal böyle olunca da, en nihayetinde, Felsefe’yi, bir
üst yapı kurumu haline getiriyor..
*
Böylelikle,
hümanist etiğin, şu yaşlı dünyamız için ilerleme sağlayıp
sağlamadığına değil ama, şu yaşlı dünyamızda nelere yol açtığına
bakmış oldum. Ancak işim, henüz bitmiş sayılmaz; nitekim, bir de,
hümanist etiğin ortaya koyduklarının, Felsefe’de ilerleme sağlayıp
sağlamadığına bakacağımı belirtmiştim. İmdi, bunu da şu şekilde
yapmaya çalışayım:
Efendim, hümanist
etiğin ortaya koyduklarının, şu yaşlı dünyamız için ilerleme sağlayıp
sağlamadığına niçin bakamayacağımızı, az önce belirtmiştim: elimizde
sağlam bir kriter yoktu. Fakat bunların, Felsefe’de ilerleme sağlayıp
saplamadığına bakmak için, elimizde sağlam kriterler var: birinci
kriter: otoritenin “doğru” diye ortaya koydukları; ikinci kriter:
tabuların yıkılmasını sağlayacak çalışmalar; üçüncü kriter:
mantıksallık ilişkileri kurma; dördüncü kriter: mutlak bilgiye ulaşma
çabası; ve beşinci kriter: çağın bilimsel bilgileri. İmdi, hümanist
etiğin ortaya koyduklarını, bu beş kriterle ilgisinde düşünelim:
Efendim, 1)
otoritenin doğru diye koydukları ifadesinden
eğer, kapitalist sistemin kendini haklı çıkartmak ve bu yolla da
kendini güvence altına almak için ortaya koyduklarını anlarsak, şu
halde, evrensel bir değer, evrensel bir etik ve evrensel bir insan
hakları görüşü, Felsefe’de, gerçekten de müthiş bir ilerleme
sağlamaktadır(!!!). Öte yandan, bazı akademilerde köşe başlarını tutan
ve buralara, birilerinin bu yerleri hediye etmesi sonucu oturan
kişilere, yalnızca müritlik yapmaktan başka hiçbir iş yapmayan
birtakım hümanist etikçilerin niteliksiz çalışmaları da, Felsefe’de,
gerçekten de, müthiş bir ilerleme sağlamaktadır(!!!). Nitekim, bu
ilerleme, o kadar hat safhaya ulaşmıştır ki, bazı akademiler birer
nifak yuvası haline gelmiştir ve artık Felsefe’yi de, bir üst yapı
kurumu olmaktan çıkartmak, çok zor bir hedef haline dönüşmüştür. Bir
felsefeci olarak ben bu yollu bir ilerlemeye, lanet olsun
diyorum.. 2) Ne yazık ki, bu akademilerde sürdürülen bu çalışmaların
destek aldığı tabuların yıkılmasını sağlayacak çalışmalara
verebileceğim bir örnek yok.. Ama, bu tabuları pekiştirme amacına
dönük hazırlanan çok sayıda makale ve tez biliyorum. Bir felsefeci
olarak dileğim, bu yollu çalışmaların destek aldığı tabuların
yıkılmasını sağlayacak çalışmaların, hem nitelik, hem de nicelik
bakımından artmasıdır. 3) Bahsettiğim akademilerde hocalık yapmak
yerinde, müritlik yapmakta olan şahıslar, hocalarının dogmalarını,
mantıksal bakımdan ileri götürme işini, görebildiğim kadarıyla, çok
sıkı bir biçimde başarabiliyorlar. Örneğin, o hocalarının yazdığı (Nietzsche’nin
tabiriyle konuşursak) eldivenle okunacak kitaplar’dan
belirli cümleleri alıp alıp, bunları mantıksal bakımdan ileri
götürüyorlar ki, bu bakımdan, bu müritler, Felsefe’de, gerçekten de
çok müthiş bir ilerleme sağlıyorlar(!!!). Ancak bir felsefeci olarak
ben, bu yollu bir ilerlemeye de lanet olsun diyorum.. 4)
Bu müritlerin gözünde hocaları, mutlak bilgiye ulaşmış durumdadır. Bu
bakımdan onların üzerinde düşen görev de, bunu daha açık bir biçimde
göstermektir. Dolayısıyla, bu anlamda, Felsefe’de ilerleme, zaten
gerçekleşmiş durumdadır ki, ben bu yollu bir ilerlemeye de lanet
olsun diyorum.. 5) Hümanist etiğin ortaya koyduklarının, çağın
bilimsel bilgileriyle zorunlu bir bağlantısı olmadığından, bunların,
bu anlamda bir ilerleme sağlayıp sağlamadığına bakmanın, çok da büyük
bir anlamı yok..
Efendim, bu
noktada, hümanist etiğin, Felsefe’de, birinci, üçüncü ve dördüncü
kriterle sağladığını ortaya koyduğum ilerlemeye niçin lanet
yağdırdığımı daha açık bir biçimde gösterebilmek için, bundan uzunca
bir süre önce, şu hümanist etikçilerden biriyle geçen bir anımı
paylaşmak istiyorum: efendim, şu hümanist etikçilerden biriyle,
belirli bir konu hakkında, belirli bir tartışmaya girmiştim. Konunun
ayrıntıları bir tarafa, tartıştığımız konu, bizi, saygının ne
olduğu üzerinde düşünmeye itti. Felsefe de bir nelik araştırması
etkinliği olduğuna ve ben de bir felsefeci olduğuma göre, bunun neliği
üzerinde benim de söyleyecek bir sözümün olması, kuşkusuz doğaldır.
Dolayısıyla ben, şunları söyledim: “benim düşünceme göre, saygının
nesnesine bakarak bir ayrım yapabiliriz ve bu ayrıma göre saygının ne
olduğunu ortaya koyabiliriz: kişilere durulan saygı
ile düşünce, kanaat, görüş ve fikirlere
durulan saygı, birbirinden farklı olsa gerek. Bunlardan
ilki, sanırım, “karşıdaki kişiyi adam yerine koyma” demeye gelirken;
ikincisi ise, “bu düşünce, kanaat, görüş ve fikirleri, biz paylaşmasak
bile, bunların dile getirilmesine ve tartışılmasına mani olmama”
demeye gelir.” Bu söylediklerim karşısında o hümanist etikçi, bana
şunu dedi: “Kitap’ta öyle mi yazıyor!..” Efendim, onun “Kitap” dediği,
o etikçiye kürsü hediye eden ve onu, oraya, kendisine müritlik yapması
için çıkartan bir şahsın, etikle ilgili bir kitabıdır. Başka deyişle,
bu tartıştığım hümanist etikçi, kendisine müritlik yaptığı şahsın
kitabını, bir tür “kutsal kitap” olarak görüyordu ve bu kitapta
yazılanların dışına çıkılmasına “tahammül”(!?) edemiyordu.. Sanırım
başka bir şey söylememe gerek yok, bu anı, zaten başlı başına, şu
bütün yazı boyunca anlattıklarımın büyük bir bölümünü, çok sıkı bir
biçimde özetliyor..
*
Görüldüğü gibi, Felsefe’de
ilerleme diye bir şey var ve bu, her zaman istenilen bir şey olmasa
gerek. Bana hümanist etiğin, Felsefe’de müthiş bir ilerleme sağladığı;
bu görüşlerin benimsenmesi durumunda, hem insan olmanın, hem de
nitelikli bir felsefeci olmanın gereklerinin
sağlanabileceği yollu görüşlerini aktaran dostlar, acaba, tüm bu
söylediklerimden sonra, hümanist etiğin, Felsefe’de sağladığı türden
bir ilerlemeyi, doğru ve kabul edilebilir bulmaya devam edecekler
mi!!! Ne dersiniz???
*** |